Okumak, Kitap ve Kitap Fuarları

Sayı:10 / Kimlik, Çoğulculuk ve Devlet - Kültür Sanat

Bayram Karaçor

Kitap dışı meşguliyetlerin, kitabın zamanını çaldığı doğrudur. Aslında, sosyal medya da bir okuma alanıdır. Yeni enstrümanlara bakarak, eskiye göre çok okuduğumuz söylenebilir. Önemli olan; ne okuduğumuz, nasıl okuduğumuz ve ne hasıla elde ettiğimizdir. Bunun diğer adı, nitelikli okumadır. Okumak, kitap ve kitap fuarları
Okumanın, bilgi edinmenin ve kitabın önemi üzerine kiminle konuşsanız veya kime sorsanız genellikle, faydalı oluşuna ve gerekliliğine vurgu yaparlar. Bununla ilgili olarak, öyle güzel ve özlü sözler üretilmiştir ki okuduğunuzda; bireyselden giderek toplumsal zihnin ışıl ışıl ışıldayacağını ve kitap kapaklarının hemen açılacağını zannedersiniz. Bir süre sonra bakarsınız ki bu güzel sözler, yapma çiçek albenisiyle bir sahifenin duvarını süslemekten başka bir işe yaramıyor. Kitaplar; kapılar gibidir, başka dünyalara açılır. Okudukça, bilmediğini öğrenirsin ve merak iştahın artar. Kitap, senin yerine düşünen birisini keşfetmektir. Kitap, akıl öğreten dosttur. İnsan unutur, kitap unutmaz. Kitap, gözü ve kulağı açar. Kitap, iyi bir dost gibidir. Bu sözleri okuyup; ‘’ çok doğru, gerçekten de öyle ‘’ deyip geçeriz.
Bireysel ve toplumsal hayatımızı düzenlemek, sözlerimizi doğru ve güzel bir bicimde söylemek ve davranışlarımıza yöntem belirlemek adına bir esas kitabımız var bir de insan ürünü kitaplar… Bazı yazarlar esas kitaptan beslenerek ürün verirken bir kısmı da kaynağa gerek duymadan yazar. Çok okuyan insanlarmışız gibi, ‘’tüm kitaplar tek kitabı anlamak içindir‘’ diyerek sürekli okuduğumuzu vurgular gibi yaparız. Hangi işimizde dengeli davrandık ki… Genel anlamda; ne çok kitap okuyoruz ne de esas kitabın hakkını vererek okuyoruz. Çokça kitaplar okuyup esas kitabı hiç okumayanlar olduğu gibi, sadece tek kitabı okuyup onu anlamaya yanaşmayanlar da var. Bir de kendisi okumadığı halde; ‘’ oku da ne okursan oku ‘’ diyen, okuma sevdalısı öğütçüler var. Ayrıca çok yaygın söylemimiz, ‘’ hiç okumuyoruz; sosyal medya, telefon ve tv bütün zamanımızı alıyor.’’ sanılır ki, bu sözleri söyleyenlerin kendileri çok okuyor ve okumayanlara üzülüyorlar.
Kitap dışı meşguliyetlerin, kitabın zamanını çaldığı doğrudur. Aslında, sosyal medya da bir okuma alanıdır. Yeni enstrümanlara bakarak, eskiye göre çok okuduğumuz söylenebilir. Önemli olan; ne okuduğumuz, nasıl okuduğumuz ve ne hasıla elde ettiğimizdir. Bunun diğer adı, nitelikli okumadır.
Kitap okuma oranının çok düşük olduğu ve kapitalist tüketim anlayışı içinde ‘’ ihtiyaçlar ‘’ başlığı altında; kitabı bir ihtiyaç gibi görmenin yanlışlığını belirterek, 253. ihtiyaç sırasında yer alması tabi ki çok üzücü. Kitap, giderildikten sonra önemi olmayan bir nesne gibi görülemez. Okuma; bir süreçtir ve kesilmeyen bir çizgidir, yani okuyuştur. Okuyuş, arayış çabasının en önemli ve vazgeçilemez yöntemlerinden birisidir. Bu çabayı; okumuşların kafa karışıklığı, okumuş olduğu halde kötü ahlâklı davranışları, gelenek ve kültür kopukluğu, halkına tepeden bakışı veya hiç okumadığı halde iyi ahlâklı ve olaylara sağlıklı yaklaşımı var gibi nitelemelerle hor görmemek gerekir. Olumsuzluklara ve olumlu birkaç örneğe bakarak, okuyuş süreci perdelenmemelidir. ‘’ siz okumayın, ortalıkta çokça yanlış bilgi içeren kitaplar var, kafanız karışır. Siz doğruyu yanlışı ayıramazsınız. Ben sizin yerinize okuyorum ve sizin yerinize düşünüyorum, derslere devam edin size yeter. ‘’ demenin kitaba ve okuyuşa zarar verdiğini ve bu söylemlerin yaratılış amacı ve bildirilmiş ilkelere aykırı olduğunu belirtmekte fayda var. Büyüklerimiz, efendilerimiz, hocalarımız veya ilim adamları her şeyin doğrusunu bilir diyerek; ismin büyüklüğüne veya şöhretin eskiliğine yaslanılmamalıdır. Hangi zihin, yanlışlardan korunmuştur ki… Hafıza-i beşerde her zaman; unutkanlık, yanlışlık, yanılma gibi durumlar olasıdır. Bunları asgari düzeye indirmenin yolunda, nitelikli kitapların olduğu unutulmamalıdır. Kitaplara vurgu yaparken; tecrübeleri, yaşanmışlıkları, duyguları, sözel anlatımları veya öğreticileri saf dışı bırakmıyoruz. Bilinmelidir ki bunların da öğretmenleri yine kitaplardır.
 
***
Hayat, iki denizden ibarettir. Birinin suyu acı, diğerininki tatlıdır. Tatlı ve acıyı karışıklığa iten, göreceliğe mahkûm eden, belirsiz bir kaos ortamına sürükleyenlere karşı; nitelikli kitaplar okuyarak, doğru kavramları ve esas anlamlarını bulup, ilişkilerde ve sözleşmelerde iyi yöntemleri belirleyebiliriz. Hangi denizde yıkanacağınıza ve hangi çeşmeden içeceğinize, bilgi ile karar verebilirsiniz ancak. Geçmişten bize atalarımızdan bırakılmış denizlerin ve çeşmelerin suyunu analiz ederek kullanmak, ilahî ilkelerle belirlenmiş bir yöntemdir. ‘’Atalarımızdan gelene uyarız‘’ meydan okumasına karşı; ‘’ ya atalarınız yanlış yoldaysa, yanlış yapıyorlarsa, arızalı ve sorunlu bir gelenek veya din bırakmışlarsa ‘’ diye yapılan itirazın içinde bilgiye, analize, süzgece önem veriliyor. Doğru yöntem budur. Dededen miras olarak kalmış bavulun içindeki ayıklanmalıdır. Bu işleme dair ölçüler, esas kitapta ve esas kitabın kaynaklık ettiği çalışmaların içindedir. Allah’ın peygamberler için söylediği; ‘’ daima bize başvururdu ‘’ (Sad,44) sözü; öğrenmek, bilgilenmek ve yöntemi bilmek açısından çok önemlidir. Allah’ın adıyla okumak, ‘’ Oku ‘’ emrinden yola çıkarak O’nun ilkeleriyle yolda olmak ve öylece devam etmektir. ‘’ Kitabın ilk emri ‘’ Oku ‘’diyen Müslüman çoğunluk; okumayı, 253. sıraya bırakabilme becerisini değerli bulmuştur. Değerli bulmuştur ki, o sırayı korumaya özen göstermektedir. 253. koltukta, bilmemenin mutluluğu ile sadece boş gözlerle seyretmeyi tercih etmiştir. Aslında tercih; bilgiyle olur ama bu, kör tercihtir. Bu durum; bazen kendisini çaresizliğe mahkûm etmekte, bazen mutluluk sarhoşluğuyla, bazen de güç odakları ve çıkar sahiplerinin işaret levhalarını istedikleri yöne çevirmeleriyle açığa çıkar. Dönem dönem, kutsanmış kişiler ve onların kitaplarına gidecek yola da işaret levhaları konulmuştur. Okunup okunmadığı ve anlaşılmış olabileceği kuşkulu olan bu kutsanmışlık da farklı ve nitelikli okumalara engel oluşturmuştur. Onun için düşünürü kutsayarak sırtında taşıma; bir çeşit papağanlıktır, kendi sınırlarında kör olmaktır.
Kutsadığı insanı ve onun eserlerini dokunulmaz kılmanın, farklılığa tahammülü olmayacağı açıktır. Ayrıca, sorunlarına çözümün kendi döşediği sınırların dışında olması da mümkündür. Kendi odasından çıkmayacağı için başka odalarda bulunan nimetlerden mahrum kalacaktır. Bu tür eksik, kısır veya fakir bakış taşıyanların cesaretine elbette şaşırıyoruz. Çünkü, ne olanlara yorum yapabiliyorlar ne de olabileceklere dair öngörüleri var. Hayatı, bilmeden yaşamanın cesaretini ne besliyor acaba? Kendisini bu cesarete adamış birisi için, öğrenme merakı ve soru sorabilme kabiliyeti de gelişmez. ‘’ Sormuyor ki bilsin, bilmiyor ki sorsun ‘’
‘’ Onlara; ‘’ Önünüzdeki ve arkanızdaki olaylardan sakının ki esirgenesiniz ‘’ dendiği zaman (aldırmazlar) ‘’ (Yasin,45)
 
Okumak, garip kalmış bir ağaç
Okumadan da bazı güzelliklerin keşfedilebileceğini ve bazı doğrulara ulaşılabileceğini söyleyenlerin sözleri gerçek olsa da esas olan; sözün ve davranışın nitelikli okuma biçimiyle bilince dönüştürülmesidir. İman, bilgiyle oluşmuş ve güçlendirilmiş bir iknanın sonucudur. Zihinde reddedilmiş ve kabul edilmiş ilkelerin ve sonuçta iyice belirginleşmiş inancın yansımasıdır, iman. Okumadan; nasıl bilinebilir, reddedilecek veya kabul edilecek veriler?
Neye, nasıl inanılacağına dair bilgilerin kaynağı Kur’an’dır. Farklı kitapların okunması ve bilgilenme sürecinde, Kur’an’ın kaynaklığı kesinlikle göz ardı edilmemelidir. Kur’an verdiği bilgilerle; zihinde, eleyecek ve ayrıştırabilecek bir süzgecin var olmasını sağlar. Kişi; okudukça, kendisi de bilgi veya yorum üretebilir. Zihni kapalı tutan, onun yerine düşünen insanların varlığı iken; zihni besleyen, onun için düşünenlerin ilan edilmiş düşünceleridir. Kalbi olan herkes, öncelikle kendisi için sonra da yakınlarından başlamak üzere uzaktakiler için düşünür.
‘’ Ikra ‘’ ve ‘’tefekkür ‘’ ilişkisi
İnsanın; varlığın, varlıkların ve varlığının bilincinde olması; varlığına anlam katacak değerlerin bilinmesi adına öğrenme sürecinde değişecek, değiştirecek ve farklılaşacaktır. Sahih iman ve salih ameli gerçekleştirecek olan da bu farklılaşmadır.
Okumak ve akletmek, farkı ortaya çıkarmak için gerekli ölçüleri verir. Eksik veya yanlış anlaşılmış bu iki nitelik, doğru bir içerikle tanımlanamazsa; 253. Koltukta aleyhimize çevrilmiş filmleri seyretmeye devam ederiz.
Kur’an’da birçok ayette, akletme ve düşünme; bir eylem olarak vurgulanmasaydı, ‘’ Ikra ‘’ yı yüzeysel bir biçimde anlar geçerdik. Yani, bir yandan ‘’ Ikra ‘’ deniliyor ve öte yandan düşünmeye dair nitelemeler varsa; bu ikisi arasında mutlaka bir ilişki olduğunu kabul etmeliyiz. İşitici ve görücü olmak, yazılı ve görsel olanı anlamlandırmaktır.
Ikra, anlamını bilmeden yüzeysel okumanın çok ötesinde anlamlar taşır. Takip etmek, içinde erimek, onunla olmak, akışın içinde yol almak, nekletmek, davet etmek, çağırmak gibi geniş bir yelpazeye sahiptir. ‘’ Ikra ‘’ sözcüğünün fonetik benzerlik taşıdığı ‘’ kıraat ‘’ kavramı da okumakla birlikte kabul etmek, onaylamak ve teslim olmak gibi anlamlar içerir.
Böyle olunca, ‘’ Ikra ‘’ yı akletmekten ayrı düşünmek yanlıştır. Ayetlerde tefekkür, tefakkuh, teakkul, tedebbür, tezekkür geçiyorsa; okumadan, öğrenmeden neyi düşüneceğiz, lehimize ve aleyhimize olanı nasıl bileceğiz, olan-biteni anlayabilecek miyiz, geçmişten bugüne kadar gelenleri yorumlayabilecek miyiz, gelecek için önlemleri hangi politikalarla belirleyeceğiz?
Okumak; akletmeye veri, yol-yöntem, itiraz, eleştiri, anlama kolaylığı, kavram zenginliği sunar ve işleyişini kolaylaştırır.
Ikra ve tefekkür ilişkisi kurulmazsa ne olur?
Okumak, akletme kabiliyetleri ile değerlendirilemezse bireysel ve toplumsal erdemlerin hayat bulması zorlaşır. Hayata ait bütün değerleri, söz ve davranış alanına getiren; kavramlardır. Her din, ideoloji veya sistem kavramlarla tanınır ve tanımlanırlar. Din, ideoloji veya sistemlerin amacı ve yöntemleri de var ve bunlar da yine kavramlarla vücut bulurlar. Her yapının kendine özgü kitabı ya da kitapları söz konusudur. Bu kitaplarda kavramlar, yöntemler ve amaç teori bütünlüğü içinde inananlarına sunulur. Çelişkilerden koruyacak olan ise, teori ve pratik uyumu olacaktır. Teoriyi bilmeyen veya ona sadık kalmayanlar nedeniyle, yapının taraftar bulması mümkün olmaz. Bu anlamda herkes, izlediği yolun bilgisine sahip olmalıdır ki; olan-biteni fark etsin ve birileri tarafından yanlış yönlendirilmesin ve kötü kullanıma malzeme yapılmasın.
Okumadan öğrenmeden alnına yapıştırılan etiketleri kendine ait zanneder. Gerici, yobaz, şeriatçı, muhafazakâr, sağcı gibi arkasına ekledikleri ‘’ cı ‘’ ve ‘’ cu ‘’ gibi eklerin tabelasını sahiplenir.
Bilmeyen; neden-sonuç ilişkisini kuramaz, analitik düşünemez, eleştirel kavramları ve yöntemleri yerinde ve zamanında kullanamadığı gibi sözü ve davranışı eleştireceğine, kişiye düşmanlık yolunu seçer.
İnancının kitabını okumadığı ve gerekli emeği vermediği için; Kur’an’ın neye itiraz ettiğini, hangi soruları sorduğunu ve neyi eleştirdiğini bilemez. Söze ve davranışlara getirdiği sınırları, ölçüleri ve ilkeleri öğrenmeden bilmek; mümkün mü?
Okuyup öğrenmeyenlerin zihni, kendinden olmayan ve onu özüne yabancılaştıracak kavramlara ve yaşam biçimlerine açık hale gelir. Öyle açık hale gelir ki, liberalizmi; adalet, iyilik ve tüm değerlerin özgürce dolaştığı bir arena gibi bilir.
Uygarlığı, nesnel albeni ve tasarım farklılığı olarak; lüks ve pahalı evler, arabalar, giysiler ve tüm görseller olarak tanımlayanlara inanır.
Modernizmi; hor gördüğü ve aşağıladığı tüm inanç, gelenek ve kültürler ile kıyaslayanların terazisine sempatik bir gözle bakar. Yüz yıl öncesi ile bugünün teknolojisi ve sanayisini masaya yatırıp teknik ulaşılmışlığı, üstün bir hayat gibi gösterme gafletine düşer. Cazip nesnelere ulaşabilmek için, az geliş(tiril)miş ülke insanlarının nelerden öz veride bulunduklarını gözlemleyerek anlaması güç olunca, okumanın gerekliliği bir kez daha önemli olmaz mı?
Kapitalizmi; özgür çalışma ortamını sağladığı ve fırsatını bulanların testiyi doldurma konusunda da her türlü serbestliğe sahip olduklarına inandırılır ve giderek güçlenen tekellerin sermaye birikimini ve piyasayı kontrol ettiklerini hiçbir zaman anlayamaz; ta ki, birileri ona kapitalizmi iyice analiz edene kadar.
Sekülerizm, ateizm, deizm ve feminizmi pratikte ve medyada anlamaları mümkün olmayanlara, nitelikli okumalar yapmış ve güzel ilkelerle yüreklerini terbiye etmiş insanlara ihtiyaç vardır. Bunların her birinin, Hıristiyanlığı kilisenin mahzenlerine gömmüş olan aydınlanma çağının çocukları olduğu, birbirleriyle yakın ilişkide bulunduklarını gerçeğini anlatacak okumuşlara müracaat etmeden anlaşılmasının zorluğunu bilmeliyiz.
Aydınlanmacı düşünürlerin Tanrı, bilgi, akıl, ahlak ve insana dair çözümlemelerini bilmeden ve bunların nasıl olur da göreceliğe mahkûm edildiklerini öğrenmeden, bireysel ve toplumsal değişim hakkında sağlıklı analizler yapılamaz. Bu konular üzerinde düşünmeden; hayatın her alanına dair sözü ve ilkeleri olan İslam’ın da bir gün Hıristiyanlığın akıbetine uğramayacağının güvencesi verilebilir mi? İslam, formunu koruyor ama izleyicileri her yeni etiketle biraz daha deforme oluş aşamasında yıpranmaya devam ediyor.
Nitelikli okuma oranları düştükçe, toplumda sorun çözebilecek, bilir kişilik yapabilecek ve hakem olabilecek kişilerin de sayısı azalır. Azalmakla kalmaz; kişiler, sorunlarını cehaletin cesaretiyle ve yaralayıcı veya öldürücü aletlerin kullanılmasıyla çözmeye kalkışırlar. Cehalet; konuşmayı, tartışmayı, itirazı ve hakikat arayışını engeller.
 Okumaya ve bilgilenmeye çok önem verirken, bu çabayı; kesinlikle, hayata yön vermesi gereken güzel ilkelerden ayrı düşünmeyelim. Aksi halde; bilgi, kötü ahlaklı gücün elinde bir şer aracına dönüştürülür. Onun için, ‘’ bilgi güçtür ‘’ sözü; hep kötü ellerin sözü olmuştur ve bilgiyi, çıkarlarını azamileştirmek için kullanmaktan geri kalmamışlar… Filozof ve düşünürlerin ürettikleri teoriler, laboratuvar araştırmalarının sonuçlarıyla bir araya getirilerek kaynakları zengin coğrafyaların sömürülmesini kolaylaştırmıştır. Sosyal, siyasal ve ekonomik senaryolarını silahların gücüyle başka uluslara taşımanın keyfini sürüyorlar ve devam etmemesi için de hiçbir neden yok görülüyor…
Kitabı, hayatı ve dünyayı okumayanlar; her zaman, okuyanların ayakları altında kalmaya mahkûm olurlar.  Yazılı ve görsel ayetleri okumaya yanaşmayan, lehine ve aleyhine olanları öğrenmek istemeyen Müslümanların yaşadığı coğrafyalarda; yenilgi, sürüp gidiyor ve bir yerlerde u dönüşü işaretlerine rastlanmıyor… ‘’Ama geçmişimiz muhteşemdi, biz de bir zamanlar ‘’ kral ‘’ dık.’’ Söyleyip duruyoruz, geçmişi bile bugüne ve geleceğe yol gösterecek hakikatlere ulaştıramıyoruz. Bilinmelidir ki, bu da bireysel ve sosyopsikolojik bir hastalıktır. Yani; yenilmiş olanların, eski başarılarını konuşmaları… Okumayınca, kökü derinlerde olan güzellikler meyveye durmaz.
Kitap fuarları
Karamsar bir tabloyu gözler önüne serdiğimin farkındayım. Ne yazık ki genel görünüm böyle… Geçmişe göre kitaba ulaşmak kolay olmasına rağmen; bu kolaylık, okuma niteliğine yansımıyor. Hem farklı konularda çok eser veriliyor hem de kitaba ulaşım noktaları artıyor. Kitapçılar, kitap kafeleri ve kitap fuarlarıyla birlikte internet üzerinden satışlar yaygınlaştı. Okunacak kitapların çok az olduğu zamanlarda bu toplum, gazetelerin verdiği ve hiçbir vakit okunmayan promosyon ansiklopedilerle tanıştı. Hatta onların düzgün bir biçimde yer alacağı çek-yat kanepeler üretildi. Akademisyen ve araştırmacıların çoğalması, tercüme faaliyetlerinin artması ve medyanın desteğiyle yeni yazarlar ve onların çalışmalarına şahit olundu. Zihinsel durgunluğun aşılmasına katkı sağlayacak bu çalışmalar, iyiye işaret gibi görünüyor… Geçmişi analiz ederek bugüne ışık tutabilecek, günün sorunlarına çözüm üretebilecek; adil, iyi, huzurlu ve güvenli bir hayat için değerleri işler halde tutabilecek ve yarınlara projeler hazırlayabilecek aktif zihinlere olan ihtiyaç her geçen gün daha da beliriyor. Bu konudaki işaretler henüz çok belirgin değil. Yazar çok, kitap çok ama sorunlarda hem çok hem ağır seyrediyor. Liberal kapitalizmin yaşam biçimine gönülden bağlı olan gösterişçi ve müsrif insanlarla, geçim sıkıntısına düşürülmüş bireyler arasında kitap okuma sayısı ve niteliği çok düşüktür. Birileri, sürekli toplayıp biriktiren ve saklayan bir çerçeve içindeyken; diğerleri, sıkıntıdan kurtaracak azami çabalarla yorgun düşmektedir. O günkü yevmiyesini almış inşaat işçisi okur-yazar olmayan bir babanın, çocuğunun elinden tutarak kitap fuarına gelmesini ve ‘’oğlum, istediğin kitabı al paramız var ‘’ demesini yürekten tekdir etmek gerekir. Öte yandan, kitap almayı ve okumayı gereksiz ve ‘’ boş iş ‘’ olarak gören kimi varlıklı kesimin yazı yerine, rakam okumayı değerli görmelerini de üzülerek izliyoruz.
Yazar profili
Uzun zaman diliminde farklı ve çok okuyanların; çalıştığı konular üzerinde, ayrıntılı ve nitelikli düşünce üretmeleri az da olsa var.
Üniversiteler ve bağlı olarak akademisyenlerin sayısının artmasıyla akademik çalışmaların kitaplaşması başladı. Sayısal alan denilen matematik, fizik, kimya, tıp ve mühendislik disiplinlerinde verilen eserlerin özgün karakteri var mı yok mu doğrusu onu bilmiyorum. Ama sosyal alanlarda çokça kaynak gösterilerek hazırlanmış çalışmaların özgünlüğünden söz etmek zor. İki yüz otuz sahifelik bir kitabın otuz sahifesinin yararlanılan kaynaklara ayrılmış olması ve sahifelerinde yazara ait düşüncelerin ve yorumların yer almaması veya çok az görünmesi, onaylanmış doktora tezi anlamında üzücü bir durumdur. Yök yasaları, böyle olmasını istiyorsa; o, çok daha üzücüdür.
Öte yandan; tercüme edilmiş bir kitapta, hiçbir kaynak kullanmadan ve tamamen kendi düşünceleriyle oluşmuş ve sekiz yüz kadar soru soran bir çalışmaya baktığınızda, toplumlarının her tökezlediğinde yeniden ayağa kalkmasını tesadüflere bağlamamak gerekir. Üç yüz on sahifelik bir kitapta yazar sekiz yüz soru soruyorsa, toplumsal düşünceye yapacağı olumlu katkıyı kestirebilmek zor olmalıdır diye düşünüyoruz. Yarına kalacak kitaplar da bu nitelikli çalışmalar olacaktır. Medya günlüğünden derlenip toparlanmış ve kitaplaştırılmış konuların ömrü, birkaç aydan öteye geçmez. Her dönemde, o günlerde konuşulan konuları kitaba dönüştüren paracı kurnazlar hep olacaktır.
Düşünce üretenin, kitap yazanın içinde yaşadığı toplum; sorunlarla yürek burkuntusuna düştüğünde, onlardan çözüme yönelik öneriler sunmalarını bekler. Medyanın köpürtmesiyle şöhret olan bu kişilerden hayata katkı ve çözüm göremeyince; komik söz ve davranışlarla veya komedi filmleriyle dertlerini unutmaya çalışır, birkaç saat olsa da… Buna rağmen; bu tür yazar ve konuşmacılar, dönem dönem baş köşeye oturtulur. Anlattıklarının basit bilgilerden ibaret olduğunu daha önce kitaplar okumuş olanlar bilirler. Bilenler, bu yazarlara ve konuşmacılara itibar etmezler. Onlar da bildiklerini, bilmeyenlere satarlar.
Bildikleri ne? Kitaplarına ve konuşmalarına konu ettikleri ne?
Cumhurbaşkanının ağzından konu ve isim alan bazı kişiler; ayağına gelmiş topu gole çeviren futbolcu sevinciyle, hemen yazmaya ve konuşmaya başlarlar. Geçmişte ürün vermiş ve bugün yaşamayan kişilerin eserleri ve kişilikleri; hiçbir analize, itiraza ve eleştiriye konu edilmeden sadece övülür ve kutsanır. Kitapları yüz binlerce satılır, kamu ve yerel yönetimlerle; okul, dernek veya vakıflar tarafından yüksek paralar ödenerek ve binlerce kitapları satın alınarak söyleşiye davet edilirler. (Sözümüz, her dönemde nitelikli çalışmalar yapana değil; sabun köpüğünden balon uçuranlara…) Kutsamak, sadece bir tarafa ait olarak kalmaz; ideolojik bölünmüşlükle, diğer taraf da kendi kahramanını sahaya sürer… Kahramanların yarıştırıldığı ve çatıştırıldığı bir arenada, hakikat kaybolup gider.
Tarih kitaplarının sahifelerinde ve ansiklopedilerde, birçok konu ve kişiler üzerinde yapılmış çokça çalışmalar var. Bugün yazılmış olan kitaplara bakılınca, kitabın tamamında kullanılan kelime sayısının az olduğu görülecektir. Fazla okumalar yapılmadan kes-yapıştır yöntemiyle ortaya konulan yamalı bohçanın içinde, yarına bırakılacak değerli bir miras olmayacaktır. İslam tarihi, Osmanlı tarihi veya dünya tarihi içinden çıkarılan konuların bugüne taşınarak anlamlandırılması ne yazık ki, çok az yazar tarafından yapılabilmektedir. Aynı konu etrafında dönüp duran yüzlerce yazarın çalışmaları, neden birbirine benzer?
Böyle olunca, farklılıkların ortaya konması güçleşir ve farklı yorumların önü tıkanır. Suçlamalar başlayınca da tekdüze, benzerlik taşıyan taklitçi çalışmalar kalır. Analitik düşünmeye ve eleştiriye karşı çıkan ve onu kişiye düşmanlık olarak niteleyenlerin dünyasında, düşünce zenginleşmez; her yeni sorunda, farklı ilaca tahammül edilmediği için ayağa kalkmak zorlaşır.
Kolaycılık, taklitçilik veya aşırmacılık her alanda söz konusu… Kavramlar, özlü sözler, aforizmalar sahasında yapılan denemelerin tersyüz edilmiş çalışmalarına şahit oldukça; yazanların kitaplıklarına girip masa üstü kitaplarına bakıp merakımı gidermek istemişim her zaman. Mevlâna olmasa acaba ne konuşacak ve ne yazacak diye kendi kendime sorduğum yazalar var. Kaç kişi Mesnevi’yi okudu? Kaç kişi Nietzsche’yi okudu? Mesneviyi konuşmalarına yoğun malzeme yapanların, konuşmalarına ve kitaplarına ilgi gösteren çoğunluk, mesneviyi hiç okumadığı için onlara yeni ve cazip söylemler olarak gelmektedir. Hazırcı kurnazlar da bu durumu paraya dönüştürecek yolları bulmakta gecikmediler. Okuma oranı arttıkça ve okuma ile akletme kabiliyetleri arasında kurulacak bağ güçlendikçe, bu kolaycı kurnazlara itibar da azalacaktır. Bunun için alınacak yol kısa görünmüyor. Farklı okumalar ve bilinç düzeyi yükselmedikçe, Mevlâna ve benzeri düşünürler üzerinden tasavvuf, aşk, tasavvufta aşk, ilahi aşk ve şiirlerde aşk temalı söyleşi ve denemeler daha uzun süre devam edecektir. Bunun ne zararı var denilebilir. İktidarlar için hiçbir risk oluşturmayan bu çabalar; hem farklı ve nitelikli okumalara engel olur hem de analiz, itiraz ve eleştiri ile birlikte sorunların konuşulmasını gündeme taşımaz. Elbette geçmişten bugüne gelmiş olan tüm çalışmalara itibar edilmelidir, dengeyi bozmadan.
***
Son yıllarda, daha çok cehaletten kaynaklanan kadın sorunlarını kitaplara taşıyan yazarlar da görünmeye başladı. Kadının ücretli iş hayatına katılamadığı toplumlarda ve zamanlarda erkek egemen yapı tarafından biçimlendirilen kadın; liberal kapitalizmin, demokratikleşmenin ve feminizmin etkisiyle hem konuşmaya hem de siyasal ve ekonomik hayata girmeye başladı. Serbest ve rahat davranış, onların sorunlarını araştırmalara ve romanlara konu yaptı. Birçok yayınevinin bu nitelikteki yazarlara kapılarını açtığını görürüz. Genellikle aynı sorunları konu haline getiren çalışmaların kavram, sahne ve olay benzerlikleri gözden kaçmaz. Bir yılda üç-beş romanımsı kitap yazan yazarların zihnindeki kavram sayısının azlığına bakınca; onlara, bir kalite biçmek zordur. Kadının aşağılandığı, dışlandığı ve eziyet gördüğü ya da arayış içinde sonuçta örtündüğü ve namaza başladığı temalar etrafında dönüp duran bu kolaycı yazmaların popüler kültürde kalacağı ve yarına taşınamayacağı da bir gerçektir. Kıyaslamalı okuyunca, farklı yazarların yazdıklarının birbirine ne kadar çok benzedikleri görülecektir. Böyle bakınca, acaba bir intihal mi var demekten kendimizi alamıyoruz. Batı kaynaklı bir ürün olan romanın, batıdaki yazarların eserlerine göz atıldığında; -son yıllarda gerçekten emek veren birkaç romancı hariç- ne kadar ayrıntısız, yüzeysel ve aceleyle yazılmış oldukları görülecektir. Ustalık, düşe-kalka ulaşılacak bir istasyondur elbette. Her yazarın bir çıraklık dönemi vardır, bunu biliyoruz ama birçoğunun ustalaşmaya niyetleri ve çabaları şimdilik yok. Çünkü, çok ve farklı okumuyorlar.
Kadın sorunlarını roman niteliğinde kitaplara taşıyanlar daha çok kadın yazarlardır. Genellikle başörtülü olan bu yazarların, sosyal medyanın ve çevrelerinin etkisiyle fuarlarda itibar gördüklerine şahit oluyoruz. Bu durum olumlu mu, sorunların çözümüne katkı sağlayacak mı onu zamana bırakıyoruz. İsteriz ki sorunların ele alınış biçimi; erkek düşmanlığına, intikam almaya, bireysel ve bencil bir hayata evrilmesin.
Bir başka roman taslakları diyebileceğimiz; özellikle, 12-15 yaş grubunun ve daha çok genç kızların iltifat ettikleri kitaplar. Bu yaş grubunun belki bazı yayınevlerinin stantları önünde oluşturdukları uzun kuyruklara bakınca, o kitapları inceleme gereği duymayan yöneticilere esefle bakılmalıdır. Kavram, olay ve sahneleri birbirine çok benzeyen bu kitapların ayrı ayrı yazarlar tarafından değil de bir yazar grubunun elinden çıkmış olabileceğini düşünüyoruz. Erotik, pornografik kavram ve etkinliklerle dolu sahifelerin 12-15 yaş grubunun vakti gelmemiş beklentilerini hayal dünyasına taşıması kaçınılmazdır. Kitapların kapaklarındaki yazarların isimlerinin Beyza, Büşra, Elif, Zeynep, Ayşe, Tarık veya Miraç olmaları tesadüfilikle açıklanabilir mi?
Sosyal medyada yapılan reklamasyon ve okuyanların okumayanlara ballandırarak anlatmaları sonucunda; yüzbinler satan bu kitaplara, anne-babalar ve öğretmenler mutlaka göz atmalıdırlar. Bu kitaplar, bireysel ve toplumsal iyiye katkı sağlayamazlar ve yarına da kalmayacaklar ama bugünkü tabula rasayı kirletiyorlar.
Geçmişten günümüze kadar gelmiş olan, uzun zaman diliminde yoğun emek verilerek on yılda yirmi yılda yazılmış olan eserlere bakılınca, kâğıt israfına yol açan niteliksiz çalışmalara üzülmemek mümkün değildir. Tolstoy, Dostoyevski, Balzac, Nietzsche, Konfüçyüs, Mevlâna, Yunus Emre, Kemal Tahir, Nazım Hikmet, Yaşar Kemal, Necip Fazıl, Sezai Karakoç, Mehmet Akif, Sebahattin Ali gibi daha birçok şair ve yazarın özgün eserleri yarınlarda da okunacak görünüyor. Aradaki uçuruma kör olmamalıyız.
 
***
Uçurum, sadece nitelik anlamında değil; okuma seçiminde küçük, büyük ayrışmalar da var. Mahalleler, kitap ve okuma dünyasında da ayrılmış; bizim mahallenin okuyucuları diğer mahalleye genellikle gitmiyor, çok az sayıda okuyucu mahalle farkı gözetmeden okuyor. Bu okuma, mahalleler arasındaki duvarı kaldırmaya yetmiyor. Çünkü, duvarın arkasında belirleyici olarak sadece kitap ve yazar yok; ideoloji, duruş, yaşam biçimi, değişim kavram ve yöntemleri de var. Bütün bunlara rağmen; duvara sıva olarak yapışmış ön yargıları, öfkeleri ve dışlamaları da hesaba katarak diyoruz ki; yine de farklı ve karşılıklı okumayla duvar aşılabilir.
Her iki mahallede de ayrılmış sokaklar var. Bir sokağı parsellemiş zihniyet, ne yazık ki diğer sokak sakinlerine kapalı. Kitap fuarlarında da bu durumu gözlemek mümkün. Cemaat veya tarikat çatısı altında varlığını sürdürenler, geç de olsa yayın dünyasına giriş yaptılar. Birisi diğerine sırtı dönük, küçümseyen veya sadece kendi kültürel oluşumlarını doğru kabul eden bir bakış açısına sahip olunca, bu çıkmaz sokağa bir çıkış kapısı koymak mümkün olmamaktadır. Cemaatin bilgi düzeyine uygun, farklı olmayan, bilgi ve bilincin artmasına imkân vermeyen kitaplar yayınlanmaktadır. Başka yayınevlerinin kitap ve yazarlarına itibar etmeyen cemaat mensuplarıyla zaman zaman yaptığımız sohbetlerde, aslında okumadıklarını ama destek olmak amacıyla kitaplarını aldıklarına dair sözleri duyduğumu söyleyebilirim. Medyada karşılıklı suçlamaların kitap dünyasında da yansıması, bir araya gelerek seviyeli bir tartışma zemininin kurulmasını zorlaştırmaktadır. Sapık, düşman veya inkârcı etiketlemeleri; hakikat arayışına değil, kendi yapılarını ve güçlerini korumaya yönelik bir çaba şeklinde beliriyor.
Cemaatlerin yayınladıkları kitaplar; daha çok eski zamanlarda yazılmış tasavvuf, hadis ve sünnet içerikli kalın ciltli kitaplardan tıpkı basım, alıntı veya bir kısmını kitaplaştırmaktan ibarettir. Hiçbir sorgulama veya ayıklama yapılmadan basılan bu çalışmalar, aynen doğru kabul edilerek yayınlanır. Bu anlamda, farklı fikirlere veya ayıklamaya kapalı oldukları için düşünce dünyalarının zenginleşmesinden söz edilemez. Böyle olunca da farklı biçimlere bürünerek hakikati tehdit eden ideoloji, sistem ve yaşam tarzlarına eleştiri yöneltebilecek sözleri olmamaktadır. Gerek kitap fuarlarında gerekse özel sohbet ortamlarında; gençlerin durumu, ne okudukları, adalet ve iyiliği tehdit eden düşünce ve davranışlar konusunda habersiz ve bilgisiz olduklarına şahit olmaktayız. Geçmişe aynen bağlanmış zihin, geçmişi; bugüne sağlıklı bir yöntemle taşıyamazsa, yarının sorunlarına bir çözüm üretemez. Sorun çözmenin yolu, durağan bir zihin ve sürekli mistik bir yaşam değildir.
Kıpırdanmalara ve olabilecek zararlara anlam vermenin çaresi; okumaktır, bilmektir. Kaos veya endişelerin yoğunlaştığı dönemlerde, boş gözlerle seyredip; ‘’ bir dolap dönüyor ama ne? ‘’ dememek ve farkında olmak için okunmalıdır. Hem kendi kitaplarını okuyacaksın hem de seninle aynı düşünmeyen yazarların kitaplarını okuyacaksın. ‘’ Gavurların kitaplarını okumasak da olur ‘’ dediğinde; şirkle zulmetme senaryoları hazırlayanların ayak izlerinin yönünü anlayamazsın.
***
Anlayamadığımız için de içe kapanmayı, kaçışı, umursamaz olmayı ve sığındığımız oluşumları ve hoşa giden hayatı; bir Hıra mekânı ya da Eshab-ı Kehf’in evi gibi yorumladık. Aslında içine düştüğümüz kuyu veya sığındığımız mağara, okuma-akletme ilişkisinin kurulmadığı ve bilmemenin mutluluğunun yaşandığı bir atmosferdir.  
Aydınlanma düşüncesi ile birlikte fonksiyonunu tüketmiş olan Hristiyanlık ve İncil, kilisenin Pazar ayinine has kılınarak hayatla olan bağları kestirildi. Tanrı, bilgi, bilginin kaynağı, akıl, iyi-kötü, doğru-yanlış gibi kavramlar ilahî ilkelerle değil; insan düşüncesinin tanımlamalarıyla yorumlanmaya başladı. Bu dönemde birçok filozof veya düşünür teori geliştirmeye ve bu teorileri sistemleştirmeye çalıştılar. Bunlar, kısa bir süre sonra bugünkü Batı politikalarının teorik alt zemininin oluşumunu sağladı. Ateizm, deizm, feminizm, liberalizm, kapitalizm, sosyalizm gibi ideoloji veya politikalar; bu dönemle birlikte sosyal, siyasal ve ekonomik hayatı düzenlemeye ve insanı da bu yapıya uyumlu hale getirmeye çalıştılar ve bu çalışmalar devam ediyor…
Önceleri, Barı dillerini bilenleri sayısı az olduğu için Batıdan tercümeler de çok değildi. Batı ve Rus klasiklerinin Türkçe’ye tercüme edilmeleri sonucunda ilk önce romanlarla tanıştık. Analitik çalışmalar daha sonra tercüme edilmeye başladı. Eski Yunan düşüncesinin kaynaklık ettiği ve ilk tohumlarını orada bulan düşünürler çokça ürün verdiler. Türkiye yayın dünyasında, sayısı on kadar olan yayıncı, bu eserleri hızla Türkçe’ye çevirmeye başladılar. Birçoğu aydınlanma düşüncesinin varisleri olan ateist düşünürlerin kitapları, kitap fuarlarında ilgi görmektedir. Bütün disiplinlerde yoğun emek verilmiş kitaplar, özellikle üniversite gençliğinin bir bölümü arasında izlenmektedir. Sosyoloji, felsefe, psikoloji, ekonomi ve gelecek senaryoları içerikli çalışmalar hızla tercüme edilmektedir. Genel olarak nitelikli kitapların okunma oranının düşük olduğu ülkemizde kendilerini Müslüman görenlerin (istisnalar var tabi ki) bu yazarlardan ve kitaplarından haberleri bile yok. Kim ne okuyor, sorusuna verilecek cevapları da yok. Çoğunlukla ateist olan düşünürlerin kitapları merakla okunmaktadır gençlerce ve ne yazık ki akademisyenler dahi bu konuda bilgisiz ve duyarsız durumlarını sürdürmektedirler.
İsimleri çok bilinen yazarların kitapları da çokça okunuyor mu onu bilmiyorum. Ama son yirmi-otuz yıl içinde tercüme edilen felsefe ve sosyoloji ağırlıklı; Tanrı, bilgi, akıl, ahlak ve insan üzerinde yapılan yorumların ilahi ilkelerden uzak oluşuna bakarak; Müslümanların yaşadığı coğrafyalarda tercüme edilmiş olmaları, düşünce ve inancın dizaynı anlamında bir proje olabilir mi? Onu bilemem ama bildiğim bir şey varsa, o da; kimin neyi okuduğu, düşünce dünyamızı etkileyen ve yönlendiren yazarlar ve kitapları, değişim yöntemleri, gençlerin ne okuduğunu ve geleceğe yön verecek düşünceleri bilmek zorunda oluşumuzdur. Bilmesek ne olur? Hiç ummadığınız ve olduğunda baş edemeyeceğiniz üzücü değişimlere uğrayabilir ve olayların altında kalabilirsiniz. Ailenizi ve yakınlarınızı kaybedebilirsiniz (hem nicelik hem de nitelik anlamında).
Siz okumayı, eleştirmeyi, analitik düşünmeyi terk etmişseniz; bunu canlı tutan kim ve hangi düşünce biçimi ise o galip gelecektir. Onun için hem kendinizi ve inancınızı hem de sizin gibi düşünmeyenlerin dünyasını tanımak zorunda (yım) (sınız).
E.Canetti, B.Chul Han, E.Cioran, A.Huxley, A.Schopenhaur, J.Krishnamurti, E.Galeano, U.Le Guin gibi yazarlar son yıllarda okunan yazarlar. İsimlerini yazmadığımız birçok yazarın kitaplarını, kitap fuarlarına geldiğinizde nasıl ilgiyle satın alındığını göreceksiniz. Bu anlamda aydınlanmacı düşünürlerin kitaplarını yayınlayan yayınevlerinin stantlarının kalabalığına şahit olacaksınız. Mezarlıkta okuyanlarla meydanlarda okuyanların farkını göreceksiniz. Hayata dair tüm kavramları ve yöntemleri bilmek isteyenlerle, habire ‘’aşk’’ anlatan medyatik şovmenlerin kitaplarını satın alanların durdukları çizgiyi tanıyacaksınız. Aslında; imza kuyruklarındaki uzunluk veya kısalığın ne anlama geldiğini, nitelikli kitapların talibinin de az olduğunu görünce; dünyadaki yenilgilerimizin nedenini de bileceksiniz.
Müslümanların yaşadığı tüm coğrafyalarda en umut verici gelişme, yine de Türkiye’de olmaktadır. Araştırmalar, çocuk kitapları, sempozyumların yayınlanması, tercümeler, mealler, tefsirler, tarih kitapları, romanlar, hikayeler, şiirler; yayın dünyasını çeşitlendirmektedir.
Peki kimler okuyor, kimler ilgisiz, fuarlara gelenler kim, kütüphanelerin durumu, internetten satışların durumu ne? Bunların cevabı için ayrıntılı çalışmalara ve istatistik bilgisine ihtiyaç olduğunu biliyoruz. Fuar gözlemleri, bu konuda belki bir ölçü verebilir.
Nitelikli okumaların her kesimde çok düşük olduğunu gözlemliyoruz. ‘’Herkes’’ diyerek istisnasız bir genelleme yapmak doğru değildir. Sosyal, siyasal ve ekonomik statülere bakıldığında durum hiç de iç açıcı görünmüyor.
Kitap fuarlarına, ‘’fuarı gezelim’’ diye bir cümle kurulduğunda; bu söylemin, kitap fuarının amacına yakışmadığını söylemeliyiz. Çünkü fuar, avm’de vitrinlere bakmak biçiminde düşünülmemelidir. Aksi halde, sadece yemek sonrası yenilenlerin hazmedilmesi için bir geziye dönüşür. Fuara, açık kaldığı sürece sık sık gidilerek yayınevlerinin kitapları incelenmeli; yeni kitaplar, çok okunan kitaplar ve içerikleri merak edilmelidir. Günübirlik gündemlere, medyanın köpürtmesine, gelip geçici şovmenlere, kötü ahlakı öne çıkaran kitaplara takılmadan hayata anlam ve değer katacak ve yarınları; adil, iyi ve huzurlu kılmak için düşünce üreten çalışmalara dikkat kesilmelidir. Ama ne yazık ki kitap fuarları hala içeriksiz, kalitesiz, yönetimleri memnun edecek ve zihinleri yormayacak yazarların kitaplarının etkisi altında…
Bu konuda; ebeveynlere, öğretmenlere ve akademisyenlere iş düşüyor. Kendileri de okumalı, değerlendirmeli ve yönlendirmeliler… Fuarlara ilginin yeterli olmadığı ve nitelikli kitapların satışının az olduğuna bakıldığında; bunlar, internetten mi kitap alıyorlar ya da kütüphanelerde mi okuyorlar diye sormadan geçemiyoruz.
Olayları önceden hissedebilme ve anlayabilme kabiliyetinin düşüklüğüne ve içinde bulunulan olumsuz tablolara bakılınca, bu soruya da olumlu cevap veremiyoruz.
Öğrencilere ders dışı okuma listeleri verilmeli; sadece öğrencilere değil, öğretmen ve akademisyenlere de yılda çok sayıda kitap okumaları zorunlu kılınmalı ve bunların öğrencilerle birlikte değerlendirilmesine çalışılmalıdır. Ders saatleri dışında da öğrencilerle sohbet edebilme ortamı oluşturulmalıdır. Kitap fuarlarına; gezip görmek ve havayı teneffüs etmek amacının ötesinde, kitapların içerikleri ve bilginin alınabileceği kaynakları incelemek adına gidilmelidir. Ne yazık ki bu anlamda öğretmenler ve akademisyenler özverili değiller. Bazıları modernizm ve kapitalizmin ağır koşullarına yenik düşmekte, bazıları da hele iki eş de çalışıyorsa birikimlerini gayrimenkule ve iyi bir taşıta dönüştürmenin çabasını vermektedir. Hafta sonları piknikler, arkadaşlarla buluşmalar, okey oynamalar, tatillerde deniz veya orman havası almak varken; gençlerle ilgilenmenin ne gereği var? Birçoğu, fakülte bittikten sonra kitap okumayı da bırakmıştır. Kitaba ve okumaya bu kadar değer verilmesini yanlış bulabilen ve hayatın bunlardan ibaret olmadığını söyleyenler olabilir. Böyle bir söylemin yanlışlığı, yine içinde bulunduğumuz tabloyla açıklanabilir. Modernizm ve kapitalizm kokan ‘’boş zamanlarınızda ne yaparsınız?’’ sorusunun cevabında, kitabın da geçmesi çok üzücü. Kitap, hiçbir zaman bulunamayan ‘’boş zaman’’ ın, hoş vakit geçirecek ve eğlendirecek nesnesi durumuna düşürülmemelidir. Altı ayda bir romanı ancak bitirebilen kişinin kendisini okur sınıfına dahil etmesi, istikrarlı okuyuculara haksızlık olmaz mı?
‘’Çok gezen mi bilir, çok okuyan mı bilir?’’ sorusunda ‘’çok gezen bilir’’ cevabı ağır basar. Gidilecek yerin tarihi, gelenekleri, kültürü, inancı, ekonomisi ve politikası bilinmeden ve değerli katkılar sağlanmadan yapılan gezintinin hangi bilgiye yol açtığını sorgulamak gerekmez mi?
***
Kitap fuarlarına da ‘’gezen bilir’’ düşüncesiyle gezmeye gelenlerin kalabalıklığı, görünüşte bir ilgiyle açıklansa da kitaba dönüşmediği bir gerçektir.
Yapılacak kitap fuarı; okullara ve camilere yapıştırılacak afişlerle, asılacak pankartlarla, her öğretmenin öğrencilere yapacakları duyurularla, vaazda ve hutbede ilan etmekle; insanların haberli olmaları sağlanmalıdır. Ebeveynler bilgilendirilerek öğrencilerin, fuara hiç olmazsa bir-iki kitap alabilecek şekilde hazırlıklı gelmeleri önerilmelidir. Ayrıca yerel ve kamu otoritesi; iş adamlarının da katkısıyla öğrencilere -ilk okuldan üniversiteye kadar- kitap kuponları dağıtmalıdır. Öğrencilerin fuara geliş-gidişleri organize edilmelidir. Öğretmenler, yayınevlerinin stantları önünde kitaplar hakkında bilgi vermelidir ve kendileri de okuyacakları kitaplar almalıdır. Bu özveriyi gösteren öğretmenlerin okullarına söyleşi için gidildiğinde; öğrencilerin dinleme, sorma ve eleştiri kabiliyetlerinin kalitesine şahit olunmaktadır. Ne yazık ki tüm bu çalışmalar -bazı fuarlarda saydığımız niteliklere uygun olsa da- çok yetersizdir.
Özellikle kitap fuarları komple bir organizasyon işidir. Zincirin bir yerine eklenmiş zayıf halka, organizasyonu etkisizleştirebiliyor. Yerelde ve kamuda görevli olanların, kitabın ve bilginin rolüne inanmaları gerekiyor. Kitap fuarları; üzerinden çok para kazanılabilecek bir yapıya dönüştürülmek istenilirse, o fuardan gerekli verim alınamaz ve bir süre sonra yapılamayacak hale gelebilir. Belli bir miktar zararı da hesaba katmak olabilir. Kitaplara önem veren vali, belediye başkanı, kültür müdürü, milli eğitim müdürü ve öğretmenlerin uyumlu çalışmaları sonucunda çok nitelikli fuarlar da yapılmaktadır. Ama sayıları 3-5 ilden öteye geçmemektedir. İkinci, üçüncü fuardan sonra onlar da nasıl çok para kazanılabilir hesabına girince, fuarın önemi kalmamaktadır.
Kitap fuarı, ildeki kitapçıya yaptırılmamalıdır. Belediyelerin ve valiliklerin para almadan tahsis ettikleri salonlardan veya alanlardan yüksek stant kirası alacak olan organizasyon şirketlerine fırsat verilmemelidir. Fuarlardan; sermaye desteği banka, holding veya bazı cemaatler olan yayınevleri hariç, birçok düşük ve orta sermayeli yayınevi zarar etmektedir. Stant kirası olmayınca, zararsız veya az zararla atlatılabilmektedir. Bu konuda, yayıncılara destek verecek ve onların hukukunu koruyabilecek bir oluşum da henüz yoktur. Bireysel ve bencil tavırlar, ortak karar almayı zorlaştırmakta ve fuarların geleceğini riske atmaktadır. İnternet üzerinden satışların fuarlara etkisi de ayrıca düşünülmesi gereken bir konudur. Buna rağmen, herkes fuarların yaşamasına gayret etmelidir. Çünkü fuarlar; yazarlarla buluşulan, yüz yüze gelinen ve söyleşi için okullara davet etmeyi sağlayan araçlardır. Okuyucuyla yazarın aynı çatı altında bulunmalarının faydasını hep gözlemledik. Bu da fuarlar sayesinde olmaktadır.
***
Fuarlara kimler gelmiyor? Ramazan’da yapılan kitap fuarları bir anlamda dini yayınlar fuarı olduğu için o yerin din görevlilerini gözler arıyor. İmam hatip okulları ile ilahiyat fakültesi öğrencilerinin sürekli gelerek ve uzun uzun kalarak kitaplara bakacaklarını ve ilgilendiklerini de alacaklarını sanıyorsunuz. Bu okullarda okuyanların genellikle yoksul ailelerin çocukları olduğu doğrudur. Fakat bu konu, yoksulluğun ötesinde bir düşünce arızasıdır. Kitap alamayabilirler, peki kütüphaneler dolu mu? Ders çalışmak amacıyla gitmenin, kitap okumakla ilgisi yoktur. Nitelikli ve farklı kitaplar okuyan az sayıdaki erkek öğrencilerle onlardan daha fazla okuyan bayan öğrencileri istisna tutarsak; okuma niceliği ve niteliğinin dip seviyelerde olduğunu gözlemliyoruz. Okul bitip de göreve atandıklarında, uzun yıllar sürecek bir okumama sürecine de girilmiş oluyor ve dip seviyeleri aranır hale geliyor.
(Düşüncelerimin ve gözlemlerimin yanlış veya körlükle sarmalanmış olabileceğini düşünenlere, içinde bulunduğumuz yeryüzü tablosunu analiz etmelerini öneririm.)
Onların ilerde de kitaplara ilgisizliği; İlahiyat Fakültesinde okurken öğrendiklerini yeterli görmeleri, dinin potansiyel bilicileri ve dünyayı yorumlamada doğru bir bakış edindiklerine inanmalarından kaynaklanıyor. Öğrencilerle birlikte akademisyenlerin çoğu, nitelikli ve farklı okumalar yapmıyorlar ve dünyanın içinde bulunduğu duruma, yeni ideoloji, yeni senaryolar ve sapkın gördükleri düşünce biçimlerine söyleyecek sözleri ve ilaçları olmuyor. Din adına, meydan; cenneti ucuza pazarlayan pahalı konuşmacılara kalıyor. Kitaba ve kitaplara sırt dönülürse; insanlar, dinini ekrandan ve meydandan öğrenmeye kalkarlar. Öğrendiklerini ayıklayacak süzgeçleri olmadığı için kulağına gelen sözü doğru kabul edebilir. Oysa hakikatin bilgisi, uzun sürekli ve istikrarlı okumayla kazanılır.
Kitap fuarlarına; sosyoloji, felsefe, siyasal bilgiler ve hukuk okuyan öğrencilerin ilgisi, diğerlerine göre daha fazla. Kitapların ve hocalarının tartışmaya, eleştiriye ve farklı düşünceleri analitik olarak öğrenmeye açık olmaları nedeniyle, onlardaki bilgilenme iştahı daha canlıdır. Bu bölümlerde okuyanlar ve diploma almış olanların sonraki yıllarda da medyatik şovmenlerin kitaplarına ilgi göstermediklerini biliyoruz. Kitap fuarlarındaki arayışlarını, eleştirel düşünce içerikli kitaplarla devam ettiriyorlar. Her alanda farklı düşünene ve eleştirene; ‘’haddini bil’’ diyenlerin, yukarda saydığımız biçimde okuyanlara diyemediklerine de şahit oluyoruz. ‘’Haddini bil’’ duvarını örenlerin ayıklamasız kültüre sırtını dayayıp tartışmaların ve hakikat arayışlarının önünü kesmeye çalıştıklarının farkındayız ve bu azarın yanlışlığını savunuyoruz. Elbette kullanılan kavramlar, güzel üslup ve bilerek konuşmak önemlidir. Bunu sağlayacak olan da at gözlüğüyle değil, farklı ve istikrarlı okuma ve bilenlere sormaktır.
***
Kitaba, okumaya ve kitap fuarlarına ilginin hemen hemen hiç düzeyinde olduğu bir kesim de Kur’an kursu öğrencileri ve hafızlık eğitimi alanlardır. Kursun ve hocalarının bağlı olduğu bir cemaatin yayınları varsa, sadece o yayınevine uğrayıp birkaç kitap alarak fuardan çekip gidiyorlar. Diğer yayınevlerinin ne yayınladıklarını merak dahi etmiyorlar ve stantların arasındaki koridorlardan hızla çıkışa doğru uzaklaşıyorlar. Medyada zaman zaman yapılan ve horoz dövüşüne çevrilen seviyesiz tartışmalar onları da etkiliyor ve hocaları, ‘’ortalık sapık fikirlerle dolu’’ diyerek, sadece kendilerinin önerdikleri kitapları okumalarını vurguluyorlar. O zaman da soru sorabilme, analiz edebilme, farklı düşüncelere tahammül edebilme ve kavram dünyasını zenginleştirebilme kabiliyeti ne yazık ki gelişmemektedir. Kulağın ve gözün dışarıya kapatıldığı hiçbir kapalı devre eğitim ve öğretim; olabilecekleri önceden kestiremez, dönen dolapları anlayamaz ve dolaplara yardım eden kullanışlı malzemeye dönüştürülebilir. Bu yapıları bilmeyen bazı ön yargılı yönetimler hariç, onları tanıdıktan sonra memnun olmayan ulusal veya uluslararası organizasyon yoktur. Onları; birilerinin çıkarına hizmet etmekten ve alet olmaktan koruyacak, birlikte hayırlarda yarışın yolunu açacak olan yine de okumayla beraber akletmeyi işler kılmaktır. Herkes kendi çatısının altında, yalnız kendisini doğru kabul eder ve gözlerini diğerlerine kapatırsa; ayrışmış yapıların, daha uzunca bir süre varlıklarını devam ettirecekleri kesin…
***
Bir insanın güçlü sermayeli bir iş adamı veya ‘’ üst düzey’’ bürokrat ya da politikacı olması, kendisini; üstün, zeki veya ayrıcalıklı görmesine yol açabiliyor. Özellikle az geliş(tiril)miş ülkelerde, bu kişilerin girdikleri her toplulukta saygı görmeleri ve önlerinde ayağa kalkılması onların kibirlerini besliyor.
Tabi ki genellemek yanlış. Hayatı; her durumda hayırlarda yarış olarak görenlerin dünyasında, kitap ve bilgi önemini hiç kaybetmez.
Kibirle, okumak ters orantılıdır. Hayatlarının bir döneminde okumuş ve artık hiç okumayan bu ‘’üst düzey’’ kişilerin içinde az da olsa istikrarlı okuyanların olması istisna kabilindedir. Vaktin olmaması ve iş çokluğu bahane edilerek kitaplara ilgisizliklerini devam ettirenlere, kitap fuarlarında da rastlayamıyoruz. Kendilerini medyadan tanıdığımız bazı bürokrat veya politikacılar, fuarda şöhretli bir yazarla fotoğraf çektirip sosyal medya sahifelerine iliştiriyorlar. Bir kısmı da koridorlardan hızla geçip, ellerinde bir yayınevi poşeti olmadan çıkıp gidiyorlar. Buna rağmen, bazı illerin kitap fuarlarında kamu ve yerel yöneticilerin değerli ilgi ve katkılarından da söz edilebilir. Onların bu ilgisinin, sonraki yıllarda bölgenin kültürüne faydalar kattığını gittiğinizde görebiliyorsunuz. Okuma oranı ve niteliğinin nasıl yüceldiğini, söyleşi için uğradığınız okullarda fark edebiliyorsunuz. Soru, cevap ve eleştirinin kalitesi hemen göze çarpabiliyor. Bu yöneticilerin gayret ve ilgisi fuarları canlı kılmakta ve kitap satışlarına da olumlu yansımaktadır. Kitaplara olan samimi duruşlarıyla; öğrenciler fuara taşınmakta, bedava kitap kuponu dağıtılmakta ve yazarlar söyleşi için okullara davet edilmektedir.
Yerel yönetimler açısından kaldırım veya kitap bir tercih meselesidir. Kaldırım ya da parklar yaparak adınızdan söz ettirebilirsiniz veya etkisi yıllar sonra belirecek kitaplara da yatırım yapabilirsiniz. Gayretli ve hayırlarda yarış içinde olan biri iseniz kitaplara gereken önemi verip, fiziki güzellikler için de çabalayabilirsiniz. Her şeye rağmen, kitaba sırtını dönmüş kişiler yönetime getirilmemelidir. Hele eğitim ve kültürün başına hiç layık görülmemelidir.
Bütün güvenceyi; menkul ve gayri menkul nesnelerde görenlerin dünyasında, kitabın yeri zaten yok. Kitabı, yoksulun sığınağı olarak niteleyen sermaye için, kitap; sadece, iş olarak çok kazançlı ise ilgilenilecek bir nesnedir. Yani, parayı bulan kitabın kapağını açmıyor.
‘’Çok kitap var, hangisini okuyalım, bunları okumaya bir ömür yetmez…’’ diyenlerin aslında, hiç okumadıklarına şahit olduğumu söyleyebilirim. Kendi bilgisizliklerinin üstünü örtmek için, okuma ve yazmayı hor görenler ve parasal bir getirisi olmadığı için ‘’boş iş’’ olarak niteleyenler, aleyhte tutumlarını sürekli canlı tutarlar. Okumak; iş dünyasında, bürokraside ve politikada bir yer edinememiş ya da bilinçli olarak tercih etmemiş beceriksizlerin işi gibi görüldüğü sürece; kitap, hep 253. Sırada kalacaktır. ‘’Kitap okuma ve yazma işinde çok para yoksa, neden uğraşıyorsun?’’ diyen birisine; ‘’senin çocukların başına bela olmasın’’ dediğimi, anladığını sanmıyorum. Çünkü; o, parayla bütün belaları savacağını düşünüyordu.
Allah; emeğe, bilgiye, bilerek inanmaya ve davranmaya değer verir. Onun için ‘’Oku’’ emrinin yanına yöresine, akletmenin kabiliyetlerini iliştirir. Esas kitabı; düşüncelerimize, duruşumuza ve bakışımıza adil ve iyi ölçüler belirlesin diye okumalıyız. Sağlam bir duruş ve bakış edinince, Müslümanların ve Müslüman olmayanların yazdıkları kitapları da okumalı ve incelemeliyiz. Aile, akraba ve arkadaşlar içinde kitabın ve bilginin önemini hep korumalı ve olan-biteni bilinçle değerlendirebilecek bir süreci başlatmalıyız. ‘’Zandan kaçının’’ demenin diğer adı, bilgiyle davranmak değil midir? Bileni bilmeyenden üstün saymanın araçları, kitap ve bilgi değil midir?
Kitaplar için ayıracağımız zamanı, çok değerli bulduğumuz an; ileride, sözümüzün üstüne söz konulmayacak günler gelecektir. Adalet ve iyilikle yöneten ve yönlendiren olacağız o zaman…
Okuma akletme kabiliyetinin ne durumda olduğunun özet tablosu;
  EVET KARARSIZ HAYIR
Bir fikri farklı yollarla anlatabilirim 35 21 44
Karar verirken farklı seçeneğim yok 65 7 28
Farklı davranış seçeneğine sahibim 11 27 62
Yeniliğe kapalıyım 49 20 31
Çaresiz hissediyorum 69 14 17
Sorunlara yaratıcı çözümler üretebilirim 14 18 68
Kararlarımı bilinçli veririm 29 28 43
Bilgilerimi hayata geçirmeye zorlanırım 81 12 7
Farklı davranışları deneyecek kadar öz güvenliyim 6 7 87
Kurtuluş için asr-ı saadet yeniden inşa edilmeli 58 10 32
İnsanlığın ürettiği kültürler saptırıcıdır 64 10 26
Dünya sürekli kötüye gidiyor ve kıyamet yakın 76 7 17
Afetlerin nedeni günahlardır 63 5 32
 
İslam Düşüncesinde Eleştiri Kültürü ve Tahammül Ahlakı S:415
İSAV, 2019 iSTANBUL
 
 
 
 
 
İLİMYURDU Yayıncılık ve Eğitim Hiz. Ltd. Şti.
Adres : Molla Gurani Mah. Akkoyunlu Sk.
            No: 36 Fındıkzade Fatih / İstanbul
Tel      : 0212 533 05 35
Faks   : 0212 631 53 69
Mail    : info@yetkindusunce.com
Tüm Hakları İlim Yurdu Yayıncılık’a aittir. Kaynak belirtilmeden hiçbir içerik kopyalanamaz. | Tasarım & Yazılım: Dizayn Sanat