Ali Bayramoğlu ile, Uzlaşmacı Bir Toplum Dili Kurmanın İmkanı...

Sayı:14 / Söylemden Eyleme, Dil problemi - Söyleşi

Fatih Yaman

Yetkin Düşünce, bu sayısında konu edindiği, “söylemden eyleme uzanan dil problemi”ni çeşitli boyutlarıyla ele alıyor. Biz de söyleşimizde, toplumsal değişimin merkezi konularından biri olan yapı-fail ilişkisi ekseninde tartışmaya açtığımız bu sorunsalı, kendi tarihi ve siyasi birikimimizin bugüne yansıyan izdüşümleri üzerinden, alanında yetkin bir isimle ele almaya çalıştık.
Konuğumuz, Türkiye’de başta “Kürt sorunu” olmak üzere “kronikleşmiş” birçok meselenin barışçıl ve uzlaşıya dayalı yollarla çözülmesine destek veren, “28 Şubat/Bir Müdahalenin Güncesi” ve “Türkiye’de İslami Hareket” gibi eserlerinin yanı sıra Yeni Yüzyıl, Star, Yeni Binyıl, Sabah, Yeni Şafak ve Karar gazetelerindeki köşe yazılarından tanıdığımız, akademisyen ve gazeteci Ali Bayramoğlu.
Bizleri kabul etme nezaketi göstererek sorularımıza içtenlikle cevap veren saygıdeğer konuğumuza, katkıları için teşekkürlerimizi sunuyor, sizlere keyifli bir okuma diliyoruz.
Söyleşi
 
Yetkin Düşünce, bu sayısında konu edindiği, “söylemden eyleme uzanan dil problemi”ni çeşitli boyutlarıyla ele alıyor. Biz de söyleşimizde, toplumsal değişimin merkezi konularından biri olan yapı-fail ilişkisi ekseninde tartışmaya açtığımız bu sorunsalı, kendi tarihi ve siyasi birikimimizin bugüne yansıyan izdüşümleri üzerinden, alanında yetkin bir isimle ele almaya çalıştık.
Konuğumuz, Türkiye’de başta “Kürt sorunu” olmak üzere “kronikleşmiş” birçok meselenin barışçıl ve uzlaşıya dayalı yollarla çözülmesine destek veren, “28 Şubat/Bir Müdahalenin Güncesi” ve “Türkiye’de İslami Hareket” gibi eserlerinin yanı sıra Yeni Yüzyıl, Star, Yeni Binyıl, Sabah, Yeni Şafak ve Karar gazetelerindeki köşe yazılarından tanıdığımız, akademisyen ve gazeteci Ali Bayramoğlu.
Bizleri kabul etme nezaketi göstererek sorularımıza içtenlikle cevap veren saygıdeğer konuğumuza, katkıları için teşekkürlerimizi sunuyor, sizlere keyifli bir okuma diliyoruz.
Fatih Yaman 
 
 
 
Türkiye, coğrafi ve sosyo-politik konumu itibariyle tarihte bir çok toplum ve medeniyete ev sahipliği yaptı. Bu uzun sürecin bazı dönemlerinde toplumu oluşturan unsurlar arasında gerilimli bir ilişki yaşandığını biliyoruz. Söyleşimize genel bir giriş yapmak sadedinde, günümüze bu tarihsel ve siyasal tecrübemizden hareketle baktığınızda, nasıl bir manzara görüyorsunuz?
Bugün tarihe ilişkin, modern bir bakışla idealize ettiğimiz ya da kimi ideolojik hassasiyetlerimizden hareketle yeniden şekillendirdiğimiz, kurgusal bir gerçek tahayyülümüz var. Osmanlı İmparatorluğu’nda çeşitli toplumsal, kültürel farklılıkların, inanç gruplarının huzur ve barış içerisinde yaşadığı iddiası buna örnek. Bu, her zaman böyle değildi, her dönemde farklılıklar arasında iyi ilişkiler kadar gerilimler de vardı. Gerilimin tek nedeni hâkim ve mağdur çelişkisi de değildi. Bir örnek vereyim,1901’de, İzmir’de Yahudi mahallesiyle Hıristiyan mahallesi arasında büyük bir gerginlik çıkar. Hamursuz döneminde bir Hıristiyan delikanlısı ortadan kaybolur. Hristiyanlarda hurafe odur ki Yahudiler hamursuza Hıristiyan çocuğu kanı katarlar.  Çocuk kaybolunca hurafe canlanır. Yahudi mahallesi Hıristiyanlar tarafından basılır. Osmanlı kuvvetleri devreye girer. Ölümler olur ve Hıristiyan delikanlı bir süre sonra çıkar gelir. Ester Benbassa bir makalesinde bu olayı ayrıntılı biçimde anlatır. Bu tür kan iftirası hikayeleri çok yaygındır, tarihi önyargıların, miras alınmış tarihi öfkelerin sonucudur. 1821 Mora Rum ayaklanmasında II. Mahmut İstanbul Rum patriğinin boynunu vurduğu zaman, cesedini denize atanlar Yahudilerdir. Bu örneklerle, şunu söylemek istiyorum: Egemen ile edilgin gruplar arası bir iktidar ilişkisinin de ötesinde, aynı alanda yaşayan içe kapalı farklılıklar ve geleneklerin olduğu yerlerde çatışma hep vardır.
Bugünün toplumu tabii böyle bir mirasın üzerine kurulu. Bu toplumu ben genel olarak toplulukçu bir gelenek içerisinde tanımlamak gerektiğini düşünürüm. Modern bir binayı düşünün, modern bir binaya entegre toplum diyelim. İşte çelik vardır, çimento vardır, harç vardır ve bunların alaşımı vardır. Kuvvet ve bütünlük bu alaşım üzerine, bunların her birinin birbiriyle ilişkiye geçerek, kendi özelliklerini diğerine, diğerinin özelliğini kendine aktarmış olduğu bir mukavemetle oluşur. Toplumlar da işte, farklı topluluklar arasındaki etkileşimlerin, bunların ürettiği ortak değerlerin, ortak köklerin temelleri üstüne otururlar. Toplulukçu yapılar, -yine bir inşaat benzetmesi yapayım müsaade ederseniz- biraz daha yığma taşlı binalara benzer. Var olan taşlar arasında bir yapıştırıcı bulunur. Bu yapıştırıcı bazen yumurta akıdır bazen başka bir şeydir, ama taşlar arasındaki bağ sadece bir arada bulunma irtibatıdır. İşte bu irtibat, bir arada bulunmadan kaynaklanan bir mukavemet yaratır, ama taşlar arasında bir etkileşim yoktur. Bir tür yığma bir toplum modeline benzer.  Bu toplulukçu gelenek, oryantalist yaklaşımı akla getirebilir, ben de gençliğimde bu bakışa “çok oryantalist” derdim, ama yıllar geçtikçe, kendi toplumumla daha yakın temas kurdukça bunu çok daha kuvvetli görüyorum. Bu topraklarda böyle bir toplulukçu toplum geleneği var. Bu gelenek bugün hüküm sürmeye devam ediyor. Bizim de tabii kamusal alanımız var, o kamusal alana çıkıyoruz, orada farklı toplulukların ürettiği ortak değerleri tüketiyoruz. Ama dikkat edecek olursanız, siyasi güdülerimiz, sosyal motivasyonumuz ortak alanın değerleriyle kurduğumuz ilişkiler üzerinden değil, daha çok kendi kimliğimizin ya da ait olduğumuz dünyanın değerleriyle kurduğumuz ilişki üzerinden şekilleniyor. Bunun böyle olmadığı, örneğin gençlik kategorileri gibi durumlar da var elbette. Ama bir bütün olarak baktığımızda, eğilim kendi değerleriyle ilişki istikametinde. Kamusal alan bir tür kontrol edilen, kontrol edilmesi gereken bir hedef aynı zamanda. Velhasıl, içkin değerlerimiz üzerinden kurduğumuz tasavvurlarımız var. Peki yaşanan modernleşme hikayesine, bunca teknolojiye, bunca evrensel değere ve deneyime rağmen bu tasavvurlarımızdan kurtulduk mu? -Pek sanmıyorum. Bugün hâlâ kültürel kavgalar içerisinde, yaşam biçimi ayrımlarıyla, bu ayrımların ürettiği politik zihniyetler içinde yaşamaya devam ediyorsak, -ki kısmen ediyoruz- demek ki hâlâ böyle toplulukçu bir yapımız var. Böyle olduğu oranda da Türkiye, hâlâ kültürel bölünmelerin, biraz önce senin sorunda varsaydığın, kültürel ya da toplumsal farklılıkların birbirinden ayrı ve içine kapalı örgütlendiği, kendi değer sisteminden hareketle faydacı nitelikte bir siyasi ve genel kültür üreten bir dokuya sahip.
Şunu ekleyerek ve somutlaştırarak soruya cevabımı tamamlayayım: Osmanlı milletler sistemini düşünelim, topluluklar ayrı mekanlarda örgütlenir. Cami etrafında kurulmuş bir mahalle, kilise ya da havra etrafında oluşmuş bir başka mahalleler serisi… Bunların hepsi, kendi iç ağırlıklarının, (cemaat meclisleri gibi araçlarla) iç kamusal alanlarının etrafında, ötekilere kapalı bir yaşam biçimini oluştururlar. Böyle bir toplumda, topluluklar arası ilişkiler kadar topluluklar içi ilişki esas olur. Her topluluk kendi yaşam alanını kurmak peşindedir, her birey kendi varlığını korumak için bu ortak yaşam alanıyla, yani topluluğun alanıyla kendisinin talepleri arasındaki ilişkiyi kuvvetlendirir. Şiar biraz şöyledir: “Kişisel fayda ile ait olunan topluluğun alanının genişlemesi arasında doğru orantı vardır. Bu alanın genişlemesi kişinin temel ve siyasi bir faaliyetidir.” Bu durum, faydacı bir zihniyet üretir, ona dayanır. Farklılıkların birbirine temasıyla oluşan ve ortak değerlerin ürediği kamusal alanda ise, daha ilkesel tablolar karşımıza çıkar. Sonuç olarak, bugün Türkiye, farklılıkların bir arada yaşadığı, ama maalesef bütün kavgalarını ve sorunlarını bu farklılıklar arasındaki çatışmaların aşırı siyasileşmesinden ve çözülememesinden ürettiği bir toplumsal yapıya sahip.
Yapı-fail ilişkisi temelinde bakılırsa, uzlaşıya dayalı bir söylemi derinleştiremeyişimizi nasıl anlamalıyız? Sizce bu sorun aktörler eliyle düzelebilir mi, yoksa daha derin yapısal sorunlara mı odaklanmamız gerekiyor, ne dersiniz?
Bu hem siyasal hayatın hem toplumsal analizlerin ölümcül sorusu: Fail mi,  yapı mı? Sartre ve arkadaşlarının, faile, edebiyattan estetiğe, sanattan politikaya her alanda vurgu yapmasının yanında, insan iradesinin mutlaklığının hüküm sürdüğü dönemlerde, malum, bir de yapı kavramıyla ilgili kıpırdanmalar ortaya çıkmıştı. Önce biraz dil bilimde, biraz antropolojide, sonra felsefede. Bu fail-yapı meselesi büyük bir kavgaya dönüştü. Bugün ikisini de reddetmek mümkün değil. Yapı dediğimiz şey, miras aldığımız yalnızca bir dizi hüküm sistemi ve gelenek değil, adeta bir virüs gibi çağları aşıp bize ulaşan endişeler, varoluş kodları ve bu çerçevede oluşan akıl yürütme sistemleri aynı zamanda. Anal ekolünün kurucularından Braudel, güzel tanımlar: “Kökleri belirsiz, derinliklere uzanan ama biz farkında olmadan davranışlarımızı yöneten bir bilinçaltı gibidir” der. O bilinçaltı sana ait, senin ürettiğin ya da senin döneminde üreyen bir bilinçaltı değildir, kuşak kuşak yaşanmışlıkların ürettiği ortak bir bilinçaltıdır. Bunun içine doğarız ve burada insanlaşırız.
Tabii sadece yapının belirleyici olduğunu varsayarsak çıkamayız bu işin içinden. Fail ve fiil meselesi, yapının insanı etkilediği kadar insanın da yapıyı değiştirme gayret ve iradesini ifade eder. Bu da toplumsal olarak, insanı insan kılan ikinci unsurdur. Yapılar, tarihsel belirleyenlerdir, zemini oluştururlar. Bu zeminde irade, fiil, failin şekil verebileceği, yön verebileceği bir zemini ortadan kaldırmaz. 28 Şubat günlerinde ve sonrasında, İslami kesimin gençlerinde birey ve kimlik arasında kurulan ilişki buna iyi bir örnektir. Kimliğin bireyi yönlendirdiği aşırı siyasallaşmış bir halden, çeşitli toplumsal, kültürel, bireysel, cinsel katmanların devreye girdiği ve insanların farklı eğilimlerini farklı arayışlarını kimlikleriyle uyumlaştırmaya çalıştığı bir dönem geçirdik. Bu uyumlaştırma çabası esasen kimlik-birey etkileşimini ifade eder. Yapı, kimlik de buradan hareketle değişir, bu değişim noktasaldır, yavaştır, ama önemlidir. Her türlü dış girdiyle, her türlü dış çatışmayla ve bunların insan üzerindeki etkileriyle, insanın farklı katmanlarının devreye girmesiyle -biraz önce söylediğim gibi- yapıyla fail arasındaki ilişki kritik bir ilişki olmaya başlar. Türkiye’deki bütün değişim öyküsü de Osmanlı’dan bu yana, hatta Osmanlı’nın içinde bu istikamette seyretmiştir diye düşünüyorum. “Yani fail mi, yapı mı?” -İkisi birden hiç şüphe yok.
Buradan güncel pratiklere dönelim dilerseniz. Türkiye’de başkanlık sistemine geçişle birlikte özellikle idari mekanizmalarda bir merkezileşme eğilimi ortaya çıktı. Az önce “belirleyici kodlar” ve “zihniyet” olarak adlandırdığınız yerden bakıldığında toplumsal hafızada yer tutan kurumsal ve bürokratik dil sizce bu değişimden nasıl etkilendi?
Uyum sağladı. Merkezileşme, siyasetin hükümranlığını ifade eder. İçinde bulunduğumuz dönem, siyasetin toplumu avucuna alarak hapsettiği dönemlerden biri.  Tabii bu siyaset de gökten inmiyor, bizim adımıza, topluluklar adına ortaya çıkan siyasetler bunlar. Ama burada önemli olan denge değişikliğidir: Siyasetin üste çıkması ve toplumun altta kalması. Siyaset, bugün Türkiye’de gördüğümüz gibi, kendine has bir tarzla bir kimlik politikası yürütmeye başladığında, o kimliğin de, o kimliğin taleplerinin de ötesine geçiyor ve her şeyden çok o kimliğe yönelik bir “formatlama” politikası başlıyor. Bunu yapmaya çalışan siyasetçinin elbette bazı cihazlara ihtiyacı var: Bunlardan en önemlisi güçtür. Gücü idealler içinde elde etmeye kalkarsanız, bu, rekabet, etik tutum ve talep tatmini gerektirir.  Ama böyle olmayınca, yani kurallar aşırı bir merkeziyetçilik, aşırı bir otoriterleşme, aşırı bir keyfileşme içerisinde olmaya başlayınca, siyasetin hükümranlığı, aşırı merkeziyetçiliğin hükümranlığı haline döner. “-Peki, toplum neden bunun arkasında durur?” -Biraz önce söylediğim o farklılıkların kavgalarındaki paylaşım kavgaları, korkuları, endişeleri, içeride veya dışarıya karşı varoluş refleksi burada çok önemli bir rol oynamaya başlıyor. Senin altını çizdiğin hafıza meselesi burada devreye giriyor: Bellek, zihniyet üzerinde buna uyum sağlama mekanizmaları üretiyor. Bir bakalım, “Erdoğan iktidara geldikten sonra AK Parti neler yaptı?” -Ekonomide uzun süre başarılı oldu, Orta sınıfların toplam nüfusta yüzdesi arttı, orta sınıflara hizmetin de boyutları genişledi; yollar yapıldı, hastaneler yapıldı vesaire. İnsanların sadece ceplerine para girmedi, yapılan hizmetlerle birlikte kendilerini  hastanelerde, yollarda, şurada burada daha fazla “insan hissetmeye” başladılar.
Dünya Bankası rakamlarına bakacak olursak 2001’den itibaren 10 yılda orta sınıfın oranı yüzde 11’den yüzde 41’e yükseldi. Bu da 5x5 demek, yani 5 kişilik ailede herkesin 5 dolar kazandığı bir gelir tablosu demek. “Başka ne yaptı?” - Sosyolojik bir eşitlenmeyi demokrasinin ana taşıyıcısı ilan etti. Düne kadar birbirinden kopuk ve eşitsiz kaynaklardan istifade eden toplumsal gruplar, kültürel kaynak, ekonomik kaynak kullanımında eşitlendiler. Başörtülü öğrenci üniversitede okumaya başladı, başörtülü memurlar olmaya başladı. Öncesi, bir kültürel kaynak kısıtlaması ya da dayatmasıydı. Bu parasal olarak da böyle, mesela belediyelerdeki ihalelerle ilgili tarafları oldu bunun. Bu mekanizma bir taraftan bir kimliğin rahatlaması, diğer taraftan klientalist kanalların, faydacı kanalların artık sadece seküler kesimlerde kalmayıp diğer kesimlere uzanmaya başlamasıydı. Bunları gerçekleştirdiği oranda, bir kesim için muhafazakar cumhuriyet kuruculuğunu yaptı. Bir dönem bir kesim için Mustafa Kemal ne yaptıysa, Tayyip Erdoğan da başka bir topluluk için biraz onu yaptı. Sorunlara rağmen Erdoğan hala bir gücü koruyorsa bu nedenlerledir. Sadece yaptıklarına şükran duyulduğu için değil, “Ya kazanımlar kaybedilirse!” endişesinden dolayı, bu böyle. Kodlar burada devreye giriyor işte.  Ayrıca aşırı merkeziyetçilik mevcut gerginlikleri okşar, kutuplaşma üretir. Nitekim merkezileşme katılım kültürünü değil, plebisit kültürünü besler. Katılım kültürü, sorunların olduğu yerlerde, odaklarında tartışılması, bu konuda toplumdaki farklı hüküm ve sonuçların birbiriyle temas halinde, katman katman siyaseti etkilemesi demektir. Katılımcılık, toplumdan siyasete giden çoğulcu bir hikayedir. Plebisit ise kişinin önüne koyulan tek şıklı sorulardan oluşur. “Hadi evet mi, hayır mı?”, “Yiyor musun, yemiyor musun?”, “Alıyor musun, almıyor musun?” tarzı sorulardan… Yarın öbür gün seçim olacak, katılımcı kültüre en yakın olanlar bile oy verirken “Erdoğan gitsin mi, kalsın mı?” sorusu üzerinden hareket edecek. Bu tam bir plebisit kültürüdür, çoğunlukçudur. Aşırı merkeziyetçilik arayışları da, inanışları da, karşılaşmaları da maalesef böyle bir tekçiliğe gider. Monolitik anlayış, farklılıkları kuşatır.
Son yazınızda, siyasetin hükümranlığına işaret ederek, aşırı merkezileşme yanında çıkar ve rant çatışmasının siyaset dilini şiddete özdeş kritik bir eşiğe getirdiğini belirtiyorsunuz. Bu kritik eşiği biraz açar mısınız?
Siyasetin, merkezileşen siyasetin toplum karşısındaki özerkleşmesi, toplum adına, ama toplumu kurgulayan bir istikamette yürüyor olması, o siyasetin iç dünyasının dilini devreye sokuyor. Bu dil karşısında bir yaptırım görmüyorsa, ki en önemli yaptırım toplumsal yaptırımdır, yürür gider. Toplumsal yaptırım kalkmışsa, kuvvetler ayrılığı gibi mekanizmalar, yargısal, kurumsal denetim de yoksa, sistem içinde çeşitli rant kavgaları, çeşitli ideolojik kavgalarla aşırı sertleşen bir dil karşımıza çıkmaya başlıyor, kuvvet hakem oluyor.
Şunu eleştirdim o yazımda: İki gelişme yaşıyoruz. Bir tanesi şiddet öncesi bir durum: Keyfilik. İktidara geliyorum, kurallar var, ama “ben çok oy aldım diyorum, dünya ve paradigma değişti uygulamıyorum ‘ulan’..” diyorum. “Ne yapabilirsin ki!” diyorum, bana bir şey yapacak olanları da milli irade gerekçesiyle tepeliyorum. Ayrıca devletteki “denge” sisteminde askeri vesayetin yerini, onun kadar kötü başka bir vesayet olan “hukuk üzerindeki siyasi vesayet” aldı. Bir kere, bu, bir model, roller üretiyor, normalleşiyor. Yargı örneğin, 2010-2011’den beri böyle artan oranda, 2021’deyiz. O yıl doğan çocuklar 10-11 yaşında, on sene daha böyle devam ederse bu çocuklar 20 yaşında olacak. En büyük ders sosyalizasyondur, deneyimdir, ne yaşadığınızdır, kiminle karşılaştığınızdır. Çocuklar bunun içine doğacaklar. Böyle bir şeyin sıradanlaşması, tabileşmesi, “oyu kim çok alırsa, kim kuvvetliyse düdüğünü o öttürür” denmesi, bir toplum için çok kötü. Diğer taraftan, böyle keyfi bir sistem, iktidarda tutunmak için kendisi gibi adamlara ihtiyaç duyar: “Üniversitede böyle adamlar olmalıdır, bürokraside böyle adamlar olmalıdır ve ilişkiler sadakat ilişkisi olmalıdır”. Böylece, sadakat ilişkileri liyakatin yerine geçer, yetkinlik değil kimlik öne çıkar ve kalite inanılmaz derecede düşer. Öğrenci vasat hocalardan ders almaya başlar, vasat bir diploma alır, vasat bir memur olur ya da akıllı bir uzman olursun, uzmanlık ona verilen bir sıfattır, kalite göstergesi değil. Basına baktığınız zaman, kabul edilmez bir sığlaşma var. İnanılmayacak gazeteler çıkıyor. Bu gazetelerin iktidar yanlısı ya da muhalif olmalarının önemi yok, ikisi de aynı sığlıkta, aynı berbatlıkta. Merak yok,  sorgulama yok, şüphe yok, Bunlar, aslında otoriter sistemlerin ve aşırı merkeziyetçiliğin ürettiği sistem göstergeleri. Toplumun bir kısmı işte bu tür uygulamaları ve alışkanlıkları içselleştirdiği için, tabii kabul ettiği için ve kendi ekonomik ve diğer varoluşunu bunlarla irtibatlı bir şekilde kurduğu için destekler, destekliyor. Bu başlı başına büyük sorun, bir ön-şiddet hali. Yaşadığımız ikinci gelişme, sembolik ve fiili şiddetin siyasi araç olması. “Modern devlet nedir?” -Max Weber’i hatırlayalım, en güzel tanımı o vermiştir: Bir hukuk nizamıdır devlet. İnsanların hukuk kurallarına biat ettikleri, hukuk kurallarının kişinin uhdesinde olmadığı ve hukuk kuralları adına şiddeti, yasal şiddeti tekelinde tutan bir yapıdır”. Buna hepimiz uyarız. Ama şiddeti keyfi olarak kullanmaya başlarsanız, mesela, bir kabadayı hapishaneden başbakana tehdit mektubu yazarsa, “gazetecileri gördüğünüz yerde vurun” diye mektuplar yayınlarsa, hapishaneden çıktıktan sonra bütün muhalefet liderlerine salvo atışı yaparsa, bu, bir siyasi iktidar ortağı tarafından aktif bir şekilde, diğeri tarafından suskunlukla desteklenirse, burada bir eşik aşılmaya başlar. Bu eşik şiddet eşiğidir. Bu kah sembolik şiddettir, kah fiili şiddettir. Gazetecinin kalemini tutar bu şiddet, yazarken endişe eder, çünkü mahkemeye çıkmak iddiadır, bir meydan okumadır, ama kapının önünde bir kurşunla ya da bir darbeyle karşılaşmak başka bir şeydir. Sokağın sizi tehdit etmesi faşizan bir şeydir.  Şunu yazdım: HDP İzmir iline bir baskın oldu, bir kadın öldürüldü. Kadının kim olduğunu bilmiyorum, ama o kadının o anda ve şu anda tek bir statüsü var: “Maktul”. Türkiye’de bir siyasi lider çıkıp, katilin:  “HDP PKK’dır, birkaç tane PKK’lıyı öldürerek içim rahatlasın diye oraya gittim” ifadelerini doğrularcasına, maktulün aslında terörist olduğunu anlattı insanlara.  Bundan irkilmemek mümkün mü? Demokratik bir ülkede yaşıyorsam, hukuk kurallarını önemsiyorsam değil. Aksi halde bir sürü Ogün Samast ortaya çıkmaya başlar. Çünkü kendilerine yol verilmektedir ve koruma altındadırlar. İşte, eşik çok kritik bir eşik. Biz bunu çok yaşadık. Kahramanmaraş’ta 1978’de komşunun komşuyu kestiği, kadının, hamile kadının karnının yarıldığı günleri gördük. Sanmayın ki burası çok asayiş berkemal olan bir toplumdur. Yok öyle bir şey! Bireysel olarak evet, severiz birbirimizi, ilişkilerimiz iyidir, vesaire. Ama benim mahallem senin mahallen, benim inancım senin inancın, benim camim senin camin; bunlar ölümcül meselelerdir. Dolayısıyla bunları tahrik eden bir dil var ortada, tabii bu aslında biraz popülizme uygun. Çünkü popülizmin en çarpıcı taraflarından bir tanesi, dışlanmış, ezilmiş grupları, bunlar sınıfsal olarak birbirini tutmasa da, mağduriyet açısından birbirine denk toplulukları bir araya getirerek yeni bir toplum tanımı ve bir tür ayrımcılık yapmasıdır. Sağ popülizme baktığımız zaman, bu ayrımcılık milliyetçilikle, kimlikçilikle, mezhepçilikle karşımıza çıkıyor. O zaman yeni tanımlanan, toplumun dışında kalan herkes, toplum dışı gayrimeşru ilan ediliyor ve hedef haline gelmeye başlıyor. Popülizm ve vatandaşlık hukuku, insanların bu toplumdaki doğal haklarını dikkate almadığı oranda, kimilerini katledilesi ya da dışlanası gördüğü oranda ben tabii ki eşikten bahsederim ve irkilirim.
Benim yazımın nedeni buydu ve bunu çok uzun süredir hissediyorum. Mesela, Sedat Peker’de de aynı şeyi görüyorum. Peker tek başına değil ki! Peker’den önce Çakıcı vardı. Şimdi bu kişiler siyasi alanda top koşturuyorlar. Mitingler, açıklamalar yapıyorlar ve bunların ellerindeki yaptırım cihazlarına bakar mısın? “Direklerde sallandırmak, oluk oluk kan akıtmak”, vesaire. Tabii korkarız, biz bir konsensüs değil, Fransızcasıyla “dissensus” toplumuyuz. Derdimiz, Tanzimat’tan bu yana “nasıl olur da bu toplumun iki yakasını iki bir araya getiririz” sorusu olmuştur. “Bu çatışmalar arasında nasıl köprü kurarız?” sorusu olmuştur. Demokratların meselesi budur. Bu siyasi iktidar önce bu duyguyu bize verdi, ama sonra kendisini çatışmaların üzerine inşa etti.
Bu sürecin sağlıklı bir hal alabilmesi için sanırım toplumdaki münevverlerin, aydın ya da entelektüellerin değeri tartışılmaz. Bu anlamda düşünce ve bilim üretim alanları olarak gördüğümüz akademyayı, Türkiye akademyasını nasıl bir söylem üretme pratiği içerisinde görüyorsunuz?
Zor durumda görüyorum. Bir kere akademik dünya sıkıntıda. Bir örnekle cevap vereyim. Türkiye’de yeni bir Anayasayla yeni bir devlet dokusu ortaya çıktı. Özellikle bu Anayasa tabii 2017’de kabul edildi, ama 2016’daki darbe girişimi sonrası devletin işgali ve bu işgalden sonraki yeniden yapılanma çabalarıyla bu dokunun tuğlaları yerleştirilmeye başlandı. Bu dokunun öngördüğü model aslında bildiğimiz kurumlardan “desensitizasyon”, kurumlardan arınma modeli. Bu, mevcut kurumların içi boşaltılarak ya da yanlarına başka yapılar konarak, fonksiyonunu bölerek bozma yoluyla yapılıyor. Mesela Silahlı Kuvvetler benim yıllardır çalıştığım konudur. Geçen gün Akar, “35.000 kişi attık ordudan, yerine 95.000 kişi aldık” dedi. Kim bu 95.000 kişi, nereden, nasıl aldınız? Nasıl ordu yapımız oldu?
Bu soruların hiçbirini üniversite sormuyor, çünkü soramıyor. Siz üniversitede bir idare hukukçusu olarak, bir kamu hukukçusu olarak, bir siyaset bilimci olarak sahaya inip bununla ilgili iki mülakat yapsanız başınızın belaya gireceğini düşünüyorsunuz ki girer.
Şimdi bu endişe, korkuyla ne yapılabilir ki? Olanı anlamak, olana kritik bakmak, entelektüel işi bu değil midir? Sorgu ve soru işin temelidir. Bunun mümkün olmadığı bir akademik dünyada yaşıyoruz. Bugünün üniversitesine baktığınız zaman kaliteli bir sürü insan tabii var, ama sayıları azalıyor, söylem egemenlikleri yok oluyor. Üniversite artık onların üniversitesi değil, üniversite doktoralı sadık uzmanların üniversitesi. Ortada unvanıyla at koşturan bir sürü cahil var. Egemen olan bunların söylemi, üniversiteyi bunlar yönetiyorlar, doku bunların çerçevesinde oluşuyor.  Dolayısıyla soruna pozitif bir cevap mümkün değil. Ben de şahsen yaşıyorum. Ben ve benim kuşağım gerek üniversitelerden gerek basından tümüyle tasfiye oldu. Yazı yazamıyoruz, konuşamıyoruz, şimdi ders veremiyoruz. Hiçbirimiz, kaya değiliz, taş değiliz, ağaç değiliz ki! Kaçıyoruz o zaman, küçük dünyalara kaçıyoruz. Tecrit edilmiş alanlar yaratıyoruz. Kimi roman yazıyor, kimi başka şeyle ilgileniyor. Buradan çıkabilmemiz için tekrar tekrar çaba lazım. Neyin çabası lazım? İşte dergiler kurmak lazım, yine eski yöntemlere dönmek lazım, biraz bu fastfood teknolojiden kaçmaya çalışacak inisiyatifler lazım. Bunlar sadece siyasal alanda “Kürt sorununu nasıl çözeriz?” inisiyatifleri olmak zorunda değil, “nasıl okuruz, nasıl düşünürüz, nasıl eleştiririz?” Münevverin işi halkı aydınlatmak değil, bulunduğu alanı aydınlatmaktır. Kamusal alanı aydınlatmak lazım, kamusal alanda bütün ışıklar söndü. Bu ışıkları biz yakmazsak kimse yakamaz.
“Kamusal alanda ışıkların yeniden yakılmasını” konuşurken, kamusal alanı düzenleyen hukukun pratik dil ve işleyişine dair neler söylemek istersiniz? Siyasete getirdiğiniz eleştiri hukukun işleyişine nasıl yansıyor?
Çok kötü, zaten her zaman problemliydi. Hukuk demek kural, hak demek. Ama Türk aydınının ve Türk insanının ilkeyle, hukukla ilişkisi her zaman zayıf olmuştur. Ben de kendi yaptığım hataları bilirim bu konuda. 2008’de asker-sivil kavgası başlayınca bazı davalardaki usul hatalarını çok önemsememek hataydı ve ben de hukuku es geçebilen bir gelenekten geliyorum demek. İşte zihniyet dediğimiz şey bu. Bugünkü tablo birkaç açıdan çok kötü. Biri kaliteyle ilgili. Adliye kalitesi çok düşük ve düştü. “Özgürlüğün ruhu nedir” soruna yanıt veremeyecek, teknik mesleki eğitimden geçmiş biri sürü hukukçu var piyasada. Sadece sahadan, pratikten öğrenilen, aileden, çevreden, değerlerden hareketle eşitlik, özgürlük fikriyle yol alıyorlar. Hukuk eğitimi çok vasat, oysa elit eğitimi olması gerekir. Üstelik elit deyince insanlar aşağılanıyor ülkede son dönemlerde. Bu tabii Türkiye’nin karşı karşıya kaldığı darbe girişiminden sonra yaşanan vakumla da bağlantılı. Yetişmiş kadrolar boşaldı adliyede. Bu koşullarda çok genç insanlar ceza mahkemesi başkanı bile yapılabiliyor ki bunun vahametini anlayabiliriz. Belki idam cezası kalmadı, ama o cezaya yakın hükümler veriyorsunuz. Bazen bu hükümleri çok ince bir çizgi üstünde veriyorsunuz. Bu, hukuk bilgisi, deneyim ve bilgelik gerektirir. Bugün böyle bir çap düşüklüğü var. İkinci sorun her geçen gün artması. Artışın arkasında da talimat ve sadakat düzenine bağlı bir adliye anlayışı yatıyor. Bu en büyük korkumuz olmalıdır oysa. Devlet kurumlarında liyakatin yerine siyasi sadakatin olması bizi 1978-1980 arası bir iç savaşa itti. Günde yirmi kişinin öldüğü tablolar çıktı karşımıza, sonunda askeri darbe oldu. Hukuk zihniyet olarak önemli, varoluş olarak önemli, araç olarak önemli. Ama hukuku siyasetin içinde topluma yaptığınız gibi siyasetin içine hapsederseniz, adliyeye “benim dediğime göre hareket edin” derseniz, demokrasi buharlaşır. Böyle bir durumdayız. Mesela, Sedat Peker’in kasetleri çıkmaya başladı, savcılar bir türlü dava, soruşturma açmıyorlar. Neden? Çünkü ferman bekleniyor. Padişah buyursun ki biz hareket edelim, ne tür hareket edeceğimize bakalım. Tabii böyle bir toplumda hukuk olmaz ve şu anda hukukun varlığından bahsetmek bile zül. Yerlerde dolaşıyor ve asıl üzüntü verici durum budur. Türkiye buradan nasıl çıkacak, nasıl toparlanacak göreceğiz, ama gerçek bir fetret devri yaşıyoruz özellikle hukuk babında.
Peki, toplumsal ve siyasi tecrübemizi dikkate alarak bu fetret döneminin içerisinde hangi dil ya da söylemin “dönüştürücü bir umut” olacağını düşünüyorsunuz? Yeniden aktörlere dönersek, Davutoğlu ve Babacan’ın parti kurma süreçleri öncesinde, bir yazınızda, her iki partinin ortak handikabının Ak Parti’nin elindeki muhafazakar alanı da domine etmek olduğundan bahsetmiştiniz. Gelişen süreçte değerlendirmeniz nereye evrildi?
Ak Parti belli koşullarda doğdu, belli bir geleneği tevarüs etti. Dindar bir gelenek ve örgütlenmeydi bu. Ama aynı zamanda 28 Şubat deneyimini yaşamıştı. 28 Şubat’tan dersler çıkarmış katmanlara sahipti, ekonomik olarak da sınıfsal bir hareketlenmenin ürünüydü. Tüm bu girdilerle AK Parti, malum, ilk döneminde açık toplum temasını gündeme getirdi ve bu istikamette ilerledi. Bugün ise başka bir noktaya gelmiş durumda ve geri dönüşü mümkün değil. O zaman yeni siyasi partiler örneğin kurulurken benim umudum buna ilişkindi. Muhafazakâr alan dilinin özgürlükçü bir şekilde yenilenmesi ve yeniden yapılandırılmasıydı. Deva ve Gelecek Partisi’nden Ak Parti’nin olumlu girdilerini bir deneyim havuzuna aktarmış, buradan hareketle daha özgürlükçü bir muhafazakarlığı tanımlayacak bir siyaset bekliyordum. Açıkçası bugün her iki parti de bu istikamette yol almaya çalışıyorlar. Fakat görüyoruz ki toplumun istediği ve hissiyatı tam da benim tarif ettiğim şeye denk düşmüyor. Toplum aynı zamanda güç işareti ve yüksek başarı ihtimali istiyor. Bu iki siyasi parti bu bakımdan belli bir eşiği aşamıyorlar. Yeni partilerin oy oranları kaç oldu? Yüzde 5 mi, yüzde 4 mü, yüzde 6 mı? Buna karşılık geleceğe dair siyasi fikir beyan etmeyen, özgürlükçülüğü parçalı ama iktidarı örseleyen, onun karşısında dik durduğu duygusunu veren, Akşener yüzde 15-16’lara geldi. Akşener’in başkan seçilse ne yapacağını bilmiyorum. Bir tek Kürtlerle masaya oturmayacağını biliyorum. Diğerlerinin ne yapacağı hakkında bir miktar fikrim var, ama gel gör ki kamuoyu anketlerine bakıyorum, işte iktidar örselenirken bu tarafta en büyük büyümeyi Akşener dili alıyor. O halde bir aydının beklentileri ve tanımlarıyla sokağın tanımları her zaman aynı olmayabiliyor. Bu da çok tabii bir şey. Bir diğer zorluk, plebisiter bir düşünce iklimi içinde olmamız. Bir kere bu iklimin değiştirilmesi lazım. Bu iklim değişmeden herhangi tutum ve politikanın yeniden kurgulaması çok gerçekçi değil. Ne Kürt meselesini, ne de farklılıklar arasındaki temas meselesini kurgulayabilirsiniz. Onun için önce farklı eğilimler arası demokratik bir yakınlaşma, bir blok oluşturma bana çok önemli geliyor. O bloğun ilk görevi iktidarın değişmesini seçimlerde sağlamak olmalı. Tabii bu değiştikten sonra başka koca bir mesele kalacak: “Sistem nasıl restore edilecek, hangi imkanlarla edilecek?” Muhalif partilerin anayasayı değiştirecek güce ulaşamayacağı aşikâr. O zaman seçimleri kazanırlarsa 4-5 yıl nasıl hükümet edecekler? O kadar farklı parti arasından bir ortak program çıkacak mı? Ama bunların olması lazım. Eğer bunlar olursa, yani böyle bir yakınlaşma olursa, işte o zaman “Hangi dil, nasıl bir dil?” sorusuna cevap verebiliriz. Türkiye koalisyon kültürlerine çok yabancı bir ülkedir, hiçbir zaman da doğru dürüst becerememiştir bu işi. İktidar seçimlerde mağlup edilirse, Türkiye koalisyonla yönetilmek zorunda, en azından fikri olarak. İyi Parti’yle Deva, Gelecek, hatta HDP’nin içinde olduğu bir ortaklık olmak zorunda. Bunu beceremezsek keyfiliğin egemenliğinde “Kafkasya rejimi” olmaya doğru hızla ilerleriz. Yani yıllarca şunu söyledik, ben ve benim gibi arkadaşlar: “Türkiye’nin kaderi muhafazakarların elindedir. Çünkü çoğunlukturlar, hâkim unsurdur onlar, onlar değişirse Türkiye değişir” dedik. Ben hâlâ bu imkanın olduğunu düşünüyorum. Bir kere önce karşılıklı tolerans geliştirmekte, ittifak yapabilmekte, koalisyon kurabilmekte, birlikte az hedefli az maddeli bir restorasyon fikri üretebilmekte buluşmalıyız. Restorasyon üniversite için de, siyaset için de geçerlidir.
Malumunuz oldukça genç ve dinamik bir toplumuz. Özellikle genç jenerasyonun taleplerini dikkate aldığınızda, sizce var olan dilin yenilenmesini mi yoksa yepyeni bir dil inşasını mı istiyor gençler?
Bunu gençlerin söylemesi lazım, benim buna cevap vermem yanlış olur. Ben genç değilim, gençlerin duygularını taşımıyorum.
Muhafazakar siyasete yönelik Ak Parti’nin yarattığı hayal kırıklığı ya da güven kaybının bir şekilde giderilebileceğine yönelik bir umut alıyorum sizden?
Muhafazakarlarla ilgili bir umudum var tabii. Olmazsa zaten Türkiye’nin çıkışı yok. Türkiye’de muhafazakar olmayan, yani muhafazakar değerlerin uzağında duran topluluklar siyasi çoğunluğunu da elde edemezler. Bu ülkenin savcılarını, yargıçlarını, siyasetçilerini Anadolu üretiyor ya da İstanbul’un, İzmir’in, Ankara’nın çevresi üretiyor. Bunlar muhafazakar değerlerle iç içe olan toplumsal gruplardan geliyor. Ama kötü bir çağda yaşıyoruz, onu da kabul etmek lazım. Sadece Türkiye için de değil, Türkiye dışında da dünyada da çok otoriter dalgaların estiği bir çağda yaşıyoruz. Muhafazakarlığın değişimi yaşanacaktır, ama bir dizi merhaleyi geçmek zorundayız. Önce yıkılan kalenin onarılması lazım. 2015 sonrası, Kürt sorunundan Fethullah Gülen Cemaati meselesine, oradan yeni anayasaya kadar bütün sistemin ana direkleri tahrip oldu. Bunların yeniden kurulması için bir kere muhafazakar sözcülere büyük söz düşüyor. Muhafazakarlığın iki boyutu olduğunu görüyoruz bugün Türkiye’de, değil mi? Bir tanesi iktidardaki boyut, diğeri de daha eleştirel, daha sorgulayan bir boyut. İşte o sorgulayan boyut ne kadar büyüyecek, ne kadar genişleyecek, onu görmemiz lazım. Bu genişleme aynı zamanda toplumun kuvvet, güç, başarı beklentileriyle iç içedir. Siyasetçilerin onu da iyi değerlendirmesi lazım.
Söz, muhafazakar değerler ve İslamcılığa gelmişken, dini alandaki aktüel söylemleri ve özelde kurumsal olarak Diyanet’in kullanmış olduğu söylemleri sormak isterim. Malumunuz yakın zaman önce Ayasofya’nın ibadete açılması ve Taksim’e yapılan caminin açılışı gibi sembolik değer atfedilen bazı açılışlar gerçekleştirildi. Bu gibi olaylar sizce toplumun geneli için bir biz dili oluşturabiliyor mu sizce, sizin değerlendirmeniz nedir?
Kısmen de olsa takip ediyorum Diyanet’i tabii. Bu son dönemde, Taksim’e cami yapılması, Ayasofya’nın tekrar ibadete açılması ve benzeri yerlerin, bunların kısmen karşılığı var tabii, muhafazakar dünyayı benim gibi biraz çalışmış insanlar onu bilirler. Bunlar muhafazakar belleğin kilit noktalarıdır, damarların yumuk yumuk toplandığı yerlerdir. Ama “bu muhafazakarlara bir ideal ve bir siyasal form, bir siyasal yapı ufku veriyor mu?” diye soracak olursanız bana, “sanmıyorum”. Bugün beklentinin bu olduğunu şundan dolayı düşünmüyorum: Muhafazakarlar 20 yıldır iktidarda. Bu muhafazakarlık Adalet Partisi muhafazakarlığı değil, toplumdaki de öyle… Bu, bir tür aşı olmuş bir muhafazakarlık; içine dindar değerlerin aktığı, dinle temasın kamusal alanda, siyasal alanda tabiileştiği bir muhafazakarlıktan bahsediyoruz ve yeni nesiller, özellikle muhafazakar kesimin yeni nesilleri bunun içine doğdular. Böyle baktığınız zaman zaten hükümran olduğunuz bir yerde daha ileri bir muhafazakar dünya, elbet bir anlamı vardır, ama kurucu bir anlamı olacağını düşünmüyorum. Ters etkileri var mı? Var tabi. Mesela, Ayasofya’yı ibadete açmak ne kadar köklü bir beklentiyse, Taksim’e cami yapmak da İslami bir kesim açısından çok önemliydi, ama iş bir tür fetih anlayışına geldi. Kamusal alanı kendine mal etmek ya da kamusal alana kendi damgasını vurmak. Taksim’in tarihini biraz bilen biri olarak Taksim Cami’yle ilgili hafif dehşet içerisindeyim. Taksim dediğimiz yer, Bizans’ta, Osmanlı’nın ilk dönemlerinde dış bir mahalle ve bir Levanten mahallesi. Bugün cami yapılan yer ve aşağı doğru, Gümüşsuyu’na inen, Harbiye giden yol her yer gayri Müslim mezarlığıydı. Bugün Divan Pastanesi’nin olduğu yerde kocaman bir Ermeni kilisesi, Surp Agop vardı, onun önü de mezarlıktı. “Ne yani, oraya cami yapmayalım mı?” denebilir. “-Orada zaten bir küçücük cami vardı, fakat sizin yaptığınız cami öyle devasa ki, bir meydan okuma simgesi haline geliyor ki her şeyin önüne geçiyor, meydanın iklimini, karma yapısını değiştiriyor. Bu, Cezayir, Tunus gibi yerlerde “mahallelerin laikleşmesi, mahallelerin İslamlaşması” kavgasını andıran bir tablo çıkarıyor karşımıza. Bu hamleler birlikte yaşamayı kolaylaştırmaz. Ben irkiliyorum açıkçası. Bazı geleneklerin tekrar hayata geçirilmesi de beni irkiltiyor. Diyanet İşleri Başkanı’nın elinde kılıçlar filan, evet adet olabilir, kabul ediyorum, ama Ayasofya Cami’sinin tekrar açılıyor olmasının tartışmaları, manaları alabildiğine sürerken bu tür kimlikçi meydan okumalarının hoş olmadığını düşünüyorum. Zira, muhafazakar kesim açısından böyle kuşatıcı bir fetihçi dilin egemen olduğunu sanmıyorum.
Ama bu dil, AK Parti’nin yeni halinin taşıyıcısı her şeye rağmen. Üstelik bunu yeni milliyetçi söylemiyle iç içe sokuyor. Bu yeni milliyetçilik anlayışının iki ayağı var: Bir tanesi 2015 ve 2016’dan sonra belirginleşti: “İşgal ediliyoruz”, “tehlike”, işte “Kürt meselesi”, “Ortadoğu”, “FETÖ” meselesi filan. Ama bir de başka ayak var: “Yeniden büyümek”, fiili olarak olmasa bile, en azından ufki olarak büyümek. İşte “mavi vatan” dediğimiz şey, onun vaat ettiği meseleler biraz bu tür milliyetçiliği merkeze alan hususlar, fetihçilik gösterileri de bunun parçası.
Bu sözünü ettiğiniz dil ve pratikler, öteden beri tartışılagelen Kürt meselesi, anadili veya yerellik meselesi gibi çeşitli kimlik taleplerini hatırlara getiriyor. Merkezileşme karşısında konumlanan bu yerel talep ve söylemleri nasıl değerlendiriyorsunuz?
Bakın, Türk dış politikasının temel değişimini sağlayan şey Kürt meselesidir. Yani Suriye’de yaşananlar sonucu, Kuzey Suriye’deki Kürt yaşam havzalarında PKK’nın etkili olmaya başlamasıdır. Bu, tüm sistemde bir endişe üretti. Bu endişeyle güvenlikçi politikalar arasında veya bu tür bir militarist dış politika arasında bağlantılar var. Bu endişeler ve yeni milliyetçilik, büyüme ve büyüklük arzusu, Türk siyasetinde merkezileşmeyi ön plana çıkardı. Yerelleşme endişesiz bir akıl ve cesaret ister. Yerelleşme, Türkiye’nin yeni bir toplumsal sözleşmeye sahip olması, yönetim modelinin elden geçirilmesi demektir. Uzak bir ufuk. Bunun olabilmesi için bir toplumsal irade gerekir, bir siyasi irade gerekir, uluslararası ortam ve imkanlar gerekir. Ben Türk siyasetini belirleyen hususları her zaman üç daire olarak tanımlarım: Bunlardan biri toplumdur, yani toplumun talepleridir. Diğeri dış dünyadır, yani Batı’da olana, dünyada olana bigane kalamazsınız, etkilenirsiniz. Üçüncüsü de devletin içidir. Yani devletin içindeki dengelerdir. Şimdi bunların tümünü yan yana koyduğumuz zaman ne dışarıdan esen rüzgarlar ne devlet içindeki dengeler ne toplumsal talepler bir ademimerkeziyetçi toplumsal sözleşmeyi mümkün kılacak nitelikte. Kürt meselesi zaten bu bakımdan asayişçi bir istikamette ilerliyor. Devlet, Kürtlerin şiddet dışı temsilcilerini bile sahada istemiyor, tutukluyor, hapse atıyor, yerine kayyum atıyor. Akşener bunu muhalefete de öneriyor.
Dünyada ve Türkiye’de sosyal medya kullanımının son yıllarda yoğunlaştığını görüyoruz. Esasen o mecrada kullanılan dil ve içerikler her ne kadar hızlı değişse de toplumsal gerilimlerin bir yansımasını oluşturuyor denebilir sanırım. Siz sosyal medyada bu dil ve içeriği hayatımızda nereye konumlandırıyorsunuz?
Belirleyici bir yeri olduğuna şüphe yok. Bir ampulün gece-gündüzü yeniden tanımladığını, iş saatlerini tanımladığını düşünürsek teknolojinin hayatlarımıza ne yaptığını anlatmama herhalde gerek yok. Teknolojik girdiler, sosyal medya böyle bir girdi, her zaman hem pozitif hem negatif yönleri olan haller oluştururlar. Her şey böyle değil midir? Araba da böyledir, uçak da böyledir. Dünyayı kirletirsiniz, ama hızlı gidersiniz. Sosyal medyanın hayatlarımızı formatladığını biliyoruz. Hatta düşünce tarzımızı formatlıyor, kullandığımız dili değiştirebiliyor. Pek çok insan artık kitap okuyamıyor. Çünkü konsantrasyon sosyal medyaya göre, kısa metinler, birkaç cümlelik fikirler. Ama diğer taraftan, sosyal medya, eşitleyici bir araç, yani bir profesörle bir yük taşıyıcısını eşitliyor, bu pozitif bir durum. Ayrıca sosyal medya bir mobilizasyon aracı, hatta yeri. Fikirlerin, durumların seferber edildiği bir yer, dolayısıyla siyasi bir etkisi var. Büyük güç savaşlarında Whatsapp gibi kullanıcı bilgilerini kullanarak siyaset yapan ya da ticaret yapan bir sürü yapıdan bahsedebiliriz. Şunu söyleyeyim toparlamak için: Son derece olumlu bir tarafı var sosyal medyanın, toplumun kendi başına organize olabilmesi, direnebilmesi, tepki gösterebilmesi açısından, ama aynı zamanda müthiş etik sorunlar üretebilen bir araç.  Bu bakımdan süzgeçlerin, araçların, aracılıkların hâlâ anlamlı olduğunu düşünüyorum. Çünkü teknolojinin üretmiş olduğu yeni siyaset yapma, yeni iletişim kurma biçimlerinden kendi başına üreyecek etik kalıplar olduğunu sanmıyorum. Şahsen sosyal medyadan çok uzağım. Twitter’da izleyicilerim var, ama sadece yazılarımı koyuyorum. Yani kimseyle itişip kakışmak istemiyorum. Bir kere vaktimi ona ayırmak istemiyorum. Böyle fastfood şeyleri sevmiyorum. Yani ben eski kalıyorum tabii, kitap okumayı seviyorum, film seyretmeyi…
Eskimeyenin içindesiniz aslında. Hocam, son kısımda isterseniz tekrar tüme vararak tamamlayalım: Demokratik, uzlaşmacı ve çoğulcu bir toplum olmanın koşullarını, nasıl inşa olunacağını sorsak neler söylersiniz?
Her şeyden önce kendi tarihimize bakmamız lazım. Kendi tarihimizi, kafamızı, zihnimizi tamamen boşaltarak yeniden okumamız lazım. Tekerrürleri görmemiz lazım, zıplamaları görmemiz lazım. Ben bunun çok önemli olduğunu düşünüyorum. İkincisi, üniversitelerimizle, medyamızla, keşke insanlık birikimini eğitim dışında da insanlara aktarabilsek, tartışabilsek, konuşabilsek. İnsan aslında insanlık zinciri içinde var. Herhangi bir zamanda üretilmiş ya da herhangi bir zamanda üretilecek herhangi bir şey, üretenin kimliğinden bağımsız olarak insanın parçası, insanın vermiş olduğu bir mücadeleyle alınan yollar da öyle. Yerel olarak üretilmiş tüm bu unsurların oluşturduğu bir pakettir evrensellik. Evrensellik dediğimiz o kadar ideolojik bir şey değildir her zaman. Dolayısıyla bu evrensel bilgilerin, duyguların, girdilerin hayatımızda daha çok dolaşabilmesini sağlamalıyız. Hukuku bilmek, özgürlüğü bilmek, tarihi bilmek -ben bunu daha çok gençler için söylüyorum- çok önemli. Yani bunları içselleştirebildiğiniz oranda, o söylediğiniz şeyi inşa edersiniz; kendinize uyarladığınız zaman değil. Bir dersimde çocuklara sormuştum liberalizmin ne olduğunu. Aldığım cevap ortalama olarak çeşitli dozlarda “yozluk, milli değerler, alçaklık” filan olmuştu, tabii bu ürpertici. Bu şunu söylüyor: Bizim gündelik siyasi belleğimiz çok baskın. Çünkü içerisinde protein yok, yani bilgi yok. Ama bunun yollarını bulan bir toplum olabilmeliyiz. Bu eğitimde de hukukta da düşünce dünyasında da böyle diye düşünüyorum.
 
İLİMYURDU Yayıncılık ve Eğitim Hiz. Ltd. Şti.
Adres : Molla Gurani Mah. Akkoyunlu Sk.
            No: 36 Fındıkzade Fatih / İstanbul
Tel      : 0212 533 05 35
Faks   : 0212 631 53 69
Mail    : info@yetkindusunce.com
Tüm Hakları İlim Yurdu Yayıncılık’a aittir. Kaynak belirtilmeden hiçbir içerik kopyalanamaz. | Tasarım & Yazılım: Dizayn Sanat