Bekir Ağırdır / Salgın Bizi Nasıl Etkiliyor

Sayı:11 / Covid-19 Dünya ve İnsanlık Krizi - Söyleşi

Fatih Yaman

Krizi Gerçekten Yönetebiliyor muyuz?

Yetkin Düşünce, bu sayıda, beden ve ruh sağlığından başlayarak hane içi ilişkileri, toplumsal cinsiyete dayalı rolleri, günlük hayat aktivitelerini, kısaca ekonomik ve sosyo-kültürel ilişkilerle örülü bütün bir hayatı etkileyerek adeta bir insan(lık) krizine dönüşen küresel salgını ele alıyor. Salgına sebep olan virüsün mahiyeti, gücü ve bulaşma biçimleri gibi beden sağlığı üzerindeki etkilerinin neredeyse tafsilatına varıncaya değin, “kitlesel uzmanlığa eriştirme marifetine sahip” türdeş medya üretimlerinin arasından, iki yetkin konuğumuzla birlikte, merceğimizi salgının toplumsal etkilerine çeviriyoruz. 
 
İkinci konuğumuz ise, çeşitli şirketlerde yöneticilik, vakıf koordinatörlükleri ve genel müdürlük tecrübelerinin ardından, yaklaşık on beş yıldır çok sayıda önemli çalışmayla adından sıkça söz ettiren KONDA Araştırma ve Danışmanlık şirketinin Genel Müdürü ve Gazeteci Bekir Ağırdır.

Prof. Dr. Veysel Bozkurt / "Salgın Bizi Nasıl Etkiliyor"
Bekir Bey, dilerseniz genel bir girişle başlayalım: Bugün dünyada, etkileri farklı şekillerde hissedilen ama tüm toplumsal kurumları ve sistemleri dönüştürmeye başlamış olan bir kriz yaşıyoruz. Malumunuz, uzunca bir süredir dünyanın küçüldüğü, ekonomik ve sosyo-kültürel olarak bütünleşerek adeta “küresel bir köy”e dönüştüğü iddia ediliyordu. Salgının tüm dünyaya hızla yayılması aslında bu durumu bir kez daha kanıtladı. Ancak küreselleşme tartışmaları içinde etkisini yitirdiği iddia edilen devlet, özelde ise ulus-devlet olgusunun salgınla mücadele bağlamında yeniden güç kazandığını gözlemliyoruz. Ne dersiniz, küresel vatandaşlığın konuşulduğu bir düzlemden yeniden, birbirinden ayrışmış sınırların ve ulus devlet politikalarının öne çıktığı bir dünyaya doğru mu evriliyoruz?
 
Doğrusunu istersen şöyle görüyorum ben: Yerellik ve küresellik tahterevallisinin bir tarafı çok fazla ağırlık kazanmıştı, şimdi de diğer tarafı
ağırlık kazanıyor. Hâlbuki hem yerelliğe hem küreselliğe ihtiyaç var. Mesele, mutlaka birinden yana olmamız gerekiyormuş gibi bir bakıştan kaynaklanıyor. Tek başına birisinin hâkim olduğu dünya çok da doğru bir dünya gibi gelmiyor bana, o yüzden bir dengeye ihtiyaç var diyorum. Küreselleşmeyi ortaya çıkaranın ne olduğuna baktığınızda, tabii ki öncelikle teknolojik devrimi işaret etmek gerekiyor. Yani pandemi sürecinde de deneyimlediğimiz en önemli şey diyelim. İstanbul’dakiler 20. Yüzyıl başında yaşanan İspanyol gribinden muhtemelen 40 gün sonra haberdar olmuştur. Hâlbuki bugün, küresel hareketliliğin bu kadar yoğun olmasının virüsün yayılmasıyla ilgili bir tarafı bulunurken, diğer yandan virüsle mücadele etmek için yapmamız gerekenler konusunda da dünyanın, bütün bilim insanlarının veri paylaşımı yoluyla bir arada çalışmasına imkân arayan ve sağlayan tarafları bulunuyor. Küreselleşme bir taraftan bütün dünyada salgına karşı hızlı ve etkili bir tavır geliştirilerek bir modellemeye varma imkânı sunarken, yaşanan iklim ve teknoloji krizi ile örneğin Afrika’da tam olarak ne olduğunu bilmiyoruz. Yani her gün “ellerini beş kere yıka”yı konuşuyoruz, ama Afrika’da temiz içme suyunu bulamayan insanlar ellerini yıkayabiliyor mu, onu bilmiyoruz mesela. Çünkü bu küreselleşme veya son kırk yılın tüm gelişmelerinin olumlu tarafları olduğu gibi olumsuz tarafları da var. Tam bu ulus devlet meselesini de üreten o olumsuz tarafları. Küreselleşmeyi sağlayan şey, bir, teknolojik devrim, iki, o teknolojik devrimin ürettiği temel karakteristik olan birkaç mesele var. Nedir? İlki, zaman ve mekândan bağımsız hareket edebilmek, iş yapmak, örgütlenmek, haberleşmek, vesaire tarafı. Bu tabii insanlık için bir kazanç getiriyor. Çünkü daha hızlı hareket edebiliyor insanlık, ama bir yandan da o hızın getirdiği başka olumsuzluk var: lümpenleşiyor, çünkü çok sığ bir yerden geliyor bütün laf, bütün söz, “hıza ayak uyduracağım” derken bazı şeylerin belki bir yandan da manası, anlamı kayboluyor. İkinci karakteristiği nedir? Haberin, bilginin, enformasyonun anonimleşmesi, deneyimin anonimleşmesi. Yani ben hep o örneği veriyorum, ben Ege’nin bir kasabasında doğdum büyüdüm. Benim çocukluğumda, benim kasabama bile Pazartesi gazetesi Salı günü gelirdi. Yani babam pazar günü oynanan maçı salı günü öğrenirdi radyo ajansı dinlemiyorsa. Ya da zamanın Başbakanının bir açıklamasını çok sonra okurdu. Dolayısıyla söylenen şey hakkında 48 saat sonra bilgi edindiği için 48 saat geriden kanaate varırken, şimdi anında her olaydan haberdar oluyoruz. Yani olana, olduktan sonra değil, olmaktayken dahil olmak gibi bir mesele var. Tabii ki bunun artıları-eksileri var. İşte, haberdar olmak, şeffaflık vb. iyi bir şey sonuç olarak. Ama bunun negatif de bir tarafı var. Çünkü olana olmakta iken müdahale etme imkânı gücü elinde tutana hizmet edebilir. Örgütlü olanın, süreçleri, olayları, akışı manipüle etme kapasitesi, gücü olan insanların ya da örgütlerin ya da hatta kötücül arzuları daha yüksek olan insanların olmakta olana, olurken müdahale ederek algıları manipüle edebilmeleri gibi de bir başka mesele var. Bu teknolojik devrim henüz gerçekleşmemişken bizim tarihimizde de 6-7 Eylül meselesi olarak bilinen bir örnek var. Bir söylenti çıkıyor, “Yunanistan’da Atatürk’ün doğduğu eve Yunanlılar saldırdı, şöyle oldu, böyle oldu” diye, o söylenti üzerinden iş nerelere varıyor. Tarihimizde bütünkayıtları, belgeleri var. Hâlbuki belki bugün bu imkân yok sanabiliriz, ama bir yandan da o manipüle etme gücü yüksek olan insanların teknolojik imkânı daha yoğun kullanma fırsatının olduğu bir zaman aralığındayız. Yine bu teknolojik devrimin yanında hayat biçiminin ürettiği avantajlardan birisi de, bir çokluk halinin gelişmesi. Artık eskiden olduğu gibi tek bir medyaya ya da sadece devletin ajansına veya yalnızca devlet yetkililerinin izin verdiklerini duymuyoruz, artık herkes bir yerde medya. Bunun da dediğim gibi artıları ve eksileri var, ama sonuçta küreselleşme böyle bir teknolojik zemin ve teknolojik sıçrama üzerinden gelişti. Küreselleşmenin geliştiği zaman aralığına insanın üretim ve tüketim biçimi üzerinden baktığımız zaman, “sanayi toplumu” diyorum ben, hani kimileri kapitalizm, kimileri liberalizm diyor. -Hepsi de mümkün evet, ama ben “sanayi toplumunun üretim ve tüketim modeli” demeyi tercih ediyorum. O da şunun için, sanayi toplumunun üretim modeli ölçek ekonomisine dayanıyor. Büyük miktarlarda ve standart üretimle maliyeti düşürmek üzerine dayalı, dolayısıyla hem ürün, hem fiyat, hem de edinme bakımından tüketimi kolaylaştırmak, tüketimin de erişilebilir, ulaşılabilir olmasını sağlamak vb. Küreselleşmenin insanlık için bu türden bazı kazanımları oldu. İşte evrensel bilgi paylaşımı, anonim deneyim paylaşımı ya da var olan hiyerarşik yapıları kıran, daha özgür imkânlar açan zeminleri oldu, ama bunun dışında başka bir yanı da oldu. Çünkü sanayi toplumunun kuralları, üretim zemini üzerine yerleşen bir küreselleşme yaşandığı için, yani ölçeğe ve standarda dayanan bir küreselleşme yaşandığı için diyelim, o dönem içinden bakınca şu mantık daha baskın ve daha rasyonel göründü insanlara: İşte efendim,“dünyanın neresine giderseniz gidin ya da ülkenin hangi şehrine giderseniz gidin aynı restoranı, aynı girişi, aynı yemekleri bulalım”. Hep bu standart mantık ve ölçek ekonomisine dayalı üretim ve tüketim biçimi! Halbuki böyle fast-food yemek tarzı ve genel olarak popüler kültür diyelim, bütün yerel yeme-içme kültürünü yok etti. Benzer şekilde film, sanat ve müzik yapımlarının da içinde bulunduğu kültür endüstrisi, sonuç olarak yereli, özel ve özgün olanı, hem coğrafya anlamında, hem dekültür anlamında yok etti. O nedenle de küreselleşmenin yerelleşmeyle dengelenmesi gerekiyordu bir kere. İşte dil üzerindeki etkileri, yani bugünlerde Türkiye’de de var. Fransa otuz sene önce tartıştı bunları, işte bütün tabelaların anadilinden farklı, örneğin İngilizceden olması, kendi dillerinin yok edilmesi vb. yani kültür üzerinde, çevre üzerinde müthiş de olumsuz etkileri oldu.
 
Teknolojik devrim işin bir yanıydı, ikinci yanı ise, yerkürenin ritminde önemli bir değişiklik oldu, hâlâ da oluyor. İşte iklim değişikliği, yani yeryüzüne, toprağa, doğaya o ölçek ekonomisi mantığı üzerinden bu kadar hoyrat davranmak. Sanki kaynaklar, yeraltı kaynakları hiç bitmeyecekmiş gibi, yerüstü kaynakları hiç bitmeyecekmiş gibi ya da balık çeşidinin ya da hayvan çeşidinin azalmasının önemi yokmuş gibi. “Öyle ya, şimdi nasıl olsa balık çiftlikleri kuruyoruz, herkes sadece çipura yer, olur biter”. “Şimdiki kuşaklar kofana bilmiyor” diyorum ben mesela, muhtemelen senin çocuğun kofanayı hiç tadamayacak. Artık kofana yok hayatımızda, zaten sanayi toplumunun bir üretim ve tüketim modeli hayatımıza dayatılıyordu, yerkürenin ritminin de değişmesiyle, bu gündelik hayat ritminin de dayatmasıyla, o yeknesaklık, yekpare olmak, benzeş olmak, özgünlükleri yok eden, bütün farklılıkları yok eden bir başka mantığa evrilmişti. O sebeple zaten insanlığın bu tüketim veya üretim modelinden kurtulması, bir denge üretmesi gerekiyordu. 
 
Bu arada bir üçüncü dinamik daha var bence: teknolojik devrimle yerkürenin ritmi gibi insan hareketlerindeki devrim de hayatımızı çok değiştirdi. Göçten söz ediyorum. Şu anda dünyanın yarıdan fazlasının kentli olduğu söyleniyor ya da hesaplanıyor. Türkiye’nin 1970’lerde bile neredeyse yarıdan fazla nüfusu köylerdeyken, hayatımızda “Köy Edebiyatı” diye bir kavram varken, örneğin ya da o edebiyattan beslenen filmler varken hayatımızda ya da “köy enstitüleri” diye bir tartışma siyasetin tam göbeğinde dururken, ya da bütün siyasetçiler köylere su ve elektrik götürmekten söz ederken, bugün Türkiye’nin adı köy olan yerlerde yaşayan nüfusu sadece % 7’dir. Kentleşmeyle, sanayi toplumunun kentleşmesiyle yeni, standart tek tipli ev biçimlerine, apartmanlara, tek tip makine halılarına, tek tip hazır fabrikasyon perdelere, masalara, tabaklara döndü iş... Şu TOKİ evlerine bakın mesela, estetik açıdan ben bile çok eleştiriyorum o yapılanmayı. Karakteri olmayan, kimliksiz, hiçbir mahalle kavramı yok, sokak kavramı yok bu yapılanma içinde. Ama diğer yandan da evet, içinde yaşayan o insanlar açısından baktığınızda, kireç badanalı mutfaktan, kireç badanalı banyodan seramikli banyoya, mutfağa dönmek o insanların hayatlarında bir sıçrama gibi duruyor. Ama her halükarda o bilinen geleneksellikten, dayanışmadan, ritüellerden, komşuluktan, bayram ziyaretlerinden, postaneyi bilmeyen ya da bayram sabahı karşı kapıyı çalıp “İyi bayramlar amca” demeyi bilmeyen kuşaklara doğru evrilen bir hayat. Dolayısıyla bu üç dinamiğin ürettiği birçok başka küresel ve yerel problem var. Türkiye için de öyle, her birimiz köylerde, kasabalarda birbirimizden ayrı ve farklı kimliklerimizle yaşarken, yavaş bir üretim tarzıyla yaşarken, olup biten hadiselerin arkasından kanaatler edinerek hayata yetişmeye çalışırken, birden bire bütün bu hikâyeyi aynı anda, aynı günde, aynı zaman aralıklarında son derece hızlı yaşamak gibi bir değişime, nasıl söyleyeyim, bir değişim fetişizmi ya da büyüme fetişizmi ya da şehirli olma fetişizmi gibi bambaşka bir yere savrulduk. Şimdi bunun dengelenme ihtiyacı var ya da “yeni bir çağ” diyorum ben aslında, yani bu insanlığın sanayi toplumundan bilgi toplumuna geçişinin sancıları, ama ona dair de elimizde hikâye yok: kuramlar eksik, kurumlar eksik. İşte şu pandemi sürecinde gördük, Dünya Sağlık Örgütü diye bir örgüt var. Salgın küresel bir mesele sonuçta, ama bu örgütün ne pandemiyle mücadele edecek kapasitesi var, ne böyle bir rol tanımı var, ne insan ne de para kaynağı var. Oysa bütün bu karmaşanın içinde, ama pandemi, ama küresel terör, ama küresel göç, her ülkenin kendi içindeki gerilimler, kimlikler, kimliklere sıkışmalar, kutuplaşmalar vesaire; bütün bunlara karşı da elimizde hâlâ ulus devletten başka da bir aygıt yok. Dolayısıyla insanlık bir yandan ileri adım atmaya uğraşıyor, ama bu adımı artık eskimiş bir kurumla atmaya çalışıyor ve daha kötü olanı, o eski bildik kurum –başka örnekler varsa da- işte Trump’a, Putin’e bakarsan, insanlık “Özgürlük mü, güvenlik mi” diye bir ikilemin, sıkışmanın içine giriyor ve “önce güvenlik” diyor içgüdüsel olarak. Benzer durum “demokrasi mi, refah mı” ikileminde, “önce refah” seçeneğini öne çıkarıyor. Hatırlarsanız 90’larda küreselleşmenin ilk dalgaları sırasında, “Birleşmiş Milletler, Avrupa Birliği gibi ulus ötesi örgütlerin güçleneceği ve çoğalacağı yanı sıra ulus devletlerin yok olacağı”na yönelik varsayımlar üretiliyordu. Ancak ikisi de olmadı, tersine ulus devlet bütün bu değişimi kavrama ve manipüle etme kapasitesiyle yeniden sahne aldı. Bunda bir mahsur da olmayabilir. Eğer ulus devlet, bugün yaşanan kentleşmenin, metropolleşmenin ürettiği çoğulculaşmanın, kimliklerin görünürleşmesinin ve hayatın ritmine uygun olarak örneğin medyadaki hiyerarşinin zayıfladığı bir form olarak gelişiyorsa, belki de ihtiyacımız olan budur. Ama bildiğimiz ve gördüğümüz ulus devlet, dünyanın hemen her ülkesinde farklı tonlarda da olsa eski bildiğimiz kodlarla, yani medyayı kontrol ederek, sosyal hayatı denetlemeye devam ediyor, problem de buradan doğuyor. İnsanlığın hayattaki “sürtünme katsayısını” artıran şey de bu gibi geliyor bana. Dolayısıyla evet, baştaki sorunuza dönersek pandemi şunları üretecek: Bir kere mesela, devletin rolünü tartışmak durumundayız. Sadece yönetim açısından değil, özellikle pandemi nedeniyle ortaya yeniden çıkan sosyal devlet meselesini tartışmamız gerekiyor. Yani toplum sağlığını örneğin, yalnızca özel sektöre ya da kâr amaçlı çalışan organizasyonlara bırakabilir miyiz? Örneğin yoksullukla mücadeleyi ya da adaletsizlikle mücadele meselesini ya da Afrika’da veya Afganistan’da, hatta Türkiye’de temiz içme suyu bulamayan insanların derdini her ülkenin kendi ulus devletine bırakabilir miyiz mesela ya da bunu sadece kâr amacıyla çalışan şirketlerin eline bırakabilir miyiz? Beyrut’taki patlama bir kere daha şunu gösterdi: O bir terör saldırısı da olabilirdi, bu mümkündü ve hiçbirimiz buna şaşırmazdık sanırım. Yani bugün herhangi kötücül örgütün neredeyse nükleer silaha bile erişebileceği ya da bir devletin içindeki bir yapıyla işbirliği içinde buna ulaşma imkânı olduğunu hepimiz biliyoruz. Dolayısıyla Beyrut’taki patlama bir terör saldırısı da olabilirdi. Şimdi bütün bu hikâyeyi sadece kâr amaçlı çalışan, diyelim ki paralı askerlere, güvenlik şirketlerine bırakabilir miyiz mesela? Terörle mücadeleyi bırakmalı mıyız ya da sağlık veya eğitim sistemini? Dolayısıyla sosyal devletin rolünü, kapsamını, yeni hayata uygun formunun, biçiminin ve kurallarının ne olacağını yeniden tartışmamız gerektiği çok açık. İçinde bulunduğumuz güncel kaygıları bertaraf ettikten sonra bunu yeniden tartışacağımızı sanıyorum. Yaşanılan çoklu hayatla ilgili şöyle diyorum ben: “Bugün falanca, dinimize, ulu önderimize ya da cumhurbaşkanına hakaret etti” dersen sosyal medyada 100 bin beğeni alırsın da “falanca ne güzel konuşmuş” dersen bunu alamazsın. Çünkü kötücüllük daha örgütlü, yani kötücüllük hâkim olduğu için değil, bu lümpenlikten kaynaklanıyor: İnsanlar herhangi bir şeyin aslını astarını öğrenmeden, hızlıca karar vermek, o mecranın hızına ayak uydurma çabasıyla kendi aklına, ruhuna, duygularına uygun gelen şeyi beğeniyor ya da tweetliyor. Dolayısıyla, insanlığın devlet ve devletin rolleri başta olmak üzere ortaklıklar üzerine yeniden düşüneceği, normal, makul olanın ne olduğu, ortak yararın, ortak hayatın ne olduğu üzerine yeniden düşüneceği bir zaman aralığına girdiğimizi umuyorum. Çünkü buradan bu gerilimlerle ve bu yöntemle çıkamayız. Bu dönemi “küresel ara buzul” olarak adlandırıyorum ben. İnsanlık bu dönemi bir biçimde aşacak. Baştaki soruna dönecek olursam, mevcut teknolojik imkânla ve insan hareketliliğiyle küreselleşme yok olmayacak ama insanlık o eksik bıraktığımız, yok ettiğimiz, modernlik adına kendi rızamızla vazgeçtiğimiz yerellik bacağını yeniden ihya etmek ve yeni bir denge oluşturmak durumunda. Bunu nasıl oluşturacağımızı ise zaman gösterecek
 
Teknik ilerleme kuşkusuz küreselleşmeye yön veren önemli unsurlardan bir tanesi. Bu, farklı toplumların türdeş bir zaman algılamasında buluşmalarına da yardım ediyor. Ancak, küreselleşmenin ürettiği tüm “ortak mekân ve zaman” algısına rağmen sizin ifadenizle “olmakta olana entegre olamayan”, zorunlu olarak bu zamandaşlığın dışında kalan gruplar var. İşaret ettiğiniz Afrika’da açlık problemi yaşayan insanlar ya da göçe zorlanarak yerlerinden edilen mülteciler, aslında dünyadaki eşitsizliği en yoğun hisseden gruplar. Özellikle yaşadığımız pandemi sürecini eksen alarak baktığınızda eşitsizliklerle ilgili neler söylemek istersiniz? Yani burada o sözünü etmiş olduğumuz “denge”yi kurabilecek yeni aparatların geliştirilmesi nasıl mümkün olur, bunun imkânını nerede aramak lazım?
 
Bunun birkaç farklı katmanı olduğunu sanıyorum. Yani çözümü yalnızca bir aktörde görmemek gerekiyor. Çünkü karşı karşıya olduğumuz eşitsizlik ve adaletsizlik her zamankinden daha yoğun ve zamangeçtikçe de yoğunlaşıyor, derinleşiyor. Yani Afganistan’da yaşayan bir genç kızı düşünün, elindeki aygıtla İstanbul’da, Paris’te nasıl bir hayat olduğunu görüyor; dünyada ne olduğunu anlıyor ama yaşadığı toplumsal koşulları da deneyimlemeye devam ediyor. Şimdi o genç kıza “bu hayatı böyle kabullen!” nasıl diyeceğiz, nasıl tutacağız? Kaldı ki Afrika ve Ortadoğu başta olmak üzere birçok bölgede hâlâ iç gerilimler yaşanıyor. Dolayısıyla daha iyi bir hayatı görerek gelişen ona ulaşma arzusu  yanı sıra -Suriyeliler meselesinde yaşadığımız, gözlediğimiz gibi- insanların bir yandan can derdiyle meşgul olmak zorunda kalmaları, kendi aşamlarının, ailelerinin yaşamlarının risk altında olduğu bir ortamdan canlarını kurtarmak için harekete geçmeleri vesaire...Ben hep şunu söylüyorum: “Bir umutla o botlara binen insanlar nasıl bir risk aldıklarını bilmiyor değiller ki!” Suriyelileri konuşuyoruz ama mesela bu pandemi sürecinde yaşanan ve kamuoyunda duyarlı olduğu düşünülen kesimlerin bile çok fark etmedikleri bir bot faciası yaşandı VanGölü’nde. Maalesef her gün gölden çıkarılan cesetleri saydık... Şimdi bunu vicdanı olan hiçbir toplum ya da birey normal olarak göremez. Onun için burada yalnızca devletler değil, toplum ve bireyler olarak da yeniden düşünmek zorundayız hayatı. Doğrusu, bu dönemin, iyilik, vicdan ve dayanışma gibi kavramları yeniden keşfettiğimiz bir dönem olmasını umuyor ve diliyorum. Diğer ülkeleri bilmiyorum ama pandeminin özellikle bizim ülkemiz için mesela dayanışma anlamında ciddi bir başarı üretilmesine zemin hazırladığını düşünüyorum. Pandemiye, pandemiye eşlik eden ekonomik krizerağmen sokaklarda hala “evsizler” yok mesela. Bunu yaratan şey, biraz da bu toprakların insanlarının dayanışma kültürüdür: aile dayanışması, mahalle dayanışması, komşuluk dayanışmasıdır.
 
Şimdi burjuvazi ve sermayenin yahut şirketlerin yoksullukla ve adaletsizlikle mücadele konusunda daha etkin mücadele etmeleri gereken bir dönem başlıyor
 
İki, “dişi kanlı vampirler” gibi aşırı ideolojik kavram ve betimlemeyle konuşmaktan hazzetmiyorum ama şirketler ya da güç sahibi olan insanlar, yani burjuvazi de yeni baştan kendi rolünü, fonksiyonunu ve daha doğrusu kendi varlığının sürdürebilir olmasını düşünmek zorunda. Nitekim son on-yirmi yıldır bununla ilgili bir sürü çalışma yapılıyor dünyada, kabul etmemiz lazım ki onlar da eski vahşi halleriyle artık devam edemezler. Şimdi onlar da toplumsal cinsiyet eşitliği, çevre açısından sürdürülebilir politikalar gibi koşulsuz müşteri memnuniyetini sağlamaya dönük kavramlar üzerinden yürüyorlar. Ama şimdi burjuvazi ve sermayenin yahut şirketlerin yoksullukla ve adaletsizlikle mücadele konusunda daha etkin mücadele etmeleri gereken bir dönem başlıyor bence. Ben bütün şirketlere bu tür sunumlarda da bunu söylüyorum.Ahlâklı şirket olmak yani! Artık yönetici ekip için, yalnızca akşam bilançodaki kârın hesaplanması değil, yaşadığı coğrafyanın, memleketin de yaşanılır bir yer olması için gayret göstermek de bir ölçü. Nitekimdünyada da buna benzer birtakım endeksler tutulmaya başlandı. Tıpkı bilançolarını denetlettikleri gibi toplumla ilişki veya çevre bakımından sürdürülebilirlik açısından, yönetim kalitesi açısından reyting notu almak ve kreditörlere onu vermek gibi de birtakım uygulamalar başladı,ama bunlar yetmiyor. Bu çerçevede Türkiye’deki burjuvazinin de, Türkiye’deki şirketlerin de çok ciddi olarak bu ülkenin geleceğini, bu ülkedeki adaletsizlik ve yoksulluğu düşünmesi gerekiyor. Sivil toplumun düşünmesi gerekiyor. Yani rol ağırlığına göre sıralamaya çalışıyorum,bireyden örgütlere doğru. Yalnızca soyut siyaset ya da eski bildik siyasi kavramlar üzerinden soyut örgütlenmeler değil, daha yerelde, yerel sorunlar üzerinden. Örneğin, Konya Ovası’nın kuraklığı için, Kaz Dağları’nın kazılmaması için ya da Kırşehir’deki yoksullukla mücadele için daha somut, güncel dertler üzerinden çabalamak, bunun için örgütlenmek. Bunun için, ülkenin içinde bulunduğu toplumsal ve siyasal gerilimleri de dikkate alarak söylüyorum, kimlikleri de aşan yeni bir çığ, yeni bir sıçrama üretilmesi lazım. Elbette siyasi aktörlerin bütün bu hayatı yeniden anlamlandırmalarına ihtiyaç var. Sonuç olarak tabii ki devlet ve yönetim dediğimiz mekanizmaların -buna yerel yönetimler de dâhil- kendi rolünü, sanayi toplumunun bize ezberlettiği, merkeziyetçi kavram, model veya ölçülere dayanan tek tipçi çözümlerden uzak bir biçimde yeniden tanımlamaları lazım. Yani tek bir yasayla 780.000 km2 ’nin ve 85 milyonun, mültecileri de sayarsak 90 milyonun dertlerinin çözülemeyeceğini hep beraber anlamamız lazım. Bunun için ülke içinde de bir yerelliğe ihtiyaç var. Yani yerel yönetimlerin diyelim, yetkisi tartışılıyor. Diyelim ki Antalya’da yapılaşma problemi var, Konya’da kuraklık problemi var. Şimdi iki problemi aynı anda aynı yöntemle, aynı yetki ve sorumluluk dağılımı ve aynı finansman modeliyle çözemeyeceğimizi anlamamız lazım. Sadece Türkiye’yle Almanya farkından söz etmiyorum, kendi içimizde de aynı meseleler var. Yani bütün aktörler  bunun üzerinde düşünmek durumunda. Yönetme ihtirası eğer hizmetle eşleyebiliyorlarsa, hayırlı ve doğru işlerin ortaya çıkmasına yarıyorsa çok da olumsuz görülmeyebilir. Ama bu yalnızca kendi ihtiraslarına dönüşüyor ve buna teslim oluyorlarsa, iş giderek sarpa sarıyor. Meseleleri siyaset dışında yönetebileceğimiz bir mekanizma olmadığına göre, dahageniş bir siyaset tanımına varmamız ve meselenin yalnızca öyle soyut birtakım geleneksel kadim problemler üzerinden anlaşılamayacağını görmemiz, meseleyi gündelik hayatın gerçek sorunları üzerinden yeniden konuşmamız gerektiğini düşünmek lazım. Uluslararası ölçekte de büyük şirketlerin, örneğin Bill Gates’in ya da Rockefeller ailesinin yalnızca kendilerini koruyarak bu hayatı sürdüremeyeceğini kavramaları gerekiyor. Dolayısıyla kendi varlıklarının sürdürülebilirliğini sağlamak için bu yerküreden, bu insanlardan, bu coğrafyalardan, bu ülkelerden aldıklarını geri verme vaktidir. Bunu servetlerini bağışlasınlar anlamında söylemiyorum, ama somut örnekler üzerinden gidelim: Beyrut’taki patlama sonrası yapılan analizlerde 6-7 milyar dolarlık hasar oluştuğu ve yeniden yapılanma için de 30-35 milyar dolar gerektiğinden söz ediliyor. Lübnan’ın böyle bir kapasitesi yok. Eğer Akdeniz’de ya da Avrupa’da huzur istiyorlarsa, Avrupa’da ülkelerinin paracıklarından aktarmaları lazım. Yani yeni baştan bir adalet tanımı ve bu adalet tanımı çevresinde yeni bir kurum ve kurallar manzumesi tayin etmemiz, öncesinde de kuşkusuz bunu tartışmamız lazım. Sorun şurada ki, yalnızca Türkiye’de değil dünyada da henüz bunu siyaset arenasında dillendirenlerin sayısı çok sınırlı. Dolayısıyla değişimi “hemen yarın yeni bir dünyanın kapıları açılacak” gibi bir hayalcilikle görmemek gerekiyor. Onun için böyle sivil toplum, şirketler gibi her aktörün üzerine düşenler konusunda belirlemeler yapmaya çalışıyorum. Her aktörün bu konuda daha gayretli ve arzulu olması gerekiyor. Çünkü bu eşitsizlik ve adaletsizlikle onlar da yürüyemeyeceklerini, var olamayacaklarını bilmeleri lazım. İlk bölümde konuştuğumuz yere dönersek, teknolojik devrim sayesinde herkes görüyor ki, mesela bir çimento işletmesi baca filtresi takmadan faaliyet sürdürdüğünde o bölgedeki insanların, minik çocukların soluduğu havayı kirlettiği için artık başka bir bölgede çimento satamayacak. Gebze ovasının canına okuyarak deterjan üretimi yapan bir firma Kırşehir’de örneğin artık o deterjanı satamayacak hale geliyor. Çünkü bu teknolojik devrim sayesinde o deterjanın Gebze Ovası’na ya da Ergene Nehri’ne zarar verdiğini Kırşehir’deki de öğreniyor. O nedenle şirketlerin, markaların, yani her bir aktörün memleketteki ve hayattaki bu adaletsizlik ve eşitsizlik meselelerine duyarsız kalamayacağını anlamak gerekiyor. Mesela geleneksel olarak kabul edilen, “ucuz emek geliyor” denilerek mevcut göç dalgalarının göğüslenemeyeceğinin anlaşılması gerekiyor. Bugün geldiğimiz noktayı anlatabilmek için şöyle ele alıyorum ben, hatırlayın geleneksel yaklaşımı: İşte, efendim, şehir merkezlerinde burjuvazi var, işte refaha ulaşmışlar, yerleşikler var. Şehrin çeperlerinde ya da kalenin dışında da o domatesi, biberi, patatesi üreten köylüler var. Bugün, “kod adı Kanyon” diyorum ben: Kanyon’un arkası Çeliktepe, önü de Levent. İki dünya da, Etiler’de Alkent’le Armutlu, iki tarafta da oturanlar camdan yoksul ötekini görüyorlar ve bu hayat sürdürülemez. Yani o yoksulluğu, o eşitsizliği, adaletsizliği göre göre Alkent’tekiler huzur içinde oturamayacaklarını anlamalılar. Bunu bir tehdit olarak söylemiyorum, ama birazcık vicdanı olan bir insan o siteden çıktığında, arabasıyla girdiği sokakta nasıl bir hayat olduğunu görüyorsa, buna kayıtsız kalamaz. O yüzden bireylerden başlayarak devlete kadar bir sıralama yapıyorum. Tek başına “şu aktör bunu çözecek” demek mümkün değil. Elbirliğiyle yeni bir zihni devrime ihtiyaç var. Bu zihni devrimin yerellik kadar önemli bir başka özelliği de, söylediğim gibi, vicdan, dayanışma ve iyilik gibi kavramların ne olduğunu yeniden düşünmeye ve bunu örgütlemeye ihtiyacımız var.
 
Uluslararası ölçekte de büyük şirketlerin, örneğin Bill Gates’in ya da Rockefeller ailesinin yalnızca kendilerini koruyarak bu hayatı sürdüremeyeceğini kavramaları gerekiyor. Dolayısıyla kendi varlıklarının sürdürülebilirliğini sağlamak için bu yerküreden, bu insanlardan, bu coğrafyalardan, bu ülkelerden aldıklarını geri verme vaktidir.
 
İzninizle konuyu biraz daraltmak istiyorum: Pandeminin ilk evresinde verdiğiniz bir röportajda, küresel ölçekte hissedilecek ekonomik bir kriz ve ardından gelebilecek siyasi krizden söz ediyorsunuz. Görebildiğimiz kadarıyla ilk öngörü gerçekleşmiş durumda, en azından ülke olarak salgından ekonomik anlamda oldukça olumsuz etkilendik. Peki,  siyasi krizle ilgili öngörünüzü açmanızı istesek? Bununla hâlihazırda yaşadığımız sürece mi işaret ettiniz yoksa mevcut sorunların daha da derinleşmesini mi kastediyorsunuz?
 
Vallahi, tersten başlayayım, evet, biraz daha derinleşmeden söz edebiliriz. Bu derinleşme, her ülkede, elbette her ülkenin kendi kadim meseleleri çerçevesinde, kendi meşrebince, kendi siyaset kültürü veya toplumsal kültürü çerçevesinde farklı zamanlarda ve tonlarda yaşanacak olabilir. Ama bu ekonomik krizi de, pandemi öncesinden beri yaşanmakta olan toplumsal gerilimleri de olduğu haliyle sürdüremeyiz. Yani uyguladığımız yöntemlerle hiçbir şey yokmuş gibi davranamayız. Önce ekonomisinden bir şey söyleyeyim izin verirsen, bu ekonomik buhran bir kere daha önce bildiğimiz krizlerden farklı. Türkiye’de çok fazla kriz yaşadık: 2000, 2001, sonra 2008, küresel ekonomik krizin etkileri de oldu vesaire. Daha önce bildiklerimiz hep finans kesiminin krizi ya da ihracata dayalı kriz veya döviz krizi…Yani temel sürükleyeni, dinamiği, tetikleyeni belli olan krizler. Hâlbuki bugün yaşanılan, insanlık için çok katmanlı bir kriz. Bir, pandemi sebebiyle, ilk kez hem sanayi üretimi hem de hizmet sektörü durdu. Şu anda kimse fark etmiyor olabilir, fabrikalar çalışmaya başlamış olabilir ama hizmet sektöründe, örneğin lokantada, kuaförde, bakkalda, manavda vb. sigortasız, yani sosyal güvencesiz, yevmiyeli veya haftalıkla çalışan insanların çoğu işsiz durumda. Dolayısıyla hanelerdeki gelir düşüyor, düşecek ve düştü nitekim de. Zaten bizim tespitimiz, biz derken KONDA’nın tespitini kastediyorum. Buna göre Şubat ayında ailelerin % 29’unda gider gelirden fazlaydı, şimdi bir de pandemi etkisiyle bu kadar insan işsiz duruma düştü. Evlere gelen gündelikçileri, çocuk bakıcılarını düşünün, acaba kaç kişi evine gelen temizlikçiye pandemi süresince gelemediği için parasını havale etmeyi düşündü? Vicdan ve iyilik derken bunları da kastediyorum mesela, ama o insanların geliri düştü. Bir kere o nedenle bir talep daralması meselesi var. İki, yine pandemi nedeniyle sanayi üretiminde daralma meselesi var. Üç, tüm bu krizlerin içinden tetiklenen “tedarik zinciri kopması” denilen bir mesele var. Yani diyelim ki bir kulede yarın işbaşı yapılıyor, ama bakıyorsunuz asansör çalışmıyor. Bakım şirketinin çalışanları ya salgına yakalanmış ya da işsiz kalmış. Mesela yemek teradrikçiniz yemek getiremiyor. Yani bu kadar basit bir yerden baktığınız zaman bile görüyorsunuz ki zincirler, bütün o kurulu sistem, bir sürü yerinden parça parça kopuyor. İşte Bursa’daki Otosan’a cam üreten küçük işletmede aksama olmuş. Cam yetişmediği için otomobil üretimi düşüyor vesaire. Bunu küresel ölçekte düşünün, dolayısıyla bu ekonomik krizin bütün dinamikleri aynı anda çöküyor olduğu için yönetilmesi de öyle kolay değil. Hele bildik biçimlerde yönetmek hiç kolay değil. Her ne kadar dünyadaki bütün iktidarlar -sadece bizde değil- para basarak hane ölçeğindeki tüketim talebi arzı eksilmesini kapatmaya çalıştı vesaire. Bizde de evet, “ama 100 bin araç kredisi verdik, 160 bin ev alma kredisi verdik”. -Keşke bu kadar basit olsa konuştuğumuz! 20 milyon hane üzerinden baktığınızda, bunların eksiğinden fazlasından baktığınızda, “160 bin kredi verdim” diye mesele hallolmuyor ki! Pandemiden etkilenen neredeyse 10 milyona yakın haneden söz ediyoruz. Yani 160 bin yeni kredi vermiş olman bütün ekonomiyi ve problemin nedenlerini ortadan kaldırmıyor. Onun için bir kere dünyayı yönetenlerin de problemin boyutları hakkında tam bir fikri yok, hele Trump’a falan bakarsan tam bir içler acısı durum var. O nedenle doğal olarak, işsizlikten başlayarak, gelir kaybından başlayarak kitlelerdeki hoşnutsuzluk artıyor. Zaten pandemi öncesindeki bu sözünü ettiğimiz ritim değişikliklerine aykırı yönetim modelleri nedeniyle büyümekte olan eşitsizlik ve adaletsizlik gibi meseleler önümüzde duruyordu, bu daha da yoğunlaşıyor olduğu için doğal olarak kitleler ve kaybedenler ya da mağdurlar devletten ve siyasetten bir çare bekliyor. Bu ekonomik kriz şartlarında para basmanın dışında henüz bir yol bulabilmiş değiller. Para bastığın zaman, onun üreteceği enflasyon ve faizle başka bir sarmala giriyorsun, vesaire. Bu nedenle benim iddiam, tüm yerkürenin, Türkiye’nin ve Türkiye içindeki her bir kesimin ya da her bir şirketin bu krizden büzülerek, sadece kendini kollayarak değil, gerçekten değişerek geçmesi gerektiği kanaatindeyim. Yeni baştan bir Türkiye tahayyülü geliştirmemiz, bir memleket hayali, arzusu inşa etmemiz ve bunun için de gayret göstermemiz lazım. Onun için de politikaları o kadar basit bir aktörün yapacağı, basacağı bir düğmeyle, ilan edeceği bir kredi veya teşvik politikasıyla çözülebilir olmaktan öte, bu katmanlılığı ve karmaşıklığı henüz gören olmadığı için ve kitlelerin bu talebi ve sıkışması, eşitsizlik ve adaletsizliğin de yoğunlaşmasıyla kitlelerdeki hoşnutsuzluk artış gösterecek. Onun için “siyasi krize dönecek” diyorum ve asıl siyasi kriz diye tanımladığım şey, tek başına iktidarlardan hoşnutsuzluk değil. Aynı zamanda gelecek dünyaya ya da gelecek Türkiye’ye dair, on-yirmi yıl sonraya dair bir tahayyül, bir hayal, bir ütopya da yok önümüzde ve o ütopyayı savunan siyasetçiler de yok. “Bugünkü iktidarları değiştirelim”. –“Peki, değiştirelim”. Sen de ben de biliyoruz ki var olan aktörlerin içinden bunları değiştirdiğin zaman meselenin ne kadar çözüleceğinden ben emin değilim. Sen emin misin, bilmiyorum?
 
Maalesef değiliz.
 
Dolayısıyla bizim bambaşka bir bakışa ihtiyacımız var. O nedenle mesele, var olan aktörler için de bir siyasi krize dönüşecek. Bir ülkede bu daha şiddetli olur, diğer ülkede daha yavaş olur ayrı konu, ama böyle bir krize dönüşecek diye bekliyorum. Ama ne zaman ki bu yeni hayata, o yerellik-küresellik dengesini kuran, bireyle ortak hayat dengesini yeniden inşa eden, yeni bir ortak gelecek umudunu, hayalini inşa eden siyasetler ya da liderler ya da yollar, yordamlar üreteceğiz, o gün yavaş yavaş insanlık dönüşecek. Ama biliyorsun, feodal dönemden sanayi toplumuna geçiş de o kadar kolay olmamış. Şimdi sanayi toplumundan da bilgi toplumu diyorum ben, postkorona dönem deyin, postmodern dünya deyin adına, ne diyecekseniz deyin, ben bilgi toplumu demeyi tercih ediyorum, açıkçası o yeni hayatı da kolay kuramayacağımız anlaşılıyor. O yüzden “kasırganın gözünü gördük, ama henüz yaşamadık” diyorum.
 
Peki. Bekir Bey, yıllardan beri kamuoyunda çok sayıda önemli araştırmaya imza atarak toplumun mevcut yönetimlerle ilişkisini çok yönlü olarak tespit ediyorsunuz. Pandeminin başından itibaren buraya kadarki süreci ele aldığınızda, Türkiye’nin kriz yönetimiyle ilgili neler söylersiniz? Özellikle sağlık sektörüyle ilgili ciddi bir başarı durumundan söz ediliyor. Sizce hükümetin pandemi yönetimi karnesinde neler var?
 
Tüm yerkürenin, Türkiye’nin ve Türkiye içindeki her bir kesimin ya da her bir şirketin bu krizden büzülerek, sadece kendini kollayarak değil gerçekten değişerek geçmesi gerektiği kanaatindeyim. Yeni baştan bir Türkiye tahayyülü geliştirmemiz, bir memleket hayali, arzusu inşa etmemiz ve bunun için de gayret göstermemiz lazım.
 
Biz son saha araştırmasını 7-8 Martta yapmıştık. Yani pandemiye dair devletin ilk açıklaması, ilk teşhis 11 Mart biliyorsun. 16 Marttan itibaren de tedbirler yaygınlaştırılmaya başlandı, ama 7-8 Martta saha araştırması yaparken aşağı yukarı meselenin ne olduğu belliydi. Biz her ay farklı bir konuda bizzat evlere giderek araştırma yapıyoruz, dün 111.yi yaptık mesela, yani 11 yıldır kesintisiz olarak gerçekleştiriyoruz bu çalışmaları. Yani “Türkiye insanı üzüntüsünü nasıl yaşar? “Kimler duaya yönelir, kimler içkiye vurur” araştırmamız da var, “Türkiye insanı sorun dediği şeyi nasıl çözer? Kimler konuşur, kimler dövüşür, kimler mahkemeye gider?” araştırmamız da var. 111 ayrı araştırma olmuş ve bunlar akademik çalışmayapan arkadaşlara kendi araştırmalarında kullanabilmeleri için de açık tuttuğumuz verileri içeriyor. Dolayısıyla bu verileri hangi arkadaşımız kullanmak isterse akademik çalışmalarında kullanabilir.
 
Güncelin içinde olduğumuz için Mart ayının konusunu sağlık seçtik, hani yaklaşıyor kriz, belli. O araştırmada iki temel bulgumuz vardı. Sorduğunuz sorunun cevabı bu iki bulguda da, onun için buradan başlıyorum. Birincisi şu: İnsanlar % 85 oranında Corona virüsüne karşı ne tedbir alınması gerektiğini biliyordu. Yani el yıkama, maskeler, sosyal mesafe, vesaire, ama bunu uygulayan %50’lerdeydi. Yani 35 puanlık insan ki 85 milyondan bakarsak 30 milyona yakın insandan bahsediyoruz, bildiği halde yapmıyordu. İkincisi, kamunun bu konuda yaptığı açıklamalara inananlar %55’lerde kalıyordu, % 45 ise “açıklamalara inanmıyorum” diyordu. Bunu üreten şey, siyasi kutuplaşma, yani iktidar yandaşlığı ve karşıtlığı şeklinde en yüzeyde beliren bir kutuplaşmamız var. O nedenle bir kanat hükümetten gelen her açıklamayı olduğu gibi sahiplenirken diğer kanat tepkisel bir şekilde şüpheli karşılıyor. Biz bu bulguları görünce bir açıklama notu hazırladık. Çünkü bizim araştırmalarımıza ağırlıklı olarak şirketler, birtakım partiler abone. Dolayısıyla biz bir not hazırladık ve bunu Cumhurbaşkanlığı ve Büyük Millet Meclisi Başkanlığı’ndan başlayarak Ankara’daki bütün kamu yetkililerine iletmeye çalıştık. Ardından kamuoyuna açıkladık. Şirketlerin CEO’larına, yönetim kurullarına göndermeye çalıştık. Önerdiğimiz şey şuydu: 1. İnsanlar bildikleri halde yapmıyorsa, yapılması gerekenleri daha zorlayıcı tedbirlerle sağlamak gerekiyor 2. Toplumda bir kutuplaşma varsa, insanlar açıklanan veri ve bilgiye inanmadıkları gibi, tedbiri alan makamlara karşı güvensizliği olunca tedbir rasyonel bile olsa uymama eğilimi gösteriyor. Sahip oldukları duygusallık tedbirlere uymalarına engel oluyor. O zaman bu duygusallığı aşmanın yolu olarak şirketlere de, kamuyu yöneten Cumhurbaşkanlığı’na ya da Meclis Başkanlığı’na da şunu önerdik: “Hangi tedbir alınıyorsa, insanlara mümkün olduğunca gerekçelerini de anlatarak, bir de zorlayıcı yan tedbirlerini de alarak söylemeye çalışın”. Çünkü böyle bir problem var, insanlar gerekliliğine inanmıyor ya da açıkladığınız gerekçeye inanmıyor, vesaire. Tam da şimdi, senin “Nasıl yönettik?” dediğin yerde birinci eleştirim bu, yani kamu ya da Cumhurbaşkanlığı -sistem artık parlamenter sistemden çıktı- belki hayatımızın önemli dönemeçlerinden, önemli fırsatlarından birini yakalamıştı Türkiye. Yani ben, var olan gerilimi kutuplaşma veya toplumsal ayrışma olarak görürken aynı zamanda bir fırsat olarak da bakıyorum buna. Eğer ilk günden itibaren Cumhurbaşkanlığı ve ilgili bakanlıklar, diğer insanlara daha kapsayıcı bir dil ve söylemle yaklaşsaydı, bu salgın Türkiye’nin “Biz duygusu”nu, “Biz” diyebilme heyecanını, umudunu, duygusunu güçlendirici bir etki ve bir fırsat alanı açabilirdi, fakat öyle olmadı. Yani ilk 3-4 hafta bir sessizlik oldu. Sadece Sağlık Bakanı konuştu. O da sayıları verdi, ama Cumhurbaşkanlığı ve Cumhurbaşkanlığı sözcüleri konuşmaya başladığı andan itibaren kapsayıcılık değil, pandemi öncesindeki dil neyse, aynı dilden devam edildi. Dolayısıyla toplumun en azından bir kesimi için bu açıklanan sayılar, tedbirler ve politikalar pandemiden önceki koşullar ve duygu hali neyse aynı duygu hali ve koşulların sürmesini üretti. Bu anlamda çokluk ve çoğulculaşma, barışma, toplumsal huzur fırsatını kaçırdığımızı sanıyorum. İşin bir yanı bu, ama diğer taraftan da evet, sağlık sistemimiz hani “eğrisi doğrusuna denk geldi” de demek istemiyorum, o kadar da haksızlık etmeyeyim, ama sonuç olarak, Türkiye’de sağlık sistemi özelleştirilirken vatandaşın ödeyeceği paradan çok devletin ödeyeceği paraya dayanarak yapıldı. Dolayısıyla bir talep üzerinden, vatandaşın ödeyebileceği ücret politikaları üzerinden veya vatandaşın ihtiyacı olan sayı üzerinden değil, devlete keseceğimiz fatura üzerinden yapıldığı için de belki son derece hoyrat ve büyük yatırımlar yapıldı, ama sonuçta, pandemi o hoyrat yatırımları buanlamda bir avantaja çevirdi. Mesela, batıdaki ülkeler fiziki imkanlarda ve hastalık teşhisinde zorlanırken, MR cihazı, tomografi cihazı konusunda ya da acil hasta, yatak sayısı bakımından kapasite eksikliği yaşarken, biz salgına kapasite fazlasıyla yakalandık ve sonuç olarak bunu da bir avantaja dönüştürmüş olduk. İki, bizim sağlık sistemimizin içindeki insan malzememiz strese dayanıklıydı. Hani uzun süredir çok sıkça konuşulan bir problem vardı. Ne kadar doğru-yanlış olduğunu bilmiyordum, ama en azından bu pandemi sürecinde hep beraber deneyimlemiş olduk. Hani hep denilir ya “sağlıkçılar çok yoğun çalışıyor, bir doktor yüz hastaya bakmak zorunda kalıyor her gün” vesaire. İşte o kapasite ötesi çalışma hali; o strese dayanıklılık şimdi bize bir avantaj olarak döndü. Çünkü gerçekten sağlık sistemimiz insan malzemesi olarak kolay çökmedi batıdaki gibi. Doktor bir komşum var mesela, altıncı ayda haftada yedi gün neredeyse 18 saat çalışıyor ve hala “bir gün de evde oturayım” demedi. Nereye kadar dayanabilirler ayrı bir tartışma, ama sonuçolarak hem fiziki kapasite hem de moral kapasitesi, salgının ilk dalgasını göğüslemekte direnç üretmiş oldu. Tabii burada altını çizmemiz gereken diğer husus Türkiye toplumunun içgüdüsel beka duygusudur. Devlet Bahçeli’nin kastettiği devlet bekasını kastetmiyorum, ama Türkiye toplumunun toplumsal beka duygusu çok güçlü, yani bu toprakların insanları nice badireler atlatıp gelmişler. Hani “dünyada on yedi devlet kurduk, on altısını batırdık, on yedinciyi batırmayacağız” diye uğraşan çok az insan topluluğu var herhalde, oysa bir direngenliğimiz, arzumuz ve gayretimiz var. Onun için Türkiye insanının bu moral kapasitesi bence şu anda yaşamakta olduğumuz ekonomik buhranda da hâlâ en önemli sermayelerimizden birisi. Gayretliyiz aslında, bakma sen, bir yandan televizyonların “vay efendim hiçbir şeyi umursamıyormuşuz da, herkes sokaklarda eli cebinde dolaşıyormuş” gibi haberler yapmasına. Öyle olmadığını sen de, ben de biliyoruz. Bu 85 milyon insanın hâlâ önemli bir kısmı karnını doyurmak için her gün günübirlik çalışmak zorunda ve o insanlar çalışmak için de yırtınıyorlar. Onun için “evsizler” diye bir kavram yok diyorum. Bu örneği sık kullanıyorum, dolayısıyla toplumun bir an önce normale dönme arzusu da artılarımızdan biri, ama bir yandan da pandemi sırasında yaptığımız araştırmalarda toplumsal kaygının çok yüksek olduğunu tespit ettik. Biz araştırmalarla ortaya koyuyorduk, bugün TÜİK de açıkladı mesela, düşün ki, Türkiye’de istihdama dâhil olabilen nüfus yüz insan içinde kırk yedi, elli üçümüz zaten istihdama dâhil değiliz. Yani 15-65 yaş arası nüfustan söz ediyorum. Emekliler var, öğrenciler var, ev kadınıyım diyen var, o elli üçün yirmi dokuzu “ev kadınıyım” diyenler, 47’si çalışma hayatına dâhil. Bunların pandemi başlamadan önce zaten 9’u işsizdi, 38’i çalışıyordu. Yani 38 kişi çalışıyor ve 100 kişi karnımızı doyuruyoruz ama “ülke büyüyor” diyoruz, “kalkınıyor” diyoruz, vesaire. Kritik olan şey şu, bu 38 insanın 30’u “yarın sabah iş bulamayacağım” korkusuyla çalışıyor. Bu korkuyla birlikte tabii bir yandan insanların bir güvence, güvenlik arayışı meselesi var, bir yandan da riskten kaçınma meselesi var. Yani “işimi kaybedersem iş bulamam” korkusu yaşayan insanlar, hani hep inovasyondan, gayretli olmaktan, inisiyatif almaktan bahsediliyor ya, insanlar bu korkuyu duyuyorsa yetki ve sorumluluk almaktan da o kadar kaçınıyor. O zaman “risk bana bulaşmasın” diyor. Yani bir taraftan hayatı sürdürme gayretimiz çok yüksek, diğer yandan da vasata razı olmamızı yaratan ve verimliliğimizi düşüren bir durum. Hepimiz görüyoruz, Türkiye toplumu giderek vasata razı oluyor ve o vasata razı olma halini üreten, o toplumsal rızayı üreten duygu hallerinden biri, bu gelecek kaygısının yoğunluğu. Gelecek kaygısı çok yoğun, onun için sadece tutunmak, hayatın kenarında, uçuruma düşmeden, bir biçimde var olmaya devam edebilmeye razı olma hali doğal olarak yaygınlaşıyor. O nedenle bütün bu hikayenin sonunda söyleyeceğim şu: Toplumsal sorunlarımız açısından baktığımız zaman, Türkiye bu krizi daha iyi yönetebilirdi, sadece siyaset ve ekonomi üzerinden demiyorum, yalnızca ekonomi üzerinden bakılırsa zaten meselenin farkında olunmaz. Yani böyle bir pandemi üresince Amerika’da veya Almanya’daki en büyük şirketler bile kendi canlarının derdindeyken, birilerinin, beş yabancı şirket CEO’sunun ya da yabancı ülke yöneticisinin, siyasetçisinin whatsapp grubundan “Türklerin başına ne bela örsem” diye bir komplo kurduğunu düşünmeye devam etmesi asıl kaygı verici olan. Yani bu yaşadığımız gerçekliğe uymuyor, daha gerçekçi bir yerden bakmamız lazım meselelere. Korktuğum şey, eğer yönetim bunları bilinçli bir biçimde, motivasyon amacıyla, “başardık, başarıyoruz” diyorsa ayrı, ama bunlara gerçekten inanılıyorsa, işte o zaman çok daha vahim kaygım var doğrusunu istersen.
 
Kriz süreci yönetiminin siyasete yansıyan bir başka tarafı, yerel yönetimlerin pandemiyle ilgili tavır alışlarında ortaya çıktı. Merkezi hükümetin kurduğu Vefa Grubu gibi sosyal yardımlaşma ağlarının yanında özellikle İstanbul ve Ankara gibi muhalif parti belediyelerinin alternatif yardımlaşma etkinlikleri oluşturması sonrasındaki hadiseler, kamuoyunda idari bir uyumsuzluk ve gerginlik olarak algılandı. Sizce bu durum pandemi yönetimi üzerinden partiler arası bir rekabet alanına mı dönüştü? Diğer yandan belediyeler bu işi ne kadar iyi yönetebildiler, neler söylersiniz?
 
“Türkiye tarihi bir fırsat yakalamıştı, kullanamadı” dediğim şey de tam olarak bu işte. Türkiye’deki temel sorun, kendi kelimelerimle bunu sıkça kullanıyorum, “Türkiye’de biz duygusu kayboldu, giderek kayboluyor”. Biz derken herkes eksik bir şey tarif ediyor. Bu en azından dayanışma üzerinden bir fırsat olabilirdi. Dayanışma özü itibariyle meşakkati göğüslemek, bir sıkıntıyı paylaşmak, bölüşmek meselesi ya da hani “sele karşı kol kola girelim” meselesi. Asıl ihtiyacımız bunun yanı sıra o dayanışmanın önüne bir umut koymaktı. Mesele, yarınki sabaha dair bir heyecan üretmekti ve bunu duygusal bir seferberlik haline çevirebilmekti. Doğal olarak bu, yerel yönetimler de dâhil olmak üzere ülkeyi yönetenlerin görevi, ama onlar bunu öyle kullanmadı, öyle davranmadılar. Yerel yöneticilerin hangilerinin buna uygun davrandığı ya da yasal prosedürlere uygun davrandığına, hangilerinin siyaset yaptığına girmeyeceğim. Evet, tabii ki bazıları siyaset yaptı, zaten belki de hükümetle itişmek üzerinden bir fırsat alanı gördü kendisine, vesaire. Ama bazıları gerçekten samimiyetle birçok şey ortaya koydu, ama sonuçta merkezi yönetimler, yerel yönetimler ya da muhalif yerel yönetimler arasında böyle bir uyum olmadı. Diyorum ya, Türkiye önemli bir fırsatı kaçırdı bence, keşke farklı davranılabilseydi. Dolayısıyla bugün hâlâ meselemiz öncelikle bu biz duygusunu yeniden inşa edebilmek meselesi ve de bunu yerel yönetimlerden başlayarak ulusal hükümete kadar ancak siyaset eliyle yapabiliriz, ama burada devletin yeniden çok merkeziyetçi bir yere doğru evrildiği bir süreç var. Belki onu tetikleyen haklı gerekçeler de var. İşte Suriye’de oluyor, Irak’ta da oluyor, Doğu Akdeniz’de şunlar oluyor, Libya’da bunlar oluyor…Bütün bunların bir kısmını anlayabiliyorum elbette, ama burada özgürlükle güvenlik dengesini doğru kuramadıkça ya da toplumdaki farklılıkların ihtiyaç ve taleplerinin farklı olmasıyla ortak hayattaki güvenlik meselesini nasıl dengeleyeceğimizi doğru kurgulayamadıkça Türkiye de bu sorunları aşamıyor. Dolayısıyla pandemide keşke bunu başarabilseydik, ama yine de ben toplumsal planda veya toplumsal psikolojide pandeminin şöyle bir fırsat alanı açtığı kanaatindeyim: 1. Her şeye rağmen bu dayanışma duygusu meselesi güçlendi. 2. Ülkenin sosyal sermayesi diyebileceğimiz, yani ülkeyi yönetme kapasitesi, ama şirketler, ama siyaset, vesaire senin-benim gibi insanlar dâhil bütün bu biz duygusunun parçalanmışlığı içinde savrulmalar yaşadık doğrusunu istersen, işte akademik dünyadan boşalmalar meydanda. Hepsine “haklı” veya “haksız” demeden, böyle bir kategorik yaklaşımda bulunmadan konuşmaya çalışıyorum. Elbette siyaseten bir okumam var, ama tek açıklamanın o olmadığının da farkında olarak daha ortak alandan düşünmeye, konuşmaya çalışıyorum. Bir yandan da bu ülkenin o okumuş, kendini geliştirmiş entelektüel sermayesi olan insanların ilk kez bu pandemi bahanesiyle yeni baştan ailelerini, sokaklarını, mahallelerini, ülkelerini yeniden düşünmek gibi bir fırsatı olduğunu düşünüyorum. Yeter ki bunun önüne şimdi bir umut koyabilelim, yeniden bir başka heyecan yaratabilelim. Yani bu süreçte hep beraber hayata özen göstermeyi öğrendik belki, yani senin-benim gibi insanlar belki önce ailemize, kendi anamıza-babamıza döndük. Sağlık meselesiyle başladık belki ama burada kalmadı. Ben beş aydır işime, ofisime gidemiyordum. Ofisime gidince neredeyse masamı öpecektim. Yani ilk defa, yeni baştan, hani o nesnelere bile özen göstermemiz gerektiğini, evimizi fark etmemizi, kendi hayatımızı yeniden düşünme fırsatı bulduğumuzu sanıyorum. Edirne sınırında hala bekleyen Suriyelilere, Beyrut’taki patlamada yanan insanlara, hatta sokaktaki aç hayvanlara gözümüzü kulağımızı aklımızı açtık. Bu süreç kendimizden başlamak üzere çevremize,ülkemize ve insanlığa dair önemli bir bilinç geliştirebilmek için fırsat alanı açabilir. Eğer yeni bir tartışma ortamı, sakin ve serinkanlı bir düşünme ortamı inşa edebilirsek, bu özen gösterme hali ve dayanışmaya teşne, arzulu olma hali toplumsal olarak önümüze bir fırsat açabilir. Ama yine söylemek gerekirse, bunu yapacak olan, başta Cumhurbaşkanı olmak üzere iktidarıyla, muhalefetiyle ülkeyi yönetenler. Umarım ve dilerim ki böyle olur, ama şu cümleyi kurmama izin ver istersen: “Aklımla bakınca karamsarım, gönlümle bakınca iyimserim”. Diyorum ya “kasırganın gözünün yaklaşıyor olduğunu görüyoruz, ama henüz yaşamadık belki de”. Umarım ülkemiz, toplumumuz bundan daha ağır bir musibetle karşılaşmasın, ama böyle bir riskin olduğunu da görüyorum.
 
Türkiye toplumugiderek vasata razı oluyor ve o vasata razı olma halini üreten, o toplumsal rızayı üreten duygu hallerinden biri, bu gelecek kaygısının yoğunluğu. Gelecek kaygısı çok yoğun, onun için sadece tutunmak, hayatın kenarında, uçuruma düşmeden, bir biçimde var olmaya devam edebilmeye razı olma hali doğal olarak yaygınlaşıyor.
 
Sizi uzunca süredir takip eden biri olarak açıklamalarınızda hep bu ikiliği fark ediyorum. Bir taraftan, hayatta kalabilmek ve yenidenbir inşa sürecinin başlayabilmesi için ümitvar olmak istiyorsunuz. Diğer taraftan da veriler üzerinden önümüze zorunlu olarak çıkan karamsar bir tablo koyuyorsunuz.
 
Ama toplum farkında bunun Fatih Bey, yani hepimiz sade bireyleriz. Siz bakmayın bizim ülkenin okumuş-yazmışlarının bir kısmı topluma karşı aptalca cümleler kurar ama bu toplumun DNA’sında bunca yıldır birikmiş gelen bir arada yaşam var, hayatın tüm zorluklarını göğüslemek, her şeye rağmen kendi bireysel hayatını daha ileriye taşıma gayreti ve arzusu var. Bu başka toplumlarda göremeyeceğiniz derecede yüksek mesela, yanı sıra da sermayemiz var. Toplum aslında problemlerin farkında. Türkiye toplumunun, özellikle de Türklerin, dünyadaki birçok ulustan farklı olarak gerçekten önemli bir devlet geleneği var. Dolayısıyla toplum böylesi zor ve sıkıntılı zamanlarda bir gözüyle “acaba ne yapacak ve beni nereye götürecek?” diye devlete bakıyor, bir yandan da okumuş-yazmış kendi çocuklarına bakıyor. Yol gösteriyorlar mı diye aydınlarına, sivil toplumcularına bakıyor. Hani karnınız ağrırken bir taraftan doktorun ne reçete yazacağına bakıp bir taraftan da annenizin şefkatini aramak gibi. Türkler ve Türkiye toplumu da bu ikili şeye bakıyor şu anda. Acı olanı, belki hem devletin sadece kendi bekasını düşünüyor olması, hem de bu taraftaki okumuşların sadece kendi geleceklerini düşünüyor olması gibi bir halin bulunması. O yüzden, yeni baştan diyorum ya işte, bu pandemi sürecinde hayatı ve memleketi yeniden düşünmek ve ona özen göstermek duygusu belki işimize yarayabilir. Doğrusunu isterseniz, gerçekten, buradan bir sıçrama, bir ilk kıvılcım olabilir diye umudum var. 
 
Siz süreçle alakalı tüm değerlendirmelerinizde, küresel probleme aslında kültürel kodlar üzerinden bir cevap üretilmesinin önemli bir imkân oluşturacağını ifade ediyorsunuz. Bu noktada geliştirilecek olan dilden, kültürümüze özgü dayanışma ağlarından ve bunun çeşitli örgütlenme biçimleriyle zenginleştirilebileceğinden söz ediyorsunuz. Bunlar gerçekten önemli hususlar. Fakat salgınla ilgili yapılan diğer tartışmaları ve çalışmaları incelediğinizde, pandeminin bir taraftan, eve kapanmayla birlikte ataerkil olarak değerlendirilen Türk toplumunda, özellikle de aile yapısında çeşitli çatışmaların ortaya çıkmasına sebep olduğundan bahsediliyor. Yani, dışarıda olan babaların zorunlu olarak eve girmesi hane içinde cinsiyetler arası rol dağılımını ve aynı zamanda çatışmayı üreterek, bir taraftan anksiyete ve stres yönetimi zorluklarını gündeme getirmiş gibi görünüyor. Bazıları içinse, ailenin yeniden hatırlanan bir değer olarak öne çıktığı, özlenen, doğayla, tabiatla barışık bir hayatın, az önce bahsettiğiniz “nesnelere varıncaya kadar” tazelenmiş bir heyecanın içinde yer aldığı bir yeni durum var. Dolayısıyla, bu iki uç arasında, toplumu yansıtan kodlar tam olarak nerede yoğunlaşıyor sizce?
 
Yani harika soruyorsun, tam da bu zaten. Kitabın1 ana bölümünün başlığı “İkircikli Toplum”. Bazen bir büyükelçi ya da yabancı bir gazeteci geliyor, “bana Türkiye toplumunu anlatır mısınız” diyor. Ben diyorum ki, “Size paradoksal gelen her şeyin bir arada olduğu bir toplum burası”,çünkü söylediğin iki şey de var, doğru. Yani bizim zihin dünyamız hep böyle “A mı? B mi?” diye bakmaya yatkın, hâlbuki evet, dediğin gibi ikisi de var. Yani zaten bin insanın, yani ellimiz kadın ellimiz erkek, o elli kadının da yirmi dokuzu ev kadını zaten. Düşün ki o kadınlar bey işe veya kahveye gittikten, çocuklar da okula gittikten sonra biraz kafa dinlerken veya kadın programı izleyecek ya da komşusuna gidecekken şimdi herkes eve toplanmış durumda. Erkekler hem ataerkillikten, hem beceriksizlikten ya da ataerkillik bahanesiyle becerisizlik numarasına yatmaktan yumurta kırmayı dahi bilmiyor. Evde sürekli kadının yanında üç öğün yemek isteyen, onun konfor alanına giren insanlar var. Dolayısıyla evet, bir gerilim meselesi var, doğru. Diğer yandan ise Türkiye toplumu dayanışmayı yeniden öğrendi. Zaten bildiği ve yaptığı bir şeydi aslında, bu bahaneyle öğrenmiş değil. Hani çok bildik bir laftır: “Apartmanda komşusunu bilmiyor”. Doğru, bilmiyor komşusunu, çünkü komşu artık Twitter’da takip ettiği insan demek. Metropol dediğimiz bu mekansal yerleşim biçiminde mahalle yok, sokak yok.
 
Evet, mahalle çözüldü, kayboldu!
 
Evet, bir taraftan çekirdek aileye dönülüyor ama hem TÜİK’in hem de bizim araştırma verilerimize göre bir taraftan da geniş ailenin duygusal bağları yeniden güçleniyor. Çünkü sözünü ettiğimiz dayanışma ilişkisi hala o genişlik içinden yürüyor, üstelik önceleri aynı kasabada yaşanılan dönemlerdekine kıyasla bugün çok daha yoğun bir görüşme var. Mesela, benim ailem, dayılar, teyzeler, amcalar diyelim beş ayrı kök, beşi ayrı ilde ama aynı kasabada yaşarken eminim birbirleriyle bu kadargörüşmüyorlardı. Cuma günü “hayırlı cumalar” diye bir tur atılıyor elli telefon falan, pazar günü de “çocuklar bugün iş buldu mu, bulamadı mı, maaş alabilmiş mi, alamamış mı, onun sınavı ne oldu, bunun gelinliği ne oldu vs.”, ikinci bir tur atılıyor. Yani bir yandan evet, evlere dönüldüğünde belki o günkü yemeği kim hazırlayacak ya da evin diğer işlerinin bölüşümüyle ilgili gerilim yaşanıyor, ama aynı anda diğer lezzet de yaşanıyor. O yüzden Türkiye toplumu metropollerle birlikte ataerkillik meselesinde de bir çözülme yaşıyor. Burada kentle metropolü ayırmamız gerekiyor, yani Uşak’a Tokat’a aynı zamanda İstanbul’a kent diyemeyiz. Uşak’ta ve Tokat’ta ahlaki ve kültürel birtakım kodlamalar hâlâ çalışıyor. Tokat’tayken ihtiyacınız olduğunda Erbaalı bir dişçi bulabilirsiniz, bu bir güven zinciri üretebilir. Ama İstanbul’da bırakın Erbaalı olmayı Tokatlı olmak bile nasıl bir anlam üretebilir ki! Bunun yerine metropollerde ortak yaşamı düzenleyen hukukun, kurum ve kuralların daha güçlü olması beklenir. Akrabalık ilişkileri yerine mesela yerel yönetimlerin, sosyal kurumların cenaze gibi sünnet gibi hizmetlerde yanında olması beklenir. Bunlar da yoksa bir savrulma gibi yaşanıyor bazı şeyler, ama hâlâ kodlarında, ilk fırsatta onu yapmaya çalışmak var. “Köy piknikleri” diye bir kavram var mesela İstanbul’da, bu kadar sosyoloji bölümü var ve hiç bir sosyolog üzerinde çalışmış değil, buna hayret ediyorum. “Pijamalarla gidiyorlar da Belgrat Ormanları’nda bilmem ne yapıyorlar diye” aslında bir kısmı bunu küçümseyerek konuşuyor, saçma sapan birtakım yaklaşımlar. Ama burada bu ihtiyacı doğuran bir şey var. O bir aidiyetarayışı, sığındığı bir kod. “Sığındığı” derken, hayatın karmaşası ve meşakkati içinde “nereden tutunurum?” diye referans alacağı bir şeyler arıyor, kutup yıldızlarını arıyor. Şimdi bütün bunların birden darmadağın olduğu bir zaman yaşanıyor. Türkiye savruk bir modernleşme yaşıyor, bunu siyasi bir kavram olarak değil kentli pratiklere geçme anlamında kullanıyorum. Dolayısıyla kentli pratiklere savruk bir biçimde geçiliyor. Normalin, makulün ne olduğunu kaybedince ve onun gerektirdiği toplumsal, sosyal kurumlaşmalar, kurallar da eksik olunca, bir yandan da bu gündelik hayatın hızının ürettiği lümpenleşme gibi başka problemlerle de eşleşince, bazıları “Recep İvedik’ler kapladı ülkeyi” diyebiliyor. Ama ben sana o Recep İvedik sandığımız insanların aynı zamanda yaptığı elli ayrı şey söylerim ki, “onu nasıl başarıyorlar?” diye hepimiz hayranlıkla bakarız. Bu yüzden “Türkiye insanı paradoksların insanı” gibi görünüyor. Çünkü bizim bilimdeki tarif ettiğimiz “A veya B kategorilerine uygun davranmak” diye bir derdi yok ki insanların gündelik hayatta.Ben bunu anlatmak için şöyle bir metafor kullanıyorum: “Atatürkçüler elma seçerken şöyle elma alır” diye bir yaklaşım var mı hayatımızda? -Yok. O bizim okumuş yazmışların kafalarında, “Atatürkçü olunca böyle davranacaksın, dindarım deyince şöyle davranacaksın” şeklinde oluşturdukları kategoriler. Hâlbuki benim babam pratik hayatta hiç de öyle davranmıyor. Her zaman domatesin en iyisini, elmanın en güzelini ve en ucuzunu almaya çalışıyor. Yani ben Atatürkçüyüm veya dindarım veya Tayyipçiyim diye bakmıyor! Dolayısıyla, o kategoriler, zihin dünyamızda meseleleri açıklamak için bizim ürettiğimiz kategorilerdir. Türkiye insanının hayatıysa tam o melez alanlarda, hibrit anlarda yaniA ile B’nin geçiş noktalarında oluşuyor. Bu, hayattaki belayı, bireysel hayata taşımamak için aslında toplumun ürettiği bir savunma stratejisidir. Çünkü kutuplaşmalar ve hukuksuzluklardan uzak kalabilmek ister istemez hayatın melez alanlarda kurulmasını gerekli kılıyor. Yani hem değişime karşı korunmasız olduğu duygusuyla da temkinli davranmaya hem de değişimin dışında kalmamaya çabalıyor. Bunun için şöyle bir metafor kullanıyorum: “Toplumun nehrin diğer tarafına geçme konusundaki arzusu paha biçilemez derecede yüksek. Oradaki vaadin, vahanın ne ima ettiğini biliyor ve de oraya ulaşmak istiyor, ama yüzme maharetine güvenemiyor. Yüzemezse, boğulacak olursa yanındakilerin onu kurtarıp kurtarmayacağından da emin değil. Onun için burada bir ağaca kendini belinden bağlayıp suya atlıyor; karşıya ulaşırsa mesele yok, urganı çözecek ve yürüyecek. Karşıya ulaşamazsa hiç olmazsa bu kıyıya geri dönebilmeyi istiyor”. -Şimdi o ikircikliliği üreten kim? “Mehteran yürüyüşünü bizim icat etmiş olmamızın bir sebebi olması lazım” diyorum ben. Bu biraz da belki DNA’larımızda böyle, onun için Türkiye insanı “temkinli iyimser, temkinli gayretli”. Toplum, ağırlıklı olarak hep böyle bir ikircikli alanda, gri alanda hareket etmeyi tercih ediyor.
 
Anlıyorum. Son sorumu güncel siyasetle temas kurarak sormakistiyorum: Bildiğiniz gibi son dönemde Türkiye siyasetine bazı yeni partiler katıldı. Bu oluşumlar ve belki önümüzdeki süreçte muhtemel başkaca oluşumların da varlık bulması, mevcut siyasi ittifakların yeniden şekillenmesini zorunlu kılabilir. Sizce hükümet, özellikle pandeminin “başarılı” yönetilmesi söylemi üzerinden seçmen nezdinde güvenini artırabilecek mi? Yoksa yeni aktörlerle birlikte Türkiye siyasetinin yeniden yapısal bir değişime girmesini mi bekliyorsunuz?
 
Pandemi sürecinin başarısı ya da başarısızlığı üzerinden özel bir problem ya da oy artışı veya oy kaybı olmayacak. O nedenle güvenlik, uluslararası gerilimler üzerinden daha şoven bir dile yaslanarak seçmen konsolide ediliyor. Çünkü bu konuda başarı denilen şey ne olabilir! “Az ölü verdik”! Ama insanların hala geçim derdi var, hala eğitim derdi var, bunlar değişmiyor. Şunu unutmayalım: Türkiye’de insanların sınıf atlama arzusunun taşıyıcısı eğitimdir, özellikle de çocuklarının eğitimi. Pandemi nedeniyle eğitim sürecinin böyle aksıyor olması ve nereye evrileceğinin belirsiz olması, dolayısıyla bu çocukların ne kadar başarılı olup olmayacağı ile ilgili belirsizliğin artması durumu bile tek başına iktidar için oy kaybına sebep olur. Türkiye’deki siyasi kutuplaşma ve kimliklere sıkışmış olmak, öyle bir yere geldi ki…Şöyle düşünün: Bir evde kiracısınız, evin bacası akmaya başlamış, camları kırılmış ama ev sahibi camları değiştirmeye yanaşmadığı gibi sizin değiştirip kiradan düşmenize de müsaade etmiyor. Ne kadar hoşnutsuz olursanız olun, çocuğunuzu kucağınıza alıp kaldırımda yatamayacağınıza göre gönlünüze ve bütçenize uygun yeni bir ev bulmadan bu evden çıkamazsınız. Türkiye’deki seçmen de ağırlıklı olarak böyle. Yalnızca iktidar kanadının değil, muhalefet kanadının da seçmenlerinin önemli bir kesiminin partileriyle ilişkisi böyle bir hoşnutsuzluk üzerine kurulu. O yüzden yenilerin bir fırsat alanı var. Yeniler derken birini kastetmiyorum, yeni olacak her şeyin bir fırsat alanı var, ama bunu sadece hoşnutsuzluk üzerinden, itiraz üzerinden yürütmenin de bir karşılığının olmadığını bilmeleri, anlamaları lazım. Ancak bir umut vaat ediyorlarsa, gerçekten sana uygun bütçede, sana uygun ev yapıyorlarsa çıkıp geleceksin. Yoksa “buradan memnun değilim” diye bir anda altyapısı, kanalizasyonu bile olmayan bir mahalleye gitmez kimse. Meselenin bir yanı bu, ama aktörler tarafından baktığımızda, Türkiye’deki sistem değişikliği nedeniyle sistemin konsolide olacağını söylemek mümkün. Yani eğer bu sistem devam ederse, ittifaklar kaçınılmaz ve giderek zaten partiler de konsolide olacak. Sonuçta ister birinci ister ikinci tur olsun 50+1’e dayanıyorsanız, bu parçalanabiliyor: birçok siyasi parti kuruluyor. Şimdi CHP’den de ayrılacakların olduğu konuşuluyor, yani bir süre sonra yeniden bir çalkalanma olacak ve ittifak kompozisyonun nasıl oluşacağına bakılacak. Seçmen dağılımının diyelim, yarı yarıya bir durumda kilitlendiğini görüyoruz. Mevcut seçmenin önemli bir kesiminin kendi partisinden ve ittifakından rahatsız olduğunu, şikayetçi olduğunu, eski aktörlerin de yeni bir umut inşa edemediklerini, tıkandıklarını görüyoruz. O sebeple, Sayın Davutoğlu’nun, Sayın Babacan’ın, şimdi bir de Sayın İnce’ninkinden söz ediliyor, -belki başkaları da çıkabilir- bir fırsat alanları var ama umut inşa edip edemeyeceklerine yönelik bir yargıya varmak için erken. Pandemi süreci özellikle Davutoğlu ve Babacan’ın kendilerini kamuoyuna anlatma konusundaki bütün hazırlık ve planlarını tabii zora sokmuş oldu. Yani toplum, kendi can derdindeyken doğal olarak kulağını başka birine açabilecek durumda değil. İktidar kanadı da, elliye elli pata2 olmuş bir oyunda, bir çözülme yaşayarak kendi içinden iki yeni aktörün ortaya çıkmasıyla zora giriyor elbette. Çünkü bir de alsalar üç de alsalar dengenin terse döneceği açık olduğundan, ben bir süre daha bu mesele üzerinde karşılıklı sertleşmelerin olacağını düşünüyorum. Aralık aylarında ya da sene başlarında medyada yaygın olarak “gelecek yıl siyasette ne olacak” tartışmaları yapılır malum, söylediğim şuydu: “Oldukça gerilimli bir yıl olacak, ama futbol jargonuyla denir ya, “Müthiş maç oldu, ama 0-0 bitti”. Sene sonuna geldiğimizde de o yüzden hiçbir şey değişmemiş olacak” demiştim, hâlâ da o kanaatteyim. Çünkü karar vermek için henüz erken. Fakat şunu biliyoruz: İktidar, ekonomik problemlerle ilgili somut politikalar geliştirmediği ve yalnızca milliyetçiliğe yaslanarak şovenizm veya uluslararası gerilimler üzerinden bir politika izlediği sürece bu problemlerin ürettiği iklimi kompanse edemeyecek. Söylemini belki geçtiğimiz yerel seçimlere kadar yetirebildiğini söyleyebiliriz ama artık bu yetmeyebilir. Çünkü gayrisafi milli hasıladaki küçülme meydanda, milli gelir hesaplarındaki küçülme meydanda, vesaire. Bu yüzden, önümüzdeki sürecin, toplumun muhalefete ya da iktidara alternatif olanlara kulak kabartacağı bir süreç olacağını düşünüyorum. Ama her şeye rağmen, bu süreç biraz gerilimli yürüyecek. Yani hemen her gün İnce’nin yaptıkları üzerinden ya da Babacan üzerinden iktidar tartışmaları, gerilimleri olacak. Bunu bence her gün televizyonlarda bolca konuşanlarına bırakalım, “günün sonunda şu olur” demek için çok erken.
İLİMYURDU Yayıncılık ve Eğitim Hiz. Ltd. Şti.
Adres : Molla Gurani Mah. Akkoyunlu Sk.
            No: 36 Fındıkzade Fatih / İstanbul
Tel      : 0212 533 05 35
Faks   : 0212 631 53 69
Mail    : info@yetkindusunce.com
Tüm Hakları İlim Yurdu Yayıncılık’a aittir. Kaynak belirtilmeden hiçbir içerik kopyalanamaz. | Tasarım & Yazılım: Dizayn Sanat