Yenilik Yasaklama ve Yorum / Nasr Hamid Ebu Zeyd

Sayı:3 / Dini Düşüncede Güncelleme - Kitap Kritikleri

Rufi Tiryaki

Bilimsel Bilgi ve Aforoz Korkusu Arasında / Yenilik Yasaklama ve Yorum
Mana Yayınları

İster akademik çalışmalarda ister günlük hayattaki uygulamalarda Kur'an'ın asli doğası olan “söylem” karakterini dikkate almayan hiçbir yaklaşım, "açılımcı ve canlı" bir yorum üretme imkânına asla sahip değildir. 
1995 yılında Kahire Üniversitesi Edebiyat Fakültesi’nde Profesör unvanını alan, tez çalışması nedeniyle tekfir/aforoz edilen, hakkında Mısır genelinde bir kara kampanya başlatılan, mahkeme kararıyla eşinden boşanmasına kendisine ve eşine rağmen hükmedilen; neticede, ülkesini terk edip önce Japonya’ya, daha sonra da Hollanda’ya gitmek durumunda kalan ve ülkesi dışında vefat eden Nasr Hâmid Ebû Zeyd (1943-2010), vefatından sonra yayımlanan bu son kitabında üç ana konuyu ele almaktadır: "Yenilik, Yasaklama ve Yorum." 
 
Kur’an’ın incelenmesinde takip edilecek metot arayışının cevabını, edebiyata olan ilgisinin de tesiriyle,  Emin el-Hûlî (18951966) ile başlayan edebî tefsir geleneğinde bulan Ebû Zeyd, ilerleyen zamanlarda bu yöntemin de açmazlarını fark ederek eleştirmiş ve sonunda,  metin merkezli Kur’an yorumu yerine söylem merkezli bir yorum metodu üzerinde karar kılmıştır. Emin el-Hûlî ile başlayan edebî tefsir yöntemi; Kur’an’ı  edebî bir metin olarak gören ve edebî metinlerin, ortaya çıktıkları tarihsel ve kültürel şartlar doğrultusunda okunması ve yorumlanması gerektiği düşüncesinden hareketle de onları tarihsel bir okumaya tabi tutan,  Kur’an ifadelerinin tarihsel bağlamlarından hareketle nassın delaletinin tespitine çalışması hasebiyle bağlamcı;  şeriatın gözettiği amaçları esas alması hasebiyle de gayeci/maksatçı bir yöntemdir. Önceden de belirtmiş olduğumuz gibi, bu yöntemin açmazlarını fark eden Ebû Zeyd’in bu yönteme yönelik eleştirileri, kitabın son iki bölümünde yoğunlaşmaktadır. 
 
Ebû Zeyd, dört bölümden oluşan kitabın “Dinî Söylemde Yenilenmenin Gerekçeleri” başlıklı  ilk bölümünde (9-60), düşüncenin bizatihi kendisi ve aynı zamanda  yasası olarak gördüğü yenilenmenin/tecdidin,  daimi bir ihtiyaç, bir zorunluluk ve aynı zamanda bir sorumluluk olduğunu temellendirmeye çalışmakta,  dinî düşüncede tecdidin/yenilenmenin olmazsa olmazlığını/niçinliğini,  hem geleneğin hem de Batı’nın esaretinden kurtulmak olarak  dillendirmektedir: “Tecdid, hem geçmişin asalet adına yeniden üretilmesinden ve kör taklit esaretinden hem de çağdaşlık adına siyasi ve düşünsel alanda bütünüyle Batı’ya angaje olmanın kuşatılmışlığından kurtulmak için gereklidir.” 
 
“Yenilik/tecdid, daimi bir ihtiyaç; siyasal ve kültürel bir yürüyüştür. Yenilik olmazsa yaşam donuklaşır, ışıltısını kaybeder; kültürler bir kayboluş ve ölüm tüneline girer. Ancak her yenilenme; tarihsel, toplumsal, siyasal ve düşünsel bir bağlam içerisinde gerçekleşir. Bu yüzden herhangi bir alanda yenilenmenin, şu ya da bu düşünürün şahsi istek ve arzularından neş’et etmesi söz konusu değildir. Çünkü yenilenme; yaşamın zemininden kopuk, insanların daha iyi bir yaşam tesis etmek için girdikleri patikalarda verdikleri mücadelelerden, döktükleri terlerden bigâne bir şekilde epistemolojik/ bilişsel semalarda yapılan bir seyir uçuşu değildir. Toplumsal, siyasi, ekonomik ve kültürel kriz anlarında yenilenme ihtiyacı daha da pekişir, hayatın her alanında olduğu gibi düşüncede ve bilimsel etkinlikte kendisini gösterir. 
 
Bugün tam da böyle bir krizin içinde yaşıyor durumdayız ve bu kriz, toplumun direnç yetersizliği nedeniyle bir tür donukluğa dönüşmüştür. Gelinen noktada zayıflık ve çaresizliğimizi itiraf etmekten başka çıkar yol bulamamış, bölgemizde bitip tükenmek bilmez savaşlar yaşanırken geçmişin zafer dolu günlerini sayıklayarak umutsuzca bütün bu kaosun bitmesini bekler hâle gelmiş durumdayız.”
 
Tecdid düşüncesini bu sözlerle hülasa eden Ebû Zeyd,  bir dünya kurma girişimi olan İslam’ın, tarihte tatile çıkmış müntesiplerinin, “dedesinin saçları ile övünen kel örneği “ (s.76) sergiledikleri tavır üzerinden tecdidin hayatiliği vurgusu yapmaktadır. 
 
Kitabın  “Sanat ve Yasaklayıcı Söylem” başlığını taşıyan ikinci bölümünde (61-95), yasaklayıcı söylemin sadece dinî düşünceye has bir şey  olmadığını; siyasi, toplumsal, kültürel ve hatta akademik alanda da yasaklayıcı söylemin geçerli olduğu vurgusu yapan ve bu iddiasını sanat özelinde ele alan Ebû Zeyd, dinin sanatı yasaklamadığını; sanatı yasaklayanların,  kendilerini dinin, ahlakın, örf ve geleneklerin savunucusu olarak görenler olduğunu söylemekte, yasaklayıcı söylemin “koruma”iddiasıyla yol aldığının altını çizmektedir: “Ekranı (televizyonu ve her türlü görsel sanatları) koruma, okuyucuyu koruma (şiir kitaplarını ve romanları toplatma), ahlak ve değerleri koruma (yayınlar üzerinde denetim/sansür uygulama). Tüm otoriter söylemler “koruma” iddiasına dayanırlar. Çünkü totaliter, kendini “baba”, “çoban”, “bilge”, “idareci”, “ilham sahibi”, “ölümsüz” görür; insanların ona canla başla destek vermeleri, canımız kanımız sana feda olsun diye haykırmaları gerekir. Bu, dönemsel otoritelerle dinî otoritelerin ortak oldukları bir niteliktir.”
 
Sanatın lüks değil, dinî inanç kadar ihtiyaç olduğunu kabul eden Ebû Zeyd; dinî söylemin, sanattan neden korkuya kapıldığı ve kendisini kuşatıp müsadere etmeye çalıştığı sorusunun cevabını bulmaya çalışır: Çünkü “Sanat, özgürlüğün kendisini gösterdiği en verimli alandır. Toplumlar özgürlükten kaçtıklarında, sanat bu korkunun ve kaçışın kurbanı olur. Sanat, en üst düzeyde özgürlüğün tezahür etmesidir.” 
 
“Klasik ve Modern Dönemde Kur’an Yorumu Sorunu” başlıklı üçüncü bölümde (97-145), te’vil  ve tefsir kavramları üzerinden işletilen terminoloji savaşının,  Kur’an yorumuna etkileri söz konusu edilmektedir. Hicri dördüncü/miladi onuncu yüzyıla kadar tercih edilen te’vil kavramının, bu asırdan itibaren olumsuzlandığı ve yerini tefsir kavramına bıraktığını dillendiren Ebû Zeyd, te’vil sorununun sadece kelimelerin anlamlarını açıklama sorunundan ibaret olmadığını söylemekte, bu dönüşümün canlı ve aktif İslam aklını gerilettiğini, çöküşün yaşandığı bu dönemde geçmişteki mirasın/geleneğin hülyası içinde yaşamaya mahkum ettiğini iddia etmektedir.  
 
Tarihsel anlam ve çağdaş anlam ayrımı yapan Ebû Zeyd, asli/ nesnel anlamın/tarihsel anlamın tespiti ile yetinmenin metni belirli bir dönem içinde dondurmak ve onu tarihsel bir örneğe dönüştürmek olduğunu düşünmekte ve ikinci aşamada, çağdaş anlamın, yani metnin okuyucu için ifade ettiği anlamın belirlenmesine geçmekte ve söz konusu çağdaş anlamın tespitinde, ilk aşamada belirlenen tarihsel/nesnel anlamın dayanak alınması gerektiğini söylemektedir: “Açıklama/izah etme faaliyetini yani te’vil faaliyetini yürütürken önce tefsir eylemini gerçekleştirmek gerekmektedir.”
 
Bunu İmam Maturidî’nin (ö.333) yapmış olduğu tefsir - te’vil ayrımı üzerinden daha net ifade edebiliriz: Tefsir ilk muhataplara/ sahabeye, te’vil ise sonraki muhataplara aittir. TEFSİR, Allah’ın kastettiği mana, ilk hitap çevresinde ilk muhatapların anladığı mana, TE’VİL ise,  Kur’an’ın nakil ve rivayet bilgisiyle açıklanması olan tefsirden ayrı olarak Kur’an’ın tarihi aşan anlamlarını farklı/başka tarihselliklere taşıma ameliyesidir. 
 
Özetlersek; Kur’an’ın kendi nüzul ortamında ilk muhataplara ne söylediği tefsir iken, başka çağlara, başka toplumlara, farklı tarihselliklere kısaca tüm zamanlarda insanlığa ne söylediğini tespit faaliyeti te’vildir. Tefsirde nakil ve rivayet etkinken te’vil istinbata/ictihada dayanmaktadır. Dolayısıyla tefsire dayanmayan te’vil isabetli olmayabilir. Yani Kur’an’ın nüzul ortamında ne dediğini tespit etmeden başka zamanlara ne diyeceğini tespit faaliyeti te’vil değil tahriftir. 
 
Bu bölümdeki amacının,  düşüncenin kapılarının açılması ve ölüm kapılarının kapanması olduğunu vurgulayan Ebû Zeyd, Emin el-Hûlî ve edebî tefsir ekolüne yönelik, ölüm kapılarını kapatamadığı, atalet havasını yok edemediği ve meydanı bütünüyle çağdaş selefiliğin hâkimiyetine bıraktığı şeklinde eleştiriler yöneltmekte ve Kur’an araştırmaları alanında hâkim olan atalet ve durgunluk hâlinin aşılmasının ancak  edebî tefsir yöntemine çağdaş yöntemler olan dilbilim ve hermenötik’in eşlik etmesiyle mümkün olacağını söylemektedir. 
 
Kitabın en önemli olan son bölümü ise “Metinden Söyleme; İnsan Merkezli Kur’an Hermenötiği” başlığını taşımaktadır (147188). Bu bölümde Kur’an’ın, ilahî olan ile insani olan arasında bir ilişki alanı olduğu kabülünden hareket eden Ebû Zeyd; ne yazıktır ki tefsir tarihinin, Kur’an’la metin üzerinden ilişki kurmanın tarihi olduğunu fakat Kur’an’ın salt bir metin olmadığını, bu yüzden Kur’an’la metin olarak bir ilişkinin kurulamayacağını; böyle bir ilişkinin Kur’an’ın  canlılığını yok edeceğini,  anlamıyla oynamanın kolaylaşacağını ve sonuç olarak keyfiliğin/yorum anarşisinin kaçınılmaz olacağını dillendirmektedir. 
 
Metinleşme sürecinin,  Kur’an’ı hitap/söz olmaktan çıkarıp bir metin hâline getirdiği tespitini yapan Ebû Zeyd, söylem merkezli Kur’an yöntemi çağrısı yapmakta ve çağrısının gerekçesini şöyle ifadeye koymaktadır: “Çünkü Müslümanların içinde yaşadıkları çağda, kendilerine zorla dayatılan anlam seçeneklerinden birini tercih etmek ya da şu veya bu yöne angaje olup orada şekillenmek yerine, kendi yaşamlarını etkin bir şekilde tesis etme imkânları ancak bu şekilde söz konusu olabilecektir.” 
 
Kur’an’ın tarihi, toplumu, siyaseti velhasıl hayatı kurmadığı/ belirlemediği, üstüne üstlük karşı çıktığı zulüm esaslı dünyaların meşrulaştırıcısı konumuna getirildiği bu zamanlarda, Ebû Zeyd’in şu sözlerine daha bir dikkat kesilmemiz gerektiği ortadadır: “İster akademik çalışmalarda ister günlük hayattaki uygulamalarda Kur’an’ın asli doğası olan “söylem” karakterini dikkate almayan hiçbir yaklaşım, “açılımcı ve canlı” bir yorum üretme imkânına asla sahip değildir. Totalci ve totaliter yorumlar karşısında canlı ve açık bir yorumu inşa etmeye çalışmak, Kur’an’ı yorumlamanın aslında “hayatın anlamını” bir forma sokmak (hayatı anlamlandırmak) olduğu gerçeğinden hareket edecektir. Eğer dinî “anlam”ı forma sokma hakkını yeniden inananlara vermek için dinî düşünceyi siyasi, toplumsal ve dinî baskılardan özgürleştirmek gerçekten istiyorsak önümüzdeki yegâne yol, başkalarına ait yorumlara (ister bu yorumları reddetsin ister onlar üzerine başka şeyler bina etsin) açık bir yorum metodolojisini geliştirmektir.”
İLİMYURDU Yayıncılık ve Eğitim Hiz. Ltd. Şti.
Adres : Molla Gurani Mah. Akkoyunlu Sk.
            No: 36 Fındıkzade Fatih / İstanbul
Tel      : 0212 533 05 35
Faks   : 0212 631 53 69
Mail    : info@yetkindusunce.com
Tüm Hakları İlim Yurdu Yayıncılık’a aittir. Kaynak belirtilmeden hiçbir içerik kopyalanamaz. | Tasarım & Yazılım: Dizayn Sanat