II. BÖLÜM Prof. Dr. Mehmet Bekaroğlu ile “Adalet ve İstikrar” üzerine

Sayı:2 / Adalet ve İstikrar - Söyleşi

Fatih Yaman

Bu sayımızda adalet konusunda yapılmış iki röportajı sunuyoruz. Adaletin tanımından, algılanışına; işleyiş ve pratikteki yansımalarına dair sorularımızı Meclis’ten iki önemli isme sorduk. Sorularımızı AK Parti’den Reşat Petek ve CHP’den Mehmet Bekaroğlu cevaplandırdılar. Kendilerine teşekkür ederken, tek bir kelimesine dokunmadan röportajla sizleri başbaşa bırakıyoruz.
Bir kavram olarak “adalet”i nasıl tanımlıyorsunuz?
En zor soru ile başladık; “bir kavram olarak adalet”. Bu adla kitaplar var. Zor soru çünkü bir kavram olarak adalet kelimesi, hukuki, etik, felsefi ve dini temellerde, yine farklı tarihi, toplumsal ve kültürel iklimlerde farklı anlamlar taşır. Bir alıntı yapalım: 
 
“Kavram olarak adalet, hakka, herkesin varlık ve eylemlerine, duygu ve düşüncelerine saygıyı, iyi ve doğru davranışı esas alan bir ahlaki tavır olarak kabul edilir. Hukuk açısından ise, bireylerin yasalar karşısında haklılığını, davranışların hak ve yasalara uygunluğunu anlatır. Adalet kavramı bu yönü ile hukuk sosyolojisinin ve hukuk felsefesinin en önemli olgusunu oluşturur. Bu kavram dini bakımdan hem insanlar arasındaki adil davranışları hem de ilahi adaleti ifade eder. Ekonomide ise adalet özellikle çağımızda ‘sosyal politika’ uygulamalarını sosyal adaleti, servet, gelir ve tüketim harcamalarındaki aşırılıkların, dikkat çeken eşitsizliklerin, farklılıkların önlenmesini gündeme getirir.” 
 
Adalet ve ahlakı birlikte düşünmek gerekir; adalet duygusu yoksa bir ahlakilikten söz bile edilemez. Aynı şekilde adalet duygusu zedelenmişse vicdandan da hasta hale gelmiştir. Görüldüğü gibi insani hasletlerin tamamı adalet duygusu ile ilintili; erdem dediğimizde de önce akla gelen kavram adalettir. Adilseniz ahlaklısınız, vicdanlısınız, erdemlisiniz, iyi insansınız, güzel insansınız… 
 
Bakın tüm toplumların “Adale mülkün temelidir” şeklinde özlü sözleri var. Adalet yoksa devlet yok, nizam yok, toplum yok, insanlık yok.
 
Benim anlayışıma göre; adaletin ölçüsü hakkaniyettir; adalet ancak hakka uymakla mümkün olur. 
 
 
“Adalet” ve “istikrar” bir arada olabilecek kavramlar mıdır? Genellikle biri diğeri lehine feragat edilen bir durum oluşmaktadır? Bu konuda neler söylemek istersiniz?
“İstikrar” bir çok yerde bir bahane olarak karşımıza çıkmaktadır. Denilir ki, “istikrar korunsun, anarşi olmasın, düzen bozulmasın diye adaleti erteliyoruz.” Ya da denir ki; “aslında onun hakkıydı ama eğer bu hakkı ona teslim etseydik sıkıntı olurdu, düzen bozulurdu, fitne çıkardı”. Bu laflara asla itibar etmemek gerekir; ifade ettiğim gibi bunlar bahanedir. Çıkarlar öyle gerektirmektedir, nefis öyle istemektedir, o nedenle hak sahibine hakkı teslim edilmemekte, adalet ertelenmekte ya da çiğnenmektedir. Asıl fitne, adaletsizliktir, hak sahibine hakkının teslim edilmemesidir. 
 
Hayır, adaleti ertelemenin, adaletten sapmanın hiçbir gerekçesi, bahanesi olamaz. Adaletsizlikle oluşacak istikrar toplum için, insanlar için değildir, o istikrar, egemenlerin istikrarıdır, onların menfaatinedir. 
 
 
Sizce ülkemizde adalet ile ilgili sorunlar var mıdır? Varsa nelerdir?
Bildiğiniz gibi ‘adalet’ Yüce Allah’ın sıfatlarındandır; mutlak adil olan ancak Allah’tır. Adalette milim kaymanın olmayacağı yer Mahkeme-i Kübra’dır, Ceza Günü’dür, adaletle ilgili sorunların olmayacağı yer de Cennet’tir. Oysa Yeryüzünde Cennet yok, dolayısıyla adaletle ilgili sorunların olmadığı bir yer, tarih dilimi ve toplumdan söz edilemez. Zaten insanların en temel imtihanı da adalet üzerinedir. Adil davranabiliyor muyuz, ne kadar adil olabiliyoruz, işte bütün mesele. 
 
Bunun ötesinde bir de zulüm toplumları vardır; buralarda adalet arızi, zulüm, adaletsizlik esastır, geneldir. Şu an ülkemiz böyle bir zaman diliminden geçiyor. Türkiye’de artık kararlar, ilişkiler, davranışlar hak üzerine bina edilmiyor. Muhatabın sizden olup olmamasına göre karar veriyorsunuz. Muhatap sırf sizden değil diye zulmediyorsunuz. İnsanlar kendi aralarında böyle davranıyor ama daha vahimi devlet insanları ayırıyor, devletlular, kendisinden olmayan, kendisi gibi inanmayan, kendisi gibi düşünmeyen, kendisi gibi yaşamayan insanlara haklarını teslim etmiyor, onlara haksızlık yapıyor. Mesela; mesleğinde daha iyi olmasına, sınavlarda daha yüksek not almasına, yani daha liyakatli ve ehil olmasına rağmen sırf dindar değil diye, Sünni değil diye, devletlunun akrabası değil diye, iktidar partisinden değil diye işe alınmıyor, onun yerine daha çok dindar görünen, Sünni olan, akraba olan, iktidar partisinden olan alınıyor. Dahası var; mahkemeler uzun bir süreden beri adaletle hükmetmiyorlar; birilerinden bir sebeple nefret ettikleri için suçu işleyip işlemediğine bakmadan ceza kesiyorlar. 
 
Ne yazı ki, bu sözünü ettiklerim artık kural oldu, genellikle böyle oluyor. Demem o ki mülkün temeli oyuldu, yıkıldık yıkılacağız. 
 
 
Yeni oluşturulan Cumhurbaşkanlığı sisteminde, adalet ve yargının oturduğu yer neresidir?
Türkiye’de 16 Nisan 2017’de YSK tarafından kabul edildiği ilan edilen yeni anayasa maddeleri ile Türkiye’de sadece hükümet şekli değişmedi, zaten sakat olan demokrasi ve hukuk devleti büsbütün ortadan kalktı. Hiç abartmadık; kelimenin tam anlamıyla bir ‘tek adam sistemi’ yürürlüğe girecek, tabi yapılacak ilk seçimlerde Erdoğan ve ortağı kazanırsa.
 
Bilindiği gibi demokrasi ve hukuk devletinin temelini kuvvetler ayırımı ilkesi oluşturur. 16 Nisan referandumu ile yok edilen bu ilkedir. Aslında 15 Temmuz sonrasında 20 Temmuz’da TBMM’de kabul edilen OHAL’le birlikte fiilen uygulanmaya başlandı ama esasen ve resmen 3 Kasım 2019’da yapılacak olan seçimleri AKP-MHP cephesi kazanırsa tek adam, hem yasama hem yargı hem de yürütme yetkisini kullanacak. Bugün Cumhurbaşkanı Erdoğan çıkardığı OHAL KHK’larında anayasaya aykırı bir şekilde her konuda yasal düzenleme yapıyor, yani TBMM’nin yetkilerini kullanıyor. Bilindiği gibi 16 Nisan’da yapılan anayasa değişiklikleri içinde bulunan Hâkimler ve Savcılar Kurulu maddesi yürürlüğe girdi, yani Erdoğan YSK’yı istediği gibi oluşturdu, HSK Erdoğan’ın istediği mahkemeleri kurdu ve yargıya istedikleri gibi müdahale edebiliyorlar. Sanırım, en üst mahkeme olan Anayasa Mahkemesi’nin kararlarına yerel mahkemelerin uymadığı tek ‘demokratik’ ülke Türkiye’dir. 
 
Eğer 2019’da seçimleri kazanırlar ve 16 Nisan değişiklikleri yürürlüğe girerse Anayasa Mahkemesi üyelerini de Cumhurbaşkanı atayacak. Çok ilgin bir yapı kurulacak. Sözde Cumhurbaşkanı’nın yargılanması söz konusu olacak ama şöyle: Önce parti genel başkanı olarak kendisinin seçtiği milletvekilleri 2/3 çoğunlukla yüce divana yollayacak, sonra kendisinin atadığı yargıçlardan oluşan Anayasa Mahkemesi yüce divan sıfatı ile onu yargılayacak. 
 
Evet, tam bir ‘tek adam sistemi’. Padişahlardan daha çok yetkilerle donatılmış bir tek adam. Bu durumda adalet ve yargının nereye oturacağını siz tahmin edin. 
 
 
Adaletin işleyişi konusunda olumlu ve olumsuz noktalar nelerdir? Sizce bu “olumlu”luklar ya da olumsuzlukları besleyen faktörleri nasıl sıralayabiliriz?
Teorik olarak bakacak olursak adaletin işleyişinde üç temel faktör etkili. En başta insan; insana yatırım yapmayan, eğitime yatırım yapmayan toplumlarda ciddi sorun var, en doğru işi yapan kurumlar olsa da netice alınamıyor. Elbette; ülkedeki sistem önemli; yasların kalitesi, yargının dışındaki kurumların iyi işlemesi. Ve tabi yargı; mahkemeleriniz, yargıçlarınız. Türkiye’ye baktığınız bu üç temel faktörde de sorunlar var. Eğitim sistemimiz sorunlu. Siyaset tepeden başlayarak yanlış yerde, kimlikler üzerinden kuruluyor, toplum kimlikler üzerinden kutuplaşmış, bölünmüş durumda, kimse, kimseye güvenmiyor. Her dönemin, herkesin kendi yargısı var; hesaplaşmalarda yargı araç olarak kullanılıyor. Bu son döneme bakın, kaç çeşit yargıç-savcı grubu gelip geçti. Siyasi hesaplaşmalar yargı üzerinden görüldü. Bu, yargıda büyük yıkımlar yaptı. Kimse kimseye güvenmiyor, halkın yargı ve yargı mensuplarına güveni yerlerde sürünüyor. 
 
 
Solun adalet söylemi, iddiaları ve imkânı hakkında neler söylemek istersiniz?
Burada tekrar kim sağ kim sol tartışmasına girmek istemiyorum ama Türkiye’de sol dendiğinde belli bir yaşam tarzı anlaşılmış. Bunları bir tarafa bırakırsak solun tarihi, özellikle toplumsal açıdan bir hak ve adalet arayışı tarihidir. Sosyal demokrasi; kapitalizmi ortadan kaldırmayı değil de kapitalizmin verdiği acıları azaltmayı amaçlıyor diye eleştiriliyor ama bu bile tek başına az bir şey değil. Eşitlik, özgürlük, insan hakları, emek, adalet. Bunlar önemli kavramlar. Bu kavramlardan kalkıp düşündüğünüzde sol/sosyal demokrasi toplumsal barış ve adaletin tesisi için önemli bir imkan olarak duruyor. Aslında Türkiye toplumu bunun farkına varmış ve 70'li yıllarda Ecevit’in “İnsanca, hakça bir düzen”, “Toprak işleyenin su kullananın” sloganları ile dillendirdiği sol program desteklenmiştir. Ne var ki, bu gayretler, 12 Eylül müdahalesi ile kesintiye uğramış, sonra da kimlik siyasetleri içinde boğulmuştur. 
 
Sağın (İslamcı, milliyetçi vb.) adalet söylemi, iddiaları ve imkânları ile ilgili neler söylemek istersiniz? Türkiye’de özgürlük ve eşitlik kavramı sola, adalet kavramı daha çok sağa mal edilmiştir. Nitekim Türkiye sağı hep isminde ‘adalet’ kelimesi olan partiler kurmuştur. İslamcılık ve milliyetçilik açısından baktığımızda; bu siyasetler, daha çok tutunma ideolojileridirler ve rövanşizm ile maluldürler. Adaleti ayağa kaldırmaktan çok ertelemeyi tercih etmişler, adaletsizlik üzerinden güç devşirmeye bakmışlardır. İslamcı, milliyetçi, mukaddesatçı, sağcı bir çizgiye yerleşen Adalet ve Kalkınma Partisi canlı bir örnek olarak duruyor; nasıl da kendilerine demokrat oldular, nasıl da ‘adalet’ dediğinizde “dur bakalım, biraz da biz güç toplayalım, sonra bakarız” diyorlar. Oysa İslamcıların büyük iddiaları vardı değil mi; nasıl da fırsatlar kaçtı? Adaleti ayağa kaldırmaya çalışsalar bugün ülke ve bölge her bakımda nerelerde olurdu! 
 
 
Türkiye’de ekonomik dağılım, fırsat eşitliği ve adaletin işleyişine dair neler söylemek istersiniz?
Kapitalizm eşitsizlik, adaletsizlik üreten bir sistem; bizdeki sisteme kapitalizm bile değil. Daha çok ahbap çavuş kapitalizmi demek gerekir buna. Kapitalizmin temelini oluşturan serbest piyasa ekonomisinin özelliklerini taşıyor görünen ama aslında hükümete yakınlıkları olanlara özel kurallar uygulayan ekonomik sisteme ahbap çavuş kapitalizmi deniyor. Ahbap çavuş kapitalizmi; işadamlarının işlerini, siyasal iktidar ve bürokratlarla olan yakın ilişkilerine dayanarak yürüttüğü sistemin adıdır.  Siyasal iktidarın ve onun talimatı altında bürokrasinin verdiği izinler, ihaleler, tahsisler, teşvikler ve destekler, ahbap çavuş kapitalizminin başlıca alanını oluşturuyor. Böyle bir ekonomik işleyişte fırsat eşitliği ve adaletten söz edilebilir mi? Dün bir grup bugün başka bir grup iktidara yakınlığını kullanarak kamu üzerinden el koyuyor, zenginleşiyor, birikim yapıyor.
 
 
Başkanlık sistemi ile birlikte yargının özerkliğini kaybedeceği iddiaları hakkındaki düşünceleriniz nelerdir?
Bir kere daha ifade edeyim; Türkiye’de 16 Nisan 2017’de referandumla kabul edilen sistem demokratik bir başkanlık sistemi değildir. Demokratik başkanlık sisteminde; güçlü/mutlak kuvvetler ayırımı vardır; başkan/yürütme yasamanın işine karışmaz. Aksine yasama; yürütmenin siyasi denetimin yapar. Yargı ise bağımsız ve tarafsızdır, yürütmenin hukuki denetimini yapar. Bakınız; ABD Başkanı da yargı mensubunu atıyor diyorlar. Öyle değil; evet, ABD Başkanı da yargı mensupları ve devletin bürokratlarını atıyor ama bunları ilgili parlamento komisyonları, Kongre ve Senatonun onaylaması gerekiyor. Bizde icat edilen ucube başkanlık sisteminde, ya da Cumhurbaşkanlığı sisteminde böyle değil, Başkan/Cumhurbaşkanı, Meclise hiç sormadan, Meclisi karıştırmadan tüm yüksek yargıyı ve bürokrasisinin tamını tek başına atayacak. Böyle demokrasi olmaz, böyle hukuk devleti olmaz. Bu düpedüz tek adam rejimidir. 
 
 
KHK’lar önemli bir tartışma konusunu oluşturmakta. Sizce KHK’lar ve OHAL işlemleriyle ilgili problem var mı? Varsa nelerdir?
Hiç kuşku yok ki OHAL tek başına problem. Hatırlarsak; Hükümet 15 Temmuz sonrası FETÖ ile mücadele amacıyla kısa süreliğine OHAL ilan etti. Ama kısa süreli olmadığı gibi OHAL, FETÖ ile mücadele için değil muhalif olan herkesi susturmanın aracı haline geldi
 
Anayasa, OHAL ilanına neden olan konu ile ilgili Kanun Hükmünde Kararname (KHK) çıkarılabileceğini söylüyor ama Hükümet OHAL’le uzaktan yakından ilgisi olmayan kış lastiği kullanma zorunluluğundan rektör atamalarına kadar her konuda KHK çıkarıyor, öyle ki artık, kanun yapma tekeline sahip olan TBMM devre dışı bırakılmış, Hükümet, daha doğrusu 
 
Cumhurbaşkanı Erdoğan, kendisi yasama yerine koymuş kanun çıkarmaya başlamıştır. 
 
Anayasa Mahkemesi de adeta kendisini feshedecek şekilde OHAL KHK’larına bakmayacağına hükmederek bu anayasızlığı tescil etmiştir. Vahim bir durumla karşı karşıyayız, demokrasi askıdadır. Biz buna ‘darbe’ dedik; OHAL’in ilan edildiği günden hareketle ‘20 Temmuz darbesi’ 
 
Daha vahim bir durum var; OHAL KHK’ları ile binlerce insan kamu görevinden çıkarıldı. Tüm hukuki yollar kapalı. Bu büyük bir zulüm; bir gün elinize bir yazı veriyorlar, kamu görevinden çıkarıldınız diyorlar. Ya da gece yarısı bir arkadaşınız arıyor; yeni KHK çıktı, senin de ismin var, üniversiteden atılmışsın diyor. Ve siz hiçbir yerde hakkını arayamıyorsunuz. Sonra insanlar Avrupa Mahkemesine gidemesinler diye yine KHK ile bir komisyon kuruyorsunuz; Komisyona onbinler başvuruyor ama siz aylarca ir kaç yüz kişinin davasına bile bakmıyorsunuz.
 
Daha garabet bir şey daha söyleyeyim; bildiğiniz gibi, KHK’lar TBMM’de görüşüldü ve yasalaştı. Şu anda bu yasalarda insanların ismi var; dünyanın hiçbir demokrasisinde şahsa özel yasa olmaz, bizde oldu. Sonra bu komisyon yasa ile işinden atılan insanların davasına nasıl bakacak? Yasaların anayasaya uygunluğunu ancak anayasa mahkemesi denetler, anayasa mahkemesi de kendisini feshetti. 
 
 
Ana Muhalefet Partisi Kılıçdaroğlu’nun Ankara’dan İstanbul’a uzanan adalet yürüyüşü geçen sene gerçekleşti. Kılıçdaroğlu ne talep ediyor ve neyi gerçekleştirmek istiyor?
Kılıçdaroğlu ve CHP’nin neyi talep ettiği çok açık değil mi? Deminden beri konuştuğumu adaletsizliklerin ortadan kalkmasını istiyor. Herhangi bir ilde, ilçede, çarşıda, pazarda bir insanı çevirin ve “Sana bir haksızlık, adaletsizlik yapıldığında, normal yollarla, dayı-tanıdık bulmadan hakkının sana iade edileceğine inanıyor musun?” diye sorun, ‘evet’ diyecek bir kişi çıkmaz. 
 
Gördüğünüz gibi çok özel bir şey talep etmiyoruz! 
 
İfade ettim, bir daha söyleyeyim, yeryüzünde cennet yok, olmayacak ama adalet duygusu bu kadar zedelenmemeli, insanlar haklarının kendilerine teslim edileceğine inanmalı. Siyaset birikim ve tahakkümün aracı olmamalı, devletin en temel görevi adaleti ayakta tutmak olmalı. CHP bunları söylüyor. Kimlik siyasetini bırakalım, insanların kimliği, inancı, yaşam tarzı ne olursa olsun, hukuk nezdinde, devlet kapısında eşit olmalı, ayrımcılık, kayırmacılık yapılmamalı. Ülke imkânları insanlar arasında adil bir şekilde dağıtılsın, bir kişiye dokuz pul, dokuz kişiye bir pul verilmesin. 
 
Sizce adalet perspektifi ile bakıldığında Türkiye’yi nasıl bir gelecek bekliyor?
Maalesef bu konuştuklarımızdan hareketle bakınca gelecekle ilgili çok umutlu cümleler kullanamıyoruz. Cumhurbaşkanı Erdoğan ve partisinin artık tek amacı var; ne olursa olsun iktidarda kalmak. Bunun için her şeyi yapabilirler. Nitekim yapıyorlar da; bakının 2019’da yapılacağı söylenen seçimler için seçim güvenliğini zedeleyen düzenlemeler yapıyorlar. Seçimler; 1950 öncesi olduğu gibi memurlar tarafından yapılacak, mühürsüz oylar geçersiz olacak, kolluk güçleri (polis, jandarma) sandık alanına girebilecek vs. 
 
Ancak muhalefet de her şeyin farkında; 2019 seçimleri alınmazsa ne kadar süreceği ve kimlerin nasıl/ne kadar bedel ödeyeceği belli olmayan daha karanlık bir döneme girilecek. O nedenle; iktidarın terörize etmesine fırsat vermeden, oyunlara gelmeden, sandıkları bekleme konusunda büyük bir kararlılık var. Muhalefet partileri daha şimdiden bu doğrultuda bugüne kadar görülmemiş bir hazırlık içine girdiler. İnsanlar seçimlere sadece oy kullanmaya gitmeyecek, kullanılan oyların sandıklardan aynen çıkması için orada yatacak. Hükümet ne yaparsa yapsın; gizli oy ve açık sayım ilkesini uygulatacağız. 
 
Bütün bunlar elbette adaleti ayağa kaldırmak için; adalet, ancak adil bir seçim sonrasında iktidara gelen siyasi ekipler tarafından ayağa kaldırılabilir.
İLİMYURDU Yayıncılık ve Eğitim Hiz. Ltd. Şti.
Adres : Molla Gurani Mah. Akkoyunlu Sk.
            No: 36 Fındıkzade Fatih / İstanbul
Tel      : 0212 533 05 35
Faks   : 0212 631 53 69
Mail    : info@yetkindusunce.com
Tüm Hakları İlim Yurdu Yayıncılık’a aittir. Kaynak belirtilmeden hiçbir içerik kopyalanamaz. | Tasarım & Yazılım: Dizayn Sanat