GOETHE İLE KARAKOÇ’U BULUŞTURAN DİL

Sayı:14 / Söylemden Eyleme, Dil problemi - Dosya

Yıldız Ramazanoğlu

Günümüzde küresel ölçekte birbirinden kopan, ötekini dışlayan bir dil kuruldu. İnsanlar kendi gettosundaki dilin emniyetli sınırları içinde olmanın konforuyla, öteki bilinçlerdeki birikimden yoksun olmanın acısını duyamadan sürüklenip gitmekte. Başkalarını suçlayan, dünyadan hep alacaklı olan ve kendi haklılığında yüzen insanın sonunda ademe mahkum olacağı gerçeğiyle edebiyat yoluyla yüzleşebiliyoruz. Son onyıllarda bütün kültürler, medeniyetler kendi iddialarını taşıyamaz halde; karıncaincitmez imajıyla cilalanan Budistler Arakan’da görülmemiş bir vahşetin failleri; Batı değerlerini ileri süren medeniyetin kimi mensupları hala sömürgeciliği sürdürmekte, savaşlara destek vermekte ve mülteciliği yaratıp sonuçlarına sırt çevirmekte. Müslümanlar ise İslam’ın bütün imkan ve vaatlerine rağmen ferasetli insanlığı kuşatıcı bir hamle yapamadan, kan ve gözyaşıyla anılmaya mahkum oluyor.  
Covid-19 namıyla başlayıp türlü çeşit mutasyonlara uğrayarak daha da vahşileşen bir dünya salgınıyla boğuştuğumuz bu günlerde, acaba insani bir noktada kesişim sağlamak, erdemli insanlarla hiç değilse sanat ve edebiyat yoluyla etkileşmek mümkün müdür? Hakça paylaşmaya razı olan, birbirlerinin hikayesine eğilen, öteki canları da kendisi kadar aziz bilen insanların yeni bir dil kurarak deneyimleri ortaklaştırması günümüzde en acil ihtiyaç.  GOETHE İLE KARAKOÇ’U BULUŞTURAN DİL
Yıldız RAMAZANOĞLU
 
Günümüzde küresel ölçekte birbirinden kopan, ötekini dışlayan bir dil kuruldu. İnsanlar kendi gettosundaki dilin emniyetli sınırları içinde olmanın konforuyla, öteki bilinçlerdeki birikimden yoksun olmanın acısını duyamadan sürüklenip gitmekte. Başkalarını suçlayan, dünyadan hep alacaklı olan ve kendi haklılığında yüzen insanın sonunda ademe mahkum olacağı gerçeğiyle edebiyat yoluyla yüzleşebiliyoruz. Son onyıllarda bütün kültürler, medeniyetler kendi iddialarını taşıyamaz halde; karıncaincitmez imajıyla cilalanan Budistler Arakan’da görülmemiş bir vahşetin failleri; Batı değerlerini ileri süren medeniyetin kimi mensupları hala sömürgeciliği sürdürmekte, savaşlara destek vermekte ve mülteciliği yaratıp sonuçlarına sırt çevirmekte. Müslümanlar ise İslam’ın bütün imkan ve vaatlerine rağmen ferasetli insanlığı kuşatıcı bir hamle yapamadan, kan ve gözyaşıyla anılmaya mahkum oluyor.  
Covid-19 namıyla başlayıp türlü çeşit mutasyonlara uğrayarak daha da vahşileşen bir dünya salgınıyla boğuştuğumuz bu günlerde, acaba insani bir noktada kesişim sağlamak, erdemli insanlarla hiç değilse sanat ve edebiyat yoluyla etkileşmek mümkün müdür? Hakça paylaşmaya razı olan, birbirlerinin hikayesine eğilen, öteki canları da kendisi kadar aziz bilen insanların yeni bir dil kurarak deneyimleri ortaklaştırması günümüzde en acil ihtiyaç. 
Bu dilin kurulmasına katkı vermek üzere dünya edebiyat ortamında birbirlerine atıfta bulunan yazarlardan birkaç örnek vermek istiyorum. Hakikatin dağılmış parçalarını toplamak için başkalarından haberdar olmaya çalışan yazarlar ve şairler hiç de az değil. Ortak özellikleri; ne söyledikleri kadar, hangi alegoriler, mecazlar, benzetmeler ve sanatlarla insana nüfuz ettiklerinin, nasıl anlattıklarının özetle dili ne şekilde kullandıklarının dikkat çekmesi. Bu yönde Cemil Meriç’in dediği gibi edebiyatın işlevi iki insanı ya da milyonlarca insanı birbirine sevdirmek ve karşılıklı saygıyı besleyen inandırıcı, etkileyici dili kurmaktır. Cemal Şakar’ın dediği gibi biçim sayesinde eser gerçeğin taklidi olmaktan çıkar. Edebiyat hayattan doğmasına, kökleri hayatın derinliklerine uzanmasına rağmen yaşamın hızlı akışını kesintiye uğratır. Okurun geri çekilmesini, yaşananları paranteze alıp düşünmesini sağlar. Sürüklenmeye karşı direnen edebiyat, kesinti ve duraklatma sayesinde hayatın hızlı akışı içindeki adaletsizliği, zulmü, kötülüğü zıtlarıyla birlikte gösterir.(1)
Edebiyatın doğası üzerine kafa yoranların tabii ittifak alanı, farklılıklara en geniş manada eğilme zorunluluğunu kabul etmek olsa gerek. Edebiyat ve eleştiri söz konusu olduğunda Batı edebiyatında “yeni eleştiri okulu”nun kurucusu ünlü şair Thomas Stearns Eliot’un yaklaşımı da bu yönde. İnsanın zaman ve mekan içinde mutlak gerçeğe varamayacağından hareketle “Düşünüyorum ve hissediyorum, o halde sadece görüntüyüm” metafiziğine ulaşmış biri. Eliot’a göre gerçeği bütün boyutlarıyla görebilmek için farklı deneyim, duygu ve düşünce alanlarından geçmek gerekir. “Çok yönlü bir yaklaşım bile mutlak gerçekten uzakken, edebiyat tarihi bir medeniyet dairesi içindeki bütün kültürlerin yarattığı belli başlı sanat eserlerinin oluşturduğu, ebedi bir şimdiki zaman içinde varlığını sürdüren organik bir bütündür.”(2)
Eliot edebiyat tarihi geleneğini Batı edebiyatı için söylemiş olsa da, Edebiyat Üzerine Düşünceler kitabında övgüyle söz ettiği Alman şair Goethe’yi de kapsamakta zorlanmıştır. Onun Doğu’nun kadim derinliğini ve edebiyatına açılışını gençliğinde soğuk karşıladığını, kendisinin ileri yaşlara kadar bunu anlayamadığını itiraf ediyor.
Johann Wolfgang von Goethe’nin Doğu’nun edebî limanlarına açılmasının, Peygamberimize dair bilgiyle karşılaşmasının benliğinde yarattığı büyük etki, Doğu Batı Divanı adlı nazım eserinde bütünüyle açığa çıkar. Özellikle Hafız’ın divanı onu o kadar etkilemiştir ki birçok şiirinde kitaba atıflarda bulunur, Hafız’a seslenen şiir bile yazar.
14.yüzyılda yaşayan Doğunun önemli şairlerinden Hafız-ı Şirazî (Hace Şemseddin Muhammed) İsfahan’ın köylüklerinden gelip Şiraz’a yerleşmiş bir babanın oğlu. Bir rivayete göre hafızlığını alıp şiire merak salınca, bir türbede rüyasına giren Hz. Ali ona cennet yemekleri yedirir ve şiire devam etmesi gerektiğine dair işaretler verir. Abdülbaki Gölpınarlı’nın aktardığına göre şairi Batı’ya tercüme eden miss Gertruda Lowthian Bell onu Dante’den daha üstün görür. Dante kainatı kendi görgüsü ve zamanın koşullarıyla sınırlı görürken, Hafız’ın düşünceleri sonraki asırların fikir vadilerine de nüfuz edebilmiştir. Kimi düşünce insanlarına göre Hafız, İslam dünyasında Şeyhî, Fuzuli, Şeyh Galip, Nedim, Nef’i, daha sonraları Mehmet Akif, Yahya Kemal gibi nice şairleri etkilemiş olmakla beraber, bir Feridüddin-i Attar, Celaleddin-i Rumî gibi züht ehli olduğunu kimse söyleyemez. Divanının şerhine önsöz yazan yakın arkadaşı Muhammed Gülendam’a göre, Tanrı ona sedefe benzeyen bir dil ve söz incileri bağışlamıştır ve o Arap’ın da Acem’in de en fesihidir. Doğru yolun, peygamberler yolunun ışığı ve kılavuzudur. Gölpınarlı’ya göre ise tasavvuf onun için ikinci planda bile değildir.(3)Fakat konumuz Hafız’ın bizatihi kendisinin tartışılmasından çok Batıdaki etkisi.
Hafız, Divan’ının daha en başında “Deli gönlümün sırrına mahrem olacak ne halktan kimse var ne ileri gelenlerden” der. Fakat İslam dünyasının da ötesine geçen sesi daha uzaklardan da duyuldu. Divan’ının verdiği ilhamla büyük Alman şair ve mütefekkir Johann Wolfgang von Goethe(1749-1832) en kıymetli eserlerinden biri olan Doğu Batı Divanı’nı yazdı. Divandaki “Hafız’a” başlıklı şiirinde bu serzenişe cevap verir:
“Kalp ve dünya alemindeki sırlar sana
Meçhul değil ki. Terakki yolunun
Sevgi ve sadakatten geçtiğini işaret
Edersin bir fikir çilekeşine. Amenna. (4)
Goethe divanının mütercimi, lisans eğitimini ve doktorasını Almanya’da Alman dili ve edebiyatı üzerine yapan Bayram Yılmaz, eseri takdiminde divanı, Batı’dan Doğu’ya gelen iştiyak ve hasret dolu bir mektup olarak tanımlıyor. Kin ve ihtiras eksenli dünyanın karanlık diline kilitlendiğimiz bu günlerde bile kitap taze bir selam ve kelam. Pozitivizmin rağbet bulduğu dünyada, metafizik problemlerle ilgilenmiş hatta İslam akidelerini şiiriyle dile getirmiştir Goethe. Batı duygu ve düşüncesinin önemli temsilcilerinden biri olan şairin en nefret ettiği şey ise, insanın insana tahakküm hırsı ve savaşlara yol açan süfli üstünlük iddiaları. Hafız’ın Divan’ının 1812’de Almancaya çevrilmesinin ardından 1749 doğumlu yazarın 1815’te kendi divanını yayınlaması, o sıralar kemal döneminde, 66 yaşında olduğunu gösteriyor.
O zamanlar mektuplaşma en önemli iletişim kaynağıydı. Bu yüzden birçok yazar ve düşünürün mektupları dikkatli okurlar için kıymetli bir külliyat arz eder. 23 Ocak 1815’de tıp camiasından bir arkadaşına (Christian Heinrich Schlosser) yazdığı mektupta söyledikleri çok önemli: “Beni şimdi meşgul eden yegane şeyi itiraf edeyim. Ben bütün salahiyetim ve bütün kuvvetimle Şark’ta vahyi ilahinin ve dinin geldiği yere, gaipten haber veren ve inananları müjdeleyen peygamberin diyarına daldım. Birçok ansiklopedik malumat ve ne olduğu belirsiz bazı zanlara körü körüne inanmak, bizim adeta hayat anlayışımız, araştırma tarzımız oldu. Halbuki buna benzer memleketlere nüfuz etmek, mümeyyiz vasfını ahvalini idrak etmek, bize tamamıyla dipdiri bir veçhe kazandırır. Ben bu ruhi seyrüseferimde her yönden enginlere açılmaktayım. Eksikliğini duyduğum Arapçayı şimdi öğrenmeye çalışıyorum.” (5)
Müslümanların ilk edebi metinlerden biri olan Hay b. Yakzan da bütün Avrupa’yı etkiledi. İslam felsefi literatüründe İbn Sînâ’nın başlattığı ve İbn Tufeyl, Suhreverdî gibi filozofların sürdürdüğü hikaye türünde felsefi eser verme geleneği boşuna değil. Sistematik felsefe öğretileri sembolik dille, soyuttan somuta bir yol izleyerek anlatıldığında daha derin bir kavrayışa yol açıyor.  Felsefenin soyut anlatımı edebi dilin imkanlarına kavuşunca kalplere daha çok nüfuz ediyor.
12.yüzyılda Endülüs’te İbn-i Tufeyl tarafından yazılan Hay b. Yakzan, felsefe ve tasavvuf öğretilerini sembolik bir dille roman formunda anlatan alegorik bir kitap. Bir insanın hiçbir eğitim almadan kendi başına doğayı gözlemleyerek ve düşüncelere dalarak insan-ı kamil seviyesine erişebileceğini kanıtlama çabası. Zamanın tartışmalarını, farklı yaklaşımlarını esere mezceden yazara göre; akıl yürüterek, gözlem ve deneylere dayanarak elde edilen bilgiler vahyi bilgilerle çelişmez. Bu da din, felsefe ve bilimin birbirleriyle uyumlu oluşuna işarettir.  Mutlak bilgiye de her insan kendi çabasıyla ulaşabilir. Roman 14.yüzyıldan itibaren Batı’da da heyecan yaratmış, birçok dile çevrilmiş ve yalnız insanları, ada münzevilerini anlatan romanlara ilham vermeye devam ediyor.
İbn Tufeyl, kitabına Rahman ve Rahim olan Allah’ın adıyla, O’nu anarak överek yüceliğine şahitlik ederek başlar; peygamberimize biat ve teslimiyetle, salat ve selam ile karşılar okuyucuyu. Kitabın sonunda ise kitabın içine birçok sırrı itinayla gömdüğünü ehli olanların anlayacağını söyler. Bu arada hoşgörü ve açık sözlülükle düşüncelerini varacağı en ileri noktaya kadar ilerletmekten çekinmemiştir. “Cenab-ı Haktan taksiratımızı affetmesini, bizleri gıll u gışştan ırak olan Tanrı bilgisine eriştirmesini diliyoruz” diye bitirir.(6)
Üzerinde hiç kimsenin olmadığı bir adada ceylan tarafından büyütülen Hayy, hiçbir toplumsal bağı bulunmayan münzevi bir insan olarak ortaya çıkar. Elli yıl boyunca bir an bile kültürün ve inanç ikliminin içinde bulunmadan, evreni kendi gözlemleri, buluşları, akıl yürütme ve kıyaslamaları ile çözer. Yaratıcısı ile bağ kurmayı başardığı gibi varoluşun anlamını da kavrar. Diğer bir adadan gelen vahye dayalı bilgilerle donanmış Absal’ınkilerle kendi ulaştığı bilgilerin uyuşması hikayesi gerçekten heyecan vericidir ve bu tecrübe dünyayı etkilemeyi sürdürmektedir. 
İslam dünyasından daha da fazla Batı’yı etkilediği düşünülen eserin izleri Thomas Mann’ın Ütopya’sından başlamak üzere birçok eserde sürülürken Tarzan ve Ada filmlerinin de ilham kaynağı olarak görülüyor. Ünlü Alman filozof Leibniz de “Opera Divinia” adlı eserinde Hayy b. Yakzan’daki teolojik tefekkür seviyesinin yüksekliğinden hayranlıkla bahsetmektedir.(7)
Fakat hiç kuşkusuz sürekli karşılaştıran iki kitaptan biri olan Robinson Cruose’un  yazarı Daniel Defoe ondan en çok etkilenmiş kişi sayılabilir. 1660’ta Londra’da doğan yazar on dokuz yaşında bir gemiyle fırtınalı ve maceralı bir yolculuğa çıkar ve izlenimlerini yazmaya başlar. Afrika’da korsanlar tarafından esir alınır, köle olur, kaçar, Brezilya’da tüccarlık yapar. Kurgu ve gerçeğin iç içe geçtiği romanında bir adada yapayalnız kalan ve doğayla mücadeleye girişen Robinson, insanın bütün sınırlarıyla karşılaşmasına yol açan bir yaşam savaşı verir.(8)
Hayy b. Yakzan’daki gibi apaçık bir felsefi tartışma olmasa da, bu kitapta da Don Kişot’ta işareti verilen bireyci bencil kapitalist insanın tartışıldığını ve meşrulaştırılmaya çalışıldığını görürüz. Toplum yararının önüne geçen bireysel hırs ve çıkarlar, daha önceleri kınanan davranışlar burada bir kahramanlığa dönüşür. Ekonomik gerçekçiliğin bütün değerlerin üzerine çıktığı kitapta, ütopik bir devleti temsil eden adada, emek çalışma sahip olma ele geçirme ön plandadır. Cervantes’in kahramanından yüzyıl sonra gelen Robinson yalnızdır ve toplumsal kaygılardan tamamen uzak bir yaşamın bireyin en doğal hakkı olduğu sonucuna varır. Yaşam felsefesi çalışmak, kazanmak ve sahip olmak üzerine kuruludur. Bu sonraları Protestan Ahlak’ın teorisyeni Alman düşünür Max Weber’e de ilham vermiş belli ki.
Farklı kültürlerin etkileşimine önemli bir örnekliği de Sezai Karakoç’un çıkardığı iki şiir kitabı verir. Şair diriliş hareketini başlattıktan sonra yeni bir insan ve toplum estetiği için çıkış noktası aramaktadır. İnşa sürecine İslam mucizesinin şiir anıtlarından ışık düşürmek üzere “İslam’ın Şiir Anıtlarından” adlı seçkiyi hazırlar. Kitapta içlerinde sahabeler de olmak üzere dokuz şairin şiirlerini Arapça ve Farsçadan önceki tercümeleri de karşılaştırarak tercüme edip yayınlar. Kâab b. Züheyr, Hassan b. Sabit, Zünnun-ı Mısrî, Mütenebbi, Ebu Nüvas, İmam-ı Busiri, İbn-i Câbir, Ebulbeka Salih b. Şerif ve Mevlâna Celaleddin-i Rumî. Bu şiirleri önce dergilerde sonra da kitap olarak yayınladığında belli kesimlerin rahatsız olup öz gelenek tartışmasına girdiklerini ve mahkum etmeye çalıştıklarını söylüyor şair. “Bu ülkede her anlama kıyıldığı gibi şiire de kıyılmış, geçmişle ilgi kesilmiş, dünyanın en basit taklitçi şairleri büyük şair ilan edilmiş ve şiire ilgisizlik doğmuştur. Bir toplumun kalbini tazeleyen şiir kurutulmuştur” der yazdığı ön sözde.
Belki de benim gibi birçoğumuz bu küçük ama eşsiz seçki ile kadim şiirimize aşina olmuştur. Kâab Bin Züheyr’in yazdığı ve bizzat peygamberin huzurunda okuyarak övgüsüne mazhar olduğu Kaside-i Bürde’yi, Ebülbeka Salih bin Şerif’in 15.yüzyılda yazdığı Endülüs’e Ağıt’ı bilmemek ne büyük bir eksiklik olurdu. (9)
Karakoç aynı yıl yayınladığı “Batı Şiirlerinden” adlı kitapla da dünyanın neresinde neşet ederse etsin gerçek değerlerin kucaklanması gerektiğini, parlayan hiçbir ışığa sırt çevrilemeyeceğini gösterir. İnsanlığa yaraşır, insanın yücelişini hedefleyen bir şiir için koştururken büsbütün soyut ve askıda kalmamak için kendi uygarlığımızdan olduğu gibi Batı’dan ve öteki uygarlıklardan da örnekler verme ihtiyacı duymaktadır. Medeniyetimizin karşısına dikilen bir kültürün şiirini de anlamak, son çağ şiirlerinden örnekler vermek ister. ”Böylece insanlık uygarlığının Batı yakasından da bir demet gül düşüyor balkonumuzdan içeri.” ifadesi çok anlamlı. “Bizim işimiz bir kibrit çakmak; dünyayı yakmak için değil, dünyayı ışıtacak meşaleyi tutuşturmaya kendi çapımızda yardımcı olmak için.” Bu kısıtlı seçkide de Gerard de Nerval, Charles Baudelaire, Arthur Rimbaud, Paul Valery, Paul Claudel, Guillaume Apollinaire, Max Jacob, Saint John Perse, Jacques Prevert, Guillevic, Paul Gilson, Salvatore Quasimodo var. (10)
Batı edebiyatından hoş bir cümle ile bitirelim bu kısa karşılaştırmaları. Batı aydınlanmasının önemli düşünürlerinden biri olan Voltaire (1694-1778) insanın insana zorbalığının son bulması için aklı ön plana alan bir düşünme biçimi içindedir. Aydınlanma çağının bazı düşünürleri için iyimserlikte en tepe noktaya ulaşılmıştır ve onlar, Alman düşünür Leibniz’in “Olabilecek dünyaların en yetkininde yaşıyoruz” cümlesini kurabileceği kadar pozitif bakarlar yeni dünyaya. Voltaire, Kandid’i yazarak dünyada yaşanan kötülükleri göstermek ve kötümserliğini dışa vurmak ister.   
Safderûn anlamına da gelen Kandid’in kelime anlamı bile kahramanın iyimserliğine vurgudur ama yaşadıkları onu katılaştırır ne yazık ki. Yazar iyimser Kandid’i muhayyilesi elverdiğince dünyanın birçok beldesinde gezdirip dolaştırır ve olabilecek bütün kötülükleri gösterir. Bu kadarı olmaz denilen cürümlerin işlenebildiği bir dünya. Voltaire kötülük üzerine epeyce kafa yorarken, “Dünyada her şey mükemmel olsaydı Tanrı’yı ayırt edemezdik çünkü Tanrı’dır sadece mükemmel olan” düşüncesine ulaşır. İnsanı sendeleten afallatan kötülük olmasaydı iyiliği görüp duyamaz, algılayamazdık.
Edebiyatın birleştiren gücünün kanıtlarından biri de Voltaire birçok kitap yazmış olmasına rağmen günümüzde hala popüler olan ve insanlara nüfuz eden kitaplarının, romanları hikayeleri ve mektuplarının olması. Tanrının gücü, kaygı, iyimserlik, yergi, kötülüğün varlığı ve sebebi, ekonomi, izafiliğin evrenselliği gibi baştan belirlediği konulara eğilse de, edebi dili insanlara dokunuyor ve güçlü bir iz bırakıyor.
Dünyadaki süflî labirentten çıkışın ve mutluluğa erişin yolu olarak çalışmayı emeği ve insanın kendinden yola çıkarak vardığı iyiliği anlatarak bitirir Kandid’i. Yolculukların son durağı İstanbul olur. Kandid bu şehirde bahçesini büyük bir huşuyla temizleyen, bakımını yapan bir Türk bahçıvanla karşılaşır. Kişi öncelikle kendi bahçesini düzenlemelidir evet. Kardeşlik, eşitlik, adalet gibi kavramları ileri sürerek soyutlamalar yapan; gerçek hayattan kopuk ileri geri konuşan insanlara karşılık, kendi bahçesini düzenleyen adamdan bahsederek bitirir. (11) Bizim başkasının değil kendi nefsini tezkiye etmenin asıl hedef olması gerektiğine dair tasavvufi şiarımızla ne kadar uyumlu. Kitapta her millete olduğu gibi Türklere de yergiler olsa da, hiç gocunmadan sade bir Türk bahçıvanın asaletiyle eserine son noktayı koyması edebiyattaki buluşmaların güzelliğine hoş bir örnek.
 
 
 
KAYNAKÇA:
1-Edebiyatın Doğası, Cemal Şakar, İz yay, s. 13, 2019, İstanbul
2- Edebiyat Üzerine Düşünceler, T. S. Eliot, Paradigma yayıncılık, 2007 çeviri: Sevim Kantarcıoğlu s. X, XI, 217-243
 3- Hafız Divanı, Şirazî, milli eğitim bakanlğı yayınları, 1992 istanbul, çev. Abdulbaki Gölpınarlı , önsöz, I
4-  Doğu-Batı Divanı, Johann Wolfgang von Goethe, iyiadam yayınları, ist, 2000, tercüme: dr. Bayram yılmaz s.67
 5- Age. S.11-12
6- Hayy İbn Yakzân, İbn Tufeyl-İbn Sînâ, İnsan yayınları, çeviri: Yusuf Özkan Özburun, Serkan Özburun, Şehabettin Yalçın, Orhan Düz, Derya Örs, 2015, İstanbul s. 21-88
7- https://islamansiklopedisi.org.tr/hay-b-yakzan, İlhan Kutluer, son güncelleme: 17 nisan 2021
8-Robinson Crusoe, Daniel Defoe, Alkım yayınları, çev. Celal Öner, 2004, ist
9- İslamın Şiir Anıtlarından, Sezai Karakoç, Diriliş yayınları, 3. Baskı, 1978, istanbul
10- Batı Şiirlerinden, Sezai Karakoç, çeviren Sezai Karakoç, diriliş yayınları, 6. Baskı, 2012, istanbul
11- Kandid ya da iyimserlik, Voltaire, çeviren: Server Tanilli, resimleyen Turhan Selçuk, Cem yayınevi, 1984, ist s. 249
İLİMYURDU Yayıncılık ve Eğitim Hiz. Ltd. Şti.
Adres : Molla Gurani Mah. Akkoyunlu Sk.
            No: 36 Fındıkzade Fatih / İstanbul
Tel      : 0212 533 05 35
Faks   : 0212 631 53 69
Mail    : info@yetkindusunce.com
Tüm Hakları İlim Yurdu Yayıncılık’a aittir. Kaynak belirtilmeden hiçbir içerik kopyalanamaz. | Tasarım & Yazılım: Dizayn Sanat