Yalanın Rehabilitasyonu: Dinî ve Felsefî Söylemde Ahlâk Retoriği Üzerine

Sayı:33 / YALAN - Dosya

Muhammed Coşkun

Ahlâkça iyi olması gereken için, ahlâk yasasına uygun olması yetmez, aynı zamanda ahlâk yasasının uğruna yapılmış olmalıdır; yoksa o uygunluk yalnızca rastlantısal ve belirsizdir.
                                                        Immanuel Kant.[1]
Bir yalancı ancak alçak ruhlu olduğu için yalan söyler.
Muhammed b. Kâ‘b el-Kurazî[2]
I.
Bilinen bütün inanç ve düşünce sistemleri “yalan”ın kötülüğünü ilkesel olarak kabul ederler. İlkel kabile ahlâklarından büyük dinî geleneklere, Antik felsefeden modern etik teorilerine kadar uzanan geniş yelpazede yalan, güveni bozan, toplumsal dokuyu çürüten ve insanî ilişkileri ifsat eden bir davranış olarak tanımlanır. Bu nedenle hemen bütün kültürlerde yalan söylemek, daha geniş bir çerçevede ise muhatabı yanıltmaya yönelik söz ve tutumlar sergilemek, şu ya da bu ölçüde kınanır. Diğer deyişle yalan, insanlığın ortak ahlâk repertuvarında neredeyse evrensel biçimde “şeytanlaştırılmış” bir edimdir.


[1]  Immanuel Kant, Ahlak Metafiziğinin Temellendirilmesi, Çev. İoanna Kuçuradi, (Ankara: Türkiye Felsefe Kurumu Yayınları, 2002), s. 5.
[2] Ebû Hâtim el-Büstî, Muhammed İbn Hibbân, Rav?atü’l-?u?al?? ve nüzhetü’l-fu?al??, nşr. Tarık b. Abdülvahid b. Ali, (Riyad: Dârü İbnü’l-Cevzî. 2011), s.80

Ahlâkça iyi olması gereken için, ahlâk yasasına uygun olması yetmez, aynı zamanda ahlâk yasasının uğruna yapılmış olmalıdır; yoksa o uygunluk yalnızca rastlantısal ve belirsizdir.
                                                        Immanuel Kant.[1]
Bir yalancı ancak alçak ruhlu olduğu için yalan söyler.
Muhammed b. Kâ‘b el-Kurazî[2]
I.
Bilinen bütün inanç ve düşünce sistemleri “yalan”ın kötülüğünü ilkesel olarak kabul ederler. İlkel kabile ahlâklarından büyük dinî geleneklere, Antik felsefeden modern etik teorilerine kadar uzanan geniş yelpazede yalan, güveni bozan, toplumsal dokuyu çürüten ve insanî ilişkileri ifsat eden bir davranış olarak tanımlanır. Bu nedenle hemen bütün kültürlerde yalan söylemek, daha geniş bir çerçevede ise muhatabı yanıltmaya yönelik söz ve tutumlar sergilemek, şu ya da bu ölçüde kınanır. Diğer deyişle yalan, insanlığın ortak ahlâk repertuvarında neredeyse evrensel biçimde “şeytanlaştırılmış” bir edimdir. Ayrıca bu şeytanlaştırma, insan yavrusunun yetiştirilme sürecinin erken aşamalarından itibaren pedagojik bir strateji olarak da işlevselleştirilir. Çocuklara yalanın kötülüğü özenle telkin edilir; doğruluk, dürüstlük ve sadakat gibi erdemler ahlâk eğitiminin merkezine yerleştirilir. Eğitim müfredatları, masallar, öğüt verici hikâyeler ve sembolik anlatılar bu ideali pekiştirmek üzere tasarlanır. Ne var ki insan büyüdükçe, “çocukluk halinden çıktıkça”, bu yüksek ahlâk söylemi ile fiilî hayat arasındaki mesafe giderek açılır.
Aslında bu durumun temelinde, insan doğasıyla uyumsuz bir ahlâk idealinin yattığını kabul etmek gerekir. Yalanın mutlak ve kategorik biçimde reddi; insanı ne ise o olarak değil, olması arzu edilen ideal bir varlık olarak ele alan bir “insan mühendisliği”ni yansıtmaktadır.  Ne var ki her ebeveyn, çocuklarına öğrettiği doğruluk ilkelerinin ve bu ilkeler etrafında örülen masum ve büyülü hâlenin, ergenlik çağının eşiğinde kaçınılmaz biçimde dağılışını müşahede eder. Çocuk toplumsal gerçeklikle temas ettikçe, kendisi için tasarlanan “ideal insan” projesinin ütopik olduğunu acı bir şekilde tecrübe eder. Aslında burası yalan hakkındaki ideal tutumun ve mühendisliğin gerçeklikle temas ettiği, yalan hakkındaki “anlatı”nın yalana dönüştüğü bir noktadır.
Yalan karşısında katı ve ilkesel yaklaşımın en güçlü ifadesi, Immanuel Kant’ın ahlâk felsefesinde bulunabilir. Kant’a göre ahlâkî eylemler, kişinin niyeti veya durumun aciliyeti gibi değişkenlerden bağımsız olarak, evrensel ve genel geçer ilkelere uygun olmalıdır. Bu nedenle, yalan her koşulda yanlış sayılır ve doğruyu söylemekten sapmak, hangi gerekçeyle olursa olsun, ahlâkî bir ihlal teşkil eder. Kant’ın bu katı tutumunu göstermek üzere anlatılan oldukça ünlü bir temsilde ifade edildiğine göre, kapınızı çalıp peşinde bir katilin olduğunu söyleyen ve “beni sakla” diye yalvaran dostunuzu içeri alıp gizlerseniz, bir süre sonra kapıyı çalıp dostunuzun eşkâlini tarif eden ve kendisini görüp görmediğinizi soran silahlı katile az önce içeri alıp gizlediğiniz zavallı dostunuzun yerini söylemek durumundasınız. Çünkü yalan gerçek olanın gizlenmesi veya saptırılması şeklinde telakki edilmiştir ve gerçeğin “iyi”liği karşısında yalan daima ve ilkesel olarak “kötü”dür. Bu yüzden de siz onu söylerken hangi niyeti taşırsanız taşıyın, söylediğiniz yalanın sonuçları ne olursa olsun, evrensel ve genel geçer bir ilkeye sahip olmak istiyorsanız durumsal, duygusal ve sübjektif koşulları öne sürerek yalanı rehabilite edemezsiniz.
Diğer felsefe ve inanç sistemleri dostumuzu katile teslim etmemizi öğütleme noktasında Kant kadar ileri gitmese de insanın kendi aleyhine bile olsa doğruyu söylemesi gerektiği konusunda hem fikirdirler. Örneğin Gazali’ye göre söz amaca ulaşmak için araçtır ve eğer amaca ulaşmak için başka çare yoksa, yalan söylenebilir. Kendisini öldürmek için peşine düşenlerden kaçan masum bir kişiyi evinde saklayan kimsenin, soranlara onu görmediğini söylemesi bu kabildendir. Böylesi durumlarda yalan hakkındaki hüküm değişir ve masumiyeti korumak için yalan söylemek ahlâkî olarak kabul edilebilir. Yine Gazzâlî, yalanın li-aynihi (salt yalan olduğu için) kötü olmadığını, ancak yalan kapısının bir defa açılması durumunda artık ihtiyaç ve zaruret sınırının ötesine geçme tehlikesinin bulunduğunu belirterek, “Zaruret durumu dışında yalan söylemek aslen haramdır” der.[3]
Haddizatında Kant’ın katı tutumu ile ilgili örnek, sıra dışı ve keskin bir durumu betimler, bu yüzden de temsil gücü sınırlıdır. Ancak insan, yalana başvurmak için ille de kendisinin veya sevdiklerinin hayatını riske atacak kadar keskin bir durumla karşılaşmak zorunda değildir. Gündelik hayat çok daha küçük tehlikeler ve çıkarlarla doludur ve yalan, çoğu zaman bu tür hafif tehlikelerden korunmak veya küçük kazanımlar elde etmek için de kullanılır. İşe geç kalan bir çalışan, uykuya yenik düştüğü için geç kaldığını söylemek yerine, trafik sıkışıklığını gerekçe gösterir. Bazı durumlarda kişi, itibarını, statüsünü veya sosyal saygınlığını korumak için yalan söyler. İnsan gerçekliği açısından, her zaman ve her koşulda doğruyu söylemek ütopiktir; pratikte ise yalan, çoğu zaman yaşamın kaçınılmaz ve işlevsel bir bileşenidir. Yalan kimi durumlarda insanın vazgeçilmez gibi görünen köklü bir alışkanlığıdır hem de can, mal, namus vb. değerlerin tehlikeye düştüğü kritik anlarda ahlâk retoriği çerçevesinde dahi meşru görülebilmektedir. Bu noktada soru; doygun fenomen (saturated phenomena) diye tabir edilen ve insan tabiatının en çıplak haliyle kendisini teşhir ettiği, olgusallık karşısında kurucu kimliğini kaybedip nesneleştiği korku, hüzün, panik vb. anlarda meşrulaşan yalan olgusunun nasıl olup da ahlâk retoriğinde büsbütün şeytanlaştırılabilmiş olduğu ya da bu şeytanlaştırmanın yaşam pratiğinde ne ölçüde işlevsel olabildiğidir.
Kuşkusuz, insan tabiatındaki mevcudiyetine dayanarak ahlâk retoriği içerisinde yalanı meşru görmenin ilk bakışta hesaplanamayan sakıncaları söz konusu olabilir. Haddizatında doğrudan ve bütün yönleri ile yalanı meşrulaştırmaya çalışmanın tutarlı olmayacağı da açıktır. Ancak yalanın bir sonuç olarak görülmesi ve ardındaki sebepler ve maksatlar üzerinden değerlendirilmesi daha geniş bir tartışma alanını hazırlayabilir. İnsan bazen başkaları ile ilişkilerini stabil bir şekilde sürdürebilmek için yalan söyler. Bir dostunuzun hiç ilginizi çekmeyen uzun hikâyelerini dinlemek sizi sıkıyor olabilir, ancak ona bunu doğrudan söylemez, bunun yerine biraz yoğun olduğunuzu, vaktinizi olmadığını söylersiniz. Kimi zaman zor durumda kalıp yalan söylediğimiz de olur. Gerçeği söylememiz halinde bir saldırıya uğrayacak ya da ağır bir ceza alacaksak, neredeyse hiç düşünmede yalana başvururuz. Kimi zaman da başkalarının ilgi ve iltifatına mazhar olmak, saygınlık kazanmak, duygularımızı tatmin etmek için yalan söyleriz. Bunların yanı sıra kâh kendi hatamız kâh başkalarının hatası sonucu bir şekilde içine düştüğümüz bir durumu telafi etmek, kişisel çıkarlarımızı korumak, başkalarına zarar vermemek ya da onları zor duruma sokmamak gibi niyetlerle de yalan söylenilebilir. Takdir edileceği üzere hepsi ortak “yalan” kavramı altında toplanmış olsa da, dildeki bu kavramlaştırmaya dayanarak bütün bu davranışları kategorik olarak aynı kefeye koyup “yalan yalandır” demek fazlasıyla genellemecidir ve gerçekçi olmaktan uzaktır. Bunun için “yalan”ı bir torba kavram olarak değerlendiren sistemler meseleye en nihayetinde retorik düzeyde yaklaşmakta, bunun ötesine geçememektedir. Bir bakıma bu tutum yalan konusunda söylenen total bir yalanı temsil etmektedir. Bu yüzden herkes yalanın kötü olduğu konusunda hemfikir olsa da, yalan söylemeyi sürdürür. Bu noktada, yalanın mutlak ve kategorik bir kötülük olarak ele alınmasına yönelik erken ve dikkat çekici bir itirazın Ebû Bekir er-Râzî’de bulunduğunu belirtmek gerekir. Râzî, yalanı fiilin kendisinden ziyade, sözün ardındaki niyet ve doğurduğu sonuçlar üzerinden değerlendirir. Ona göre hakikate tekabül etmeyen her söz, sırf bu özelliği nedeniyle ahlâkî olarak kınanmayı hak etmez. Zira bir sözün “yalan” olarak mahkûm edilebilmesi için, muhatabı aldatma kastı taşıması ve somut bir zarara yol açması gerekir. Aksi hâlde, özellikle korku, tehdit veya korunma ihtiyacının belirlediği durumlarda hakikatin gizlenmesi ne ahlâkî bir suç ne de kınanması gereken bir davranıştır. Râzî’ye göre insan, kendisini tehlikeye atacak bir doğruyu söylemeye zorlandığında, susma ya da gerçeği örtme yoluna gidebilir; bu tür durumlarda ayıplanması gereken şey yalan değil, hakikati talep etmenin bağlamsız ve hoyrat biçimidir. Bu yaklaşım, yalanı soyut bir norm ihlali olarak değil, insanî kırılganlıkların ve varoluşsal zorunlulukların bir sonucu olarak ele alır. Dolayısıyla Râzî’nin bu tespiti, yalanın ahlâk retoriğinde neden bu denli sert ve kategorik biçimde mahkûm edildiği sorusunu daha erken bir dönemde ve daha gerçekçi bir zeminde sormaktadır.[4]
II.
Yalan ile ilgili en trajik hususlardan biri, onun daima “başkalarının söylediği” söz, “başkalarının yaptığı” fiil olmasıdır. Nitekim kimse yalanı kendisine konduramaz. Bu durum, ahlâkî yargıların yalnızca davranışları tasnif eden nötr ölçütler olmadığını; aynı zamanda ‘biz ve başkaları’ ayrımı üreten sembolik bir düzen kurduğunu göstermektedir. İyi, doğru ve meşru olan sistematik biçimde ‘biz’e, kötü, yanlış ve gayrimeşru olan ise ‘öteki’ne atfedilir. Böylece ahlâk dili, hakikati araştıran bir sorgulama alanı olmaktan ziyade, kimlikleri tahkim eden ve tarafları konumlandıran ideolojik bir işlev görmeye; diğer deyişle ahlâk hakkında konuşan bir dil olmaktan çıkıp ahlâkı ideolojiye dönüştüren bir “ahlâk retoriği” olmaya başlar. Haddizatında bu durum bireylerin ahlâki zaaflarını değil, ahlâk retoriğinin insan tabiatını göz ardı etmiş olmasını yansıtıyor olabilir. İnsan yavrusunun kendisini kabul ettirme, masumiyetini muhafaza etme, etkili olma, ikna etme ve gerektiğinde tahakküm kurma yönündeki temel psikolojik dürtüleri, olumsuz olanın sürekli ‘başkasına’ yüklenmesini neredeyse kaçınılmaz kılar. Bu bağlamda yalan, çoğu zaman bireyin ahlâkî bir sapmasından ziyade, bu ideolojik ayrımın görünmez kıldığı müşterek bir insanî zemin üzerinde ortaya çıkar. 
Buradan hareketle, yalanın insan gerçekliğindeki bu dramatik konumu, daha derin bir felsefî sorunun dışavurumu olarak değerlendirilebilir. İnsan doğası, iyi ile kötü, doğru ile yanlış gibi keskin karşıtlıklar üzerinden değil; çoğu durumda bu değerlerin iç içe geçmişliği üzerinden işler. İyilik ve kötülük, doğruluk ve yanlışlık birbirinden tamamen ayrık ve karşıt değil, birbirine girift bir yapı arz eder. Bir davranışın iyi mi yoksa kötü mü olduğu, büyük ölçüde onu değerlendiren öznenin konumuna ve değer yargılarına bağlıdır. Örneğin, bir silahlı çatışmada bir tarafın gözünde katil olan kişi, diğer tarafın gözünde kahraman sayılabilir. Gündelik hayatta da çoğu davranışın iyi veya kötü, doğru veya yanlış olarak nitelendirilmesi aynı çetrefilliğe sahiptir. İnsan, her zaman kendi ait olduğu çerçeve ve perspektifi merkeze alarak dünyaya bakar; inancını, memleketini, ailesini, en nihayetinde “Ben”i merkezine koyar. Kendi aidiyetini esas alarak küçükten büyüğe doğru bu çerçeveleri çizer. Bunun sonucu olarak insan nefsi, kendi “Ben”liğinin bekası ve huzuru için uygun olan şeyleri olumlarken, aksi durumdakileri olumsuzlar. Beka ve huzur, Freud’un teorisindeki korku ve arzuya karşılık gelen içgüdülerin rehabilite edilmiş biçimleri olarak da değerlendirilebilir. İnsan, kendisini emniyette hissetmek ve arzularına ulaşmak ister; bunun sağlanmasına yarayacak her araç, gerektiğinde kullanılabilir.
Ancak ahlâk retoriğinde insan tabiatının göz ardı edilişinin en temel nedeni, insan hayatının fiilî işleyişinin ahlâk söyleminde varsayıldığından çok daha karmaşık ve kırılgan olmasıdır. Gerçek şu ki insan hayatı büyük ölçüde yalanla, daha doğrusu gizleme, örtme ve seçici açıklama pratikleriyle kaimdir. Her durumda gerçeği olduğu gibi, bütün çıplaklığıyla dile getirmek; insanın iç dünyasını, zaaflarını, korkularını ve çıkar hesaplarını savunmasız biçimde başkalarının insafına terk etmesi anlamına gelir. Oysa insan, yalnızca aklî değil, aynı zamanda içgüdüsel bir varlıktır; kendisini korumak, emniyette hissetmek ve varoluşunu tehdit altında hissetmediği bir alan inşa etmek ister. Bu nedenle yalan, çoğu zaman ahlâkî bir sapmadan ziyade varoluşsal bir savunma mekanizması olarak devreye girer. İnsan maddî ve manevî niteliklerini, niyetlerini, korkularını ve kırılganlıklarını çevresinden gizler; kendisini olduğu gibi değil, olmasını istediği ya da kabul edilebilir gördüğü bir biçimde sunar.
Gerçekçi bir ahlâk düşüncesi, insanı idealize ederek yalanı kökten mahkûm etmek yerine, onu insan doğasının kaçınılmaz bir unsuru olarak kabul etmeli ve bu unsurun nasıl yönetileceği üzerine yoğunlaşmalıdır. Zira yalanın bütünüyle ortadan kaldırılması değil, yıkıcı sonuçlar doğurmayacak biçimde sınırlandırılması mümkün ve anlamlıdır. Dahası, yalanı kategorik biçimde şeytanlaştıran söylemin kendisi çoğu zaman bir tür yalan üzerine kuruludur. İnsan doğasının savunma reflekslerini yok sayan her ahlâkî anlatı, fiilî gerçekliği örten ideolojik bir perde işlevi görür. Hiçbir normatif söylem, insanın kendisini koruma içgüdüsünü tamamen askıya alamaz; alamadığı hâlde alıyormuş gibi davranması ise ahlâkın değil, ikiyüzlülüğün alanına girer. Bu bakımdan yalanın rehabilitasyonu, ahlâksızlığın meşrulaştırılması değil; ahlâkın insanî zemine yeniden oturtulması anlamına gelir. İnsan doğasını inkâr eden bir doğruluk ideali yerine, insanın kırılganlığını, korkularını ve sınırlılıklarını hesaba katan bir etik çerçeve hem daha dürüst hem de daha sürdürülebilirdir.
III.
Yalanın gerçeklikle ilişkisi ve insan yaşamındaki yeri bu yazı boyunca düşünemeye çalıştığım temel izleği teşkil etse de; bu meselenin hukukî, siyasî ve dinî boyutları da elbette bulunmaktadır. Bu boyutlar, bu makalenin sınırlarını zorlayacak genişlikte olduğu için ayrıca ele almayı gerektirir. Sadece şu hususlara işaret ederek bitirmek isterim.
  • Yalanın ne olduğu ve insan doğasındaki yeri göz ardı edilerek kurulabilecek her türlü hukukî, siyasî ve dinî düşünce sistemi, gerçekçi bir felsefi temelden yoksun kalmakla muallel olacaktır. Felsefi soruşturma yalan hakkındaki hakikatin ne olduğunu incelemeli ve bu inceleme diğer bütün düşünce sistemlerine temel teşkil etmelidir.
  • Yalanı gayrı meşru kılan en önemli etkenlerden biri, onun insanlar arası ilişkilere verdiği zarardır. Ancak aynı noktaya mefhum-u muhalifinden bakıldığında, insanlar arası ilişkilerin güven esasına dayandığını söylemek gerekecektir ki bunun da gerçekçi olmadığı ortadadır. İnsanlar yalanın kategorik olarak kötü kabul edildiği mevcut sistem içerisinde de zaten halihazırda neredeyse bütün ilişkilerini “yalan” üzerine inşa etmektedirler. İnsanların birbirlerine her durumda ve her konuda bütün çıplaklığıyla doğruyu söyledikleri bir ilişki tasavvuru, ideal olsa de gerçek değildir. İnsanın kırılganlığını, savunma reflekslerini ve sosyal varlık olmanın getirdiği zorunlu diplomatik davranışları yok sayar. Yalanı kategorik dışlayan bir ahlâk anlayışı, insanın yaşadığı somut durumları kuşatmak ve açıklamak yerine, onları yok saymayı veya bastırmayı tercih eder. Bu yok sayma ve bastırma ise, yalanı ortadan kaldırmaz; sadece onu görünen yüzeyin altına, derine inmeye zorlar. Bu durumda yalan, artık ahlâkî bir problem olarak değil, konuşulamayan bir zorunluluk olarak varlığını sürdürür. Aslında bu durum, toplumsal tecrübenin kendi dilinde de çeşitli şekillerde itiraf edilir. “Her doğru her yerde söylenmez.”, “Doğru söyleyeni dokuz köyden kovarlar.” gibi ifadeler toplumsal şuurda doğru söylemenin kimi durumlarda bir bedelinin olduğunu gösterir.


[1]  Immanuel Kant, Ahlak Metafiziğinin Temellendirilmesi, Çev. İoanna Kuçuradi, (Ankara: Türkiye Felsefe Kurumu Yayınları, 2002), s. 5.
[2] Ebû Hâtim el-Büstî, Muhammed İbn Hibbân, Rav?atü’l-?u?al?? ve nüzhetü’l-fu?al??, nşr. Tarık b. Abdülvahid b. Ali, (Riyad: Dârü İbnü’l-Cevzî. 2011), s.80
[3] Gazali ve diğer İslam bilginlerinin yalan konusundaki düşüncelerinin özeti için bk. MUSTAFA ÇAĞRICI, "YALAN", TDV İslâm Ansiklopedisi, https://islamansiklopedisi.org.tr/yalan (07.02.2026).
[4] Bk. Ebû Bekr er-Râzî, e?-?ıbbü’r-R???n?, thk. Abdüllatif el-Kayd, (Kahire: Mektebetü’n-nahda el-Mısriyye, 1978), 76-78

breitling chronographe etanche 50m a68062 no 1111 price omega dark side of the moon copy uk replica watches steve mcqueen watch auction tag heuer carrera calibre 16 leather strap replica watches uk omega seamaster nato strap rado first copy watches in ahmedabad swiss replica watches hello rolex reviews rado tan boots fake watches
İLİMYURDU Yayıncılık ve Eğitim Hiz. Ltd. Şti.
Adres : Molla Gurani Mah. Akkoyunlu Sk.
            No: 36 Fındıkzade Fatih / İstanbul
Tel      : 0212 533 05 35
Mail    : info@yetkindusunce.com
Tüm Hakları İlim Yurdu Yayıncılık’a aittir. Kaynak belirtilmeden hiçbir içerik kopyalanamaz. | Tasarım & Yazılım: Dizayn Sanat