İsmail Yiğit ile SÖYLEŞİ…

Sayı:33 / YALAN - Kültür Sanat

İsmail Yiğit

“İnsan nasıl merhale merhale olgunlaşıyorsa, çini de aynı şekilde merhalelerden geçerek tamamlanır.”
 
İsmail Yiğit kimdir? Hayat hikayenizi, sizi siz yapan duraklar üzerinden dinleyebilir miyiz? Hikayenizde size eşlik eden değerler nelerdi?
 
Kütahyalı olmam hasebiyle çiniye özel bir ilgim var. Marmara Üniversitesi Güzel Sanatlar Seramik Bölümü mezunuyum. Okulumun adına ithafen Marmara Çini ismiyle kurduğum şirket çatısı altında mesleki faaliyetlerimi sürdürmekteyim. 18.yy’dan bugüne kesintisiz devam etmekte olan Kütahya çini geleneğine; geçmiş ile bugünü birleştirecek özgün ve farklı bir yorum getirme düşünce ve çabası içerisindeyim. Bunun için önce toprağı iyi tanımak ve doğru şekilde tanımlamak gerekir. Ardından onun üzerine sanatla ilişkili bir üretim süreci inşa edilir. Bu işin bir çıraklık dönemi oldu. Daha sonra ustalığa dönüştü. Şimdi ise kırk yılı aşkın bir tecrübeyle bu mesleği sürdürüyorum.
İsmail Yiğit ile SÖYLEŞİ…
Söyleşi: Zuhal Bayram
 
“İnsan nasıl merhale merhale olgunlaşıyorsa, çini de aynı şekilde merhalelerden geçerek tamamlanır.”
 
İsmail Yiğit kimdir? Hayat hikayenizi, sizi siz yapan duraklar üzerinden dinleyebilir miyiz? Hikayenizde size eşlik eden değerler nelerdi?
 
Kütahyalı olmam hasebiyle çiniye özel bir ilgim var. Marmara Üniversitesi Güzel Sanatlar Seramik Bölümü mezunuyum. Okulumun adına ithafen Marmara Çini ismiyle kurduğum şirket çatısı altında mesleki faaliyetlerimi sürdürmekteyim. 18.yy’dan bugüne kesintisiz devam etmekte olan Kütahya çini geleneğine; geçmiş ile bugünü birleştirecek özgün ve farklı bir yorum getirme düşünce ve çabası içerisindeyim. Bunun için önce toprağı iyi tanımak ve doğru şekilde tanımlamak gerekir. Ardından onun üzerine sanatla ilişkili bir üretim süreci inşa edilir. Bu işin bir çıraklık dönemi oldu. Daha sonra ustalığa dönüştü. Şimdi ise kırk yılı aşkın bir tecrübeyle bu mesleği sürdürüyorum.
Hayatımdaki dönüm noktalarından söz edecek olursam; hangi değerlerle yola çıktığım ve bu süreçte hangi değerlerin bana eşlik ettiği sorusuna geliyoruz. Burada toprağı iyi tanımlamak gerekiyor. Ben toprak deyince arzı anlıyorum. Sema vardır, arz vardır. Kur’an-ı Kerim’de “Allah’ın nuru semavatı ve arzı aydınlatır” buyurulur. Yani semalar ayrı bir katmandır, toprak ise ayrı bir katmandır. Kur’an’da toprak en genel anlamıyla önce “turab” olarak geçer. Daha sonra belirli bir oranda ikinci ham madde olan suyla karıştığında çamur olur. Ayetlerde bu çamurun özlü bir çamura dönüştüğü ifade edilir. Sonra “hamein mesnun” denir; yani bekletilmiş, evrelerden geçmiş bir çamur. “salsal” ifadesi de iki yerde geçer ve işlenmeye hazır hâle gelmiş, kıvamını bulmuş toprağı anlatır. Ardından pişmiş bir nitelik kazanır ve insanın yaratılış süreci tamamlanır.
İnsan topraktan yaratılmışsa, çininin merhaleleri de buna benzer şekilde ilerler. Önce ham toprak vardır; buna ham madde deriz. Bu ham madde suyla yoğrulur ve şekil verilecek kıvama gelir. Daha sonra şekillendirilir, kurutulur ve ateşte pişirilir. Seramikte bu ilk pişme aşamasına “bisküvi” denir. Sonrasında üzerine dekor yapılır. Böylelikle bir süreç başlamış olur. İnsan nasıl merhale merhale olgunlaşıyorsa, çini de aynı şekilde merhalelerden geçerek tamamlanır. Daha çok bu insanın iç hali için önemlidir. İnsan ne yapıyor? Toprak zaten topraktan yaratıldı. Toprağın, insanın iç hali, toprak ve ateşle insanın görünür hâle gelmesi, “hamdım, piştim, yandım” mantığı ile ortaya çıkar. Buna göre, yapılan işten çok, buradaki insanın hali ve hareketleri önem kazanır. Önce toprağa, sonra onun üzerine uyguladığımız renkler, elvan ve onun üzerinde bir de sır tabakası vardır. Bunların çoğu esrarlıdır; toprak, renk ve sır… İnsan, toprak, renk ve sırla bir imtihan süreci yaşar. Aşık Veysel’in dediği gibi: “Her kim olursa bu sırra mazhar, dünyaya bırakır ölmez bir eser. Gün gelir bu faniyi bağrına basar. Benim sadık yarim kara topraktır.”
Önceki beyitte şöyle der: “Bütün kusurlarımı toprak gizliyor; (sır aslında gizemdir, esrardır) merhem çalıp yaralarımı düzlüyor, kollarını açıp yollarımı gözlüyor.” “Benim sadık yarim kara topraktır” derken, burada söz konusu olan insanın toprak hâlidir; renkler ve sırlarla geçirdiği bir hal aşamasıdır.
 
Mesleki eğitiminizi Marmara Üniversitesi Güzel Sanatlar Fakültesi Seramik Bölümünde tamamladınız. Daha sonra çini ustalarıyla çalışarak yeteneğinizi ilerlettiniz. Hem akademik hem de usta-çırak ilişki ile bir eğitim almış olmak sanatsal perspektifinizi ne yönde etkiledi?
 
Akademik olarak, okulun 4 yılda tamamladığı eğitimi ben 8 yılda tamamladım. İmkânsızlıklarım vardı ama yine de okulların en başarılı öğrencilerinden biriydim. Burada malzemeyi tanıdım; biraz önce tanıttığım malzemeyi Kur’an-ı Kerim de tanıtmıştı ama seramikte bir de özlü ham maddeler vardır. Oran, orantı, bunların kimyaları, birleşimleri… Bu anlamda, bunları sorguluyorsunuz, düşünmeyi size öğretiyor Güzel Sanatlar Fakültesi. Fakat usta-çırak ilişkisi bambaşka bir şey. Usta konuşurken size susmak düşer, böylece öğreniyorsunuz. Hatta Razi der ki: “Karanlık kadar aydınlık bir gün görmedim; sükut kadar, susmak kadar şirin bir söz işitmedim.” Bu nedenle usta-çırak ilişkisinde çırak önce susmayı öğrenir; susarak birçok şeyi gözlemler ve tekrar tekrar uygular. Arapça’da bir deyim vardır: “Tekrar 180 defa da olsa güzeldir.” Bu süreç, sabrı ve dikkatli gözlemlemeyi öğretir.
Akademide tanımlamayı, sorgulamayı, düşünmeyi öğreniyorsunuz; usta-çırak ilişkisinde ise susmayı, sabretmeyi öğreniyorsunuz. Bu süreci dört aşamada özetleyebiliriz: fikir aşaması, zikir aşaması, sabır aşaması ve şükür aşaması. Hem akademik bilgi hem de mesleğinizle ilişkili pratik bu aşamalarda size öğretiliyor. Eğer sadece ustadan yetişme bir sanatçı olsaydım, işler çok daha farklı olurdu. Kütahya’da çiniciler iş yaparken göz kararı bir çamur reçetesi oluştururlar; iki teneke dümbüldekten, bir teneke belirli bir yerin kumundan, buradaki tebeşirden… Oran ve orantılar hislerle belirlenir. Ben de onlardan biri olurdum, ama birçok şey standart hâle gelmezdi. İşler milimetrik ölçülerde, daha hassas dengede yürütülemezdi. Hem çiniyi bilimsel olarak tanımlayamazdınız hem de usta-çırak ilişkisinden öğrendiklerinizi eksiksiz uygulayamazdınız. Bu anlamda akademik eğitim önem arz ediyor.
 
Çini sanatını uyguladığınız materyalin ham maddesi olan toprağa önem veriyorsunuz. Bu sizin için ne anlama geliyor ve çini için ne ifade ediyor? Toprağın şekillendirilip bir forma büründürülmesi ardında da çini sanatıyla süslenmesi ile yine topraktan gelen insanın yaradılış ve tekamül süreçleri arasında nasıl bir bağ kurabiliriz?
 
Toprak benim için işin başlangıcıdır, hayatın bir başlangıcı. Zaten yeryüzünün en büyük kavgası da bu toprak üzerinde gerçekleşmiştir. Melekler ve şeytan Rabblerine itiraz etmişlerdi: “Biz sana yeryüzünde hamd ederken, şükredip dururken, sen yeryüzünde zulmedecek ve kan dökecek bir insan mı yaratacaksın?” İnsanın burada, melekler için sıkıntı veren yönü, kapkara, kupkuru ve balçıktan yaratılmış toprağıdır. En alt tabaka, bir ham maddeydi. Melekler nurdan, şeytan ise ateşten yaratılmıştı. Nur ile ateşin kökeni Arapçada aynıdır; “n-v-r” kökünden gelir. Yani nur ve nar aynı işlevi görür. Nur gökten gelir insanı hayatı aydınlatır, olgunlaştırır; ateş ise yerden yükselir, kerpici pişirerek olgunlaştırır.
İnsan, hammaddesini yani toprağı şekillendirdi. Şeytanın ateşinde pişirdiği, kapkara ve kupkuru toprak bembeyaz oldu. Rabbinin ruhundan üflediği gibi, insan da esere ruhunu, bilgilerini aktardı. Toprak, yakın bir ham madde ile korunur hâle geldi ve esrarengiz bir hal aldı. Başta kapkara ve kupkuru olan toprak, daha sonra bembeyaz oldu; işte bunun adına çini denildi. Çini, toprağın, havanın ve ateşin bir araya gelmesiyle oluşur. Çamur şekillenir, hava onu kurutur, ateşte pişince ses verir. Bir fağfur gibi; vurduğunuzda bir ah sesi işittirir. Hamdım, piştim, yandım mantığıyla, toprak insan için, bir sanatçı için en önemli ve yegâne ham maddedir. Süslenmesine gelince: Seramikte ham maddenin süslenmesi, insanın kendi nefsini terbiye etmesine benzetilebilir. İslam ile şereflendirilmesi, dine yönelmesi, ahlakını güzelleştirmesi gibi bir süreçtir. İnsan yaratılırken Rab ona ilk olarak ahlakı vermiştir: “Seni çok büyük bir ahlak üzere yarattım.” Ahlak olmadan İslam’ın şartlarının anlamı kalmaz. İşte toprak, hava ve ateş de bu ahlakı temellendirir.
Boyaya gelince: Allah’ın bir boyası vardır; Arapçada adı “levn”, çoğulu “elvan”. Ama bir de Allah’ın boyası vardır; “Sıbgatullah”. Siz çiniyi yaparken, bir Allah’ın kulu olarak, Allah’ın toprağına, Allah’ın verdiği yeteneklerle şekil veriyorsunuz. Ne kadar mütevazı bir şey gibi görünse de, bu sizi dünyanın her yerinde diğer insanlardan farklı ve saygın kılıyor.
 
Eserlerinizde sizden bir iz taşıyan ve sizinle özdeşleşen bir motif ya da renk var mı? Kendi üslubunuzu nasıl tanımlarsınız?
 
Öncelikle çinide tek bir motif veya tek bir renge bağlanmamak gerekir. Bence en büyük motif mizandır. Mizan, ölçüdür; geometri bir ölçü birimidir, bir matematik ve aritmetiktir. 788-850’lerde Harzemşahlar döneminde, Harezm’den Ebul Vefa hazretlerinin geometrisinden, Ömer Hayyam ve Biruni’den bahsedildiğinde, burada geometrinin bir ölçüsü vardır. Bu nedenle tüm dünya bunu kabul etmiş ve bugün “İslami geometri” olarak anılmaktadır. Bu, her şeyiyle bir ölçüdür. Geometrideki yıldızlar, eşkenar üçgenlerin üst üste gelmesiyle ‘Davut Yıldızı’nı oluşturur. Davut, İsrailoğulları'nın ilk peygamberidir; oğlu ise Süleyman peygamberdir. Altın oran, geometriye göre bütün ölçüleri belirler. İşte bunu ifade ederken, en önemli ve olmazsa olmaz motiflerden biri budur.
İkincisi ise Allah’ı temsilen, yüzyıllar boyunca çok meşhur olan Lale motifidir. Lalede “la”, olumsuzluk edatıdır; yani Allah’tan başka her şeyi reddeden bir anlam taşır. Ayrıca lale, Allah lafzındaki Elif ve Lam harflerini çağrıştırır. Lale H harfi ile biter, ama tersten okunduğunda Hilal çıkar. Bu nedenle Osmanlı bayrağında Hilal teke düşer ve semaya doğru kalktığında bir alem olur. Bu alem, bir kubbenin üzerinde sema ile arz arasında bir ilişki kurar. Bugünkü Türkiye Cumhuriyeti bayrağında da Hilal ve beşgen yıldız bir araya gelir. Burada hem lale vardır hem hilal; Allah’ı temsilen bu motiflerin geometriyle ilgisi vardır.
Bütün motifler ve desenler zamanla değişebilir; ancak geometri için bu mümkün değildir. Geometri, insana doğruyu yanlıştan ayırmayı, çeşitlilik içindeki birliği, farklılıklar arasındaki benzerlikleri yakalamayı ve böylece hislerde anlaşılabilir gerçeklere ulaşmayı öğretir. Öyleyse İslam için geometri ve Allah’ı temsil eden Lale motifi, olmazsa olmazlardan iki motif olarak öne çıkar. Renklerden de bahsetmek gerekir. 16. yüzyıl İznik çinilerinde en çok kullanılan renk turkuazdır. Firuze, Mısır kumundan bakır oksit altyapısıyla elde edilen bir mavidir ve Mezopotamya’da Elam medeniyetinin başkenti Susa’da milattan önce 3000’li yıllara kadar tarihlenir. Selçuklularda ve Osmanlılarda da Firuze olarak bilinir; bakır oksitten elde edilir. Nasıl ki Davut peygambere Allah-u Teala demir madenini indirmişse, Süleyman peygambere de bakır madenini vermiştir. Biz de bakır oksitten turkuaz dediğimiz rengi elde ederiz. 16. yüzyılın en önemli rengidir; İznik’te 16. yüzyılda sarı yoktur. 19. yüzyılda Kütahya’da sarı, turkuazla birlikte kullanılmaya başlanmıştır. 21. yüzyılda İsmail Yiğit, turkuaz ve sarıya pembe rengini ilave etmiştir. Pembe, hayal rengimdir; sarıyla karıştırıldığında çok farklı tonlar elde edilir. Gökkuşağı renklerini bu üç renkle çok iyi elde edebilirsiniz. Pembe ile turkuaz karıştırıldığında çok güzel bir gri tonu ortaya çıkar. Bu üç rengin olduğu dönemdeki çiniler, 21. yüzyıl çinileridir. Bunlara da yumuşak geçişlerle degrade uygulayarak İsmail Yiğit üslubu, yani Ameli İsmail ortaya çıkar.                
 
Bugüne kadar bir çok restorasyon projesinde yer aldınız ve binlerce eser kazandırdınız. Peki bir sanatçı ne zaman “yeterince verdiğini” hisseder? Sanat yolculuğunda bir durak ya da varış noktası olduğunu düşünüyor musunuz?
 
İşe başlarken dört şey önemlidir. Birincisi niyet: Yapılan işlerin, amellerin ve faaliyetlerin başlangıcı niyetle olur. İkincisi duruş: Sanatçının tavrı, üslubu, tarzı; önce bir şahsiyet olarak karakter olarak duruşu olması gerekir. Çok iyi bir usta olabilir ama önce duruş gerekir. Üçüncüsü de kişinin kurduğu hayal önemlidir. Hayali kurmak için hikayelerden yola çıkmak gerekir ki Kur'an-ı Kerim'deki surelerin büyük bir kısmı hikayedir. Kur'an'da bu kıssa olarak ifade edilir. Yani kıssadan hisse almak gerekir. Dördüncüsü ise icraat: Bütün bunları gerçekleştirmek, ortaya çıkarmak ve icraat göstermektir. İşte bu dört unsur, bir sanatçının yolculuğunu tanımlar. Ancak burada da bir varış noktası yoktur; sonsuza kadar yol vardır. Önemli olan sanatçının duruşudur ve bunu böyle tanımlarım.
Üretim açısından, 43 yıl boyunca 18.000 küsur eser üretmişim. Bu, ekibim ile birlikte gerçekleşti. Sayı o anlamda çok önemli değildir; önemli olan süreçtir. İlk zamanlar eser üretirken ağır basan, arzularımız ve isteklerimizdi; neyi yapıp yapmamak gerektiğini bilmeyi ön planda tutuyorduk. Ancak manevi gelişim oluştuktan sonra insan daha çok sadeleşmeye yöneliyor. İşte bu noktada fark ettim ki; 30 yıl boyunca Rabbimle birlikte zikrimin, yani konuşmamın bana bir perde olduğunu anladım. Suskunluğumda, yani 30 yıl hiç konuşmadan, insan birçok şeyi susarak da yapabiliyor ve becerebiliyor. Bu nedenle, manevi veya uhrevi olarak gelişmek isteyen bir sanatçı, biraz daha sadeleşmeye ve sükûta yönelmeli. Çünkü söz eğer gümüşse, sükût altındır.
 
Hız ve bilgi çağında, yavaşlık ve sabır gerektiren bir sanatla üretim yapmak sizce nasıl bir duruş sergilemektir? Bu durum insanın içsel olgunluğuna nasıl bir katkı sağlıyor? Nefis terbiyesi olarak adlandırabilir miyiz?
 
Hız ve bilgi çağında, burada önemli olan yalnızca bilgiye ulaşmak değil, bir hâli korumaktır. Sanatı üretirken bunu bir emaneti ehline vermek gibi düşünmek gerekir; yani emaneti yerine getirmek önemlidir. İnsan bazen bunu karıştırabiliyor.
Daha sadeleştirerek anlatmak gerekirse, insanların haliyle kendisini terbiye etmesi, kendi nefsini disipline etmesi ve birçok şeyden geri çekilmesi anlamına geliyor. Eskiden çokça konuşan ve her şeye bir şeyler söylemek için çaba sarf eden Amelî İsmail, bugün daha çok susarak ve biraz geri çekilerek kendisini çok daha iyi ifade edebiliyor. Ordulu Prof. Dr. Ahmet Süheyl Hocayı iyi tanırsınız. Oğlu Ahmet Yakupoğlu ile Kütahya’ya hizmet etmiştir. Onlar der ki: “Ahmet hiçbir şeye talip olma, talep edilen ol.” Yani birisi sizden bir şey talep ettiğinde onu yerine getir. Bu anlamda, biraz daha sadelik ve ağır hareket etmek, manevi gelişimi de daha çok destekler.
 
Bu sanata ilk kez başlayan İsmail Yiğit ile bugünkü İsmail Yiğit arasında düşünsel olarak nasıl bir fark bulunuyor? Kendi manevi gelişiminiz sanatsal gelişiminizi ne yönde etkiledi?
 
Öncelikle, hiçbir şeyi bilmeyen bir İsmail Yiğit vardı. Sanat, özellikle toprak sanatları, diğer sanat dallarından çok daha farklı olarak çok şeyi öğretti. Ancak öğretebilmek de ilmi bilmekten geçiyor. Eğer bir şey öğrenmek istiyorsanız, mutlaka önce kendiniz öğrenmeli, sonra bunu öğretebileceğiniz öğrencileriniz olmalıdır. Burada öğrenciyi yetiştirmek, yaptığınız bir eserden daha ölümsüz kılar sizi. Bir eseri bir hücreye koymak değerli, ama bir öğrenciye bilgi aktararak onun üzerine kendi bilgilerinizi sürdürülebilir hale getirmek, sonraki yüzyıllara taşımak daha da önemlidir. Eğer ona güzel şeyler öğrettiyseniz, bu sizin de bilginizin devam etmesini sağlar. Onun duasından da nasiplenmiş olursunuz
Dolayısıyla, burada iş yalnızca eser üretmekten ibaret değildir; öğrenci yetiştirmek çok daha önemlidir. Dumlupınar Üniversitesi'nde ve Marmara Çini bünyesinde 33 senelik süreç içerisinde onlarca, hem alaylı hem akademik, öğrenci yetiştirdim. Bugüne kadar 43 yıl boyunca 18.000’in üzerinde eser ortaya koymuş olmama rağmen, burada esas önemli olan öğrenci yetiştirmektir. Eser üretmek değerli, ama bilgiyi aktarıp öğrenciyi yetiştirmek çok daha kalıcı ve anlamlıdır.
 
Usta bir sanatçı için öğrenci yetiştirmek bir emanet, süreklilik ve terbiye meselesidir. Yetiştirdiğiniz öğrencilerle kurduğunuz bağı nasıl tanımlarsınız? Eserlerinizle mi yoksa yetiştirdiğiniz öğrencilerle mi daha kalıcı bir iz bıraktığınızı düşünüyorsunuz?
 
1993 yılında Dumlupınar Üniversitesi’nde İsmail Hakkı Düğer ile Meslek Yüksek Okulu Çini Bölümü’nü kurduk. Lakin ben kadro almak yerine fahri olarak katkıda bulundum akademik kariyer yerine müteşebbis kimliği tercih ettim. Kendimi bu şekilde daha rahat ifade edebilecek ve üretebilecek bir tercihte bulundum. Böylelikle usta-çırak ilişkisi ile akademik eğitimi özgünce birleştirebildim. Bu sayede kendimde ve öğrencilerimde daha güçlü ve bağımsız tutarlı bir duruş gösterebildiğimizi gözlemledim.
Öğrenci-öğretmen ilişkisi, gerçekten çok önemli bir vazifedir. Benim hocalarımdan birisi de Türkiye'nin ilk bayan seramik profesörü Jale Yılmabaşar’dır. Halen kendisi ile görüşür, ondan öğrenmeye devam ederim. Yine Güngör Güner ve Erdinç Bakla gibi isimler duayen hocaların başında geliyorlar. Asıl hocaları da meşhur bir isimdir. Kırkından sonra seramiğe başlayan 1917 doğumlu Füreya Koral. Mat sırrı ilk defa seramikte uygulayan bir Türk seramikçisidir. İsmail Yiğit ise mat sırrı ilk defa çinide 2000’li yıllarda yani yaklaşık 25 yıl önce uygulayan ilk sanatçı olarak bilinir. İşte o hocalarımızın izinden gidiyor olmaktır bu. Bakış açımız ve dünya görüşümüz belki farklıdır ama hoca-öğrenci ilişkisi sanat alanında her şeyin üzerinde olur ve sürdürülebilir bir ilişki oluşturur. Onlardan öğrendiklerimi, hiçbir taraf olmadan, ortada bir insan olarak, sonraki öğrencilerime hem akademide hem de atölyemde öğretebildiğim kadar öğretmeye devam ediyorum. Çünkü mesleğimizin en önemli yönü usta-çırak ilişkisidir.
 
Geriye dönüp baktığınızda, yolun başındaki hâlinize ne söylemek isterdiniz?
 
Ben de hep bu soruyu çokça düşündüm. Onunla ilgili çok şey aklımdan geçiyor, ama vallahi neyi desem ne kadar söylesem boş olur. İyi ki bu sanatı yapmışım, iyi ki böyle bir mesleğim olmuş diyebilirim sadece. Son olarak şunu söyleyeyim: Nüzul sırasına göre 11. sure, Duha Suresidir. 12. Sure de, İnşirah suresidir. “Elem neşrah leke sadrak? / Biz senin göğsünü açmadık mı?” buyurulur. Benim göğsüm de yıllar önce bypass ameliyatı oldum açıldı. Daha sonra “Seni yüceltmedik mi, şanını, unvanını, itibarını ve mertebeni yükseltmedik mi?” İşte bu sayede, dünyanın değişik yerlerinde eserlerim tanınır hâle geldi. Bu bağlamda İnşirah suresi kendi hikayemi düşündüğümde benim için çok daha anlamlı bir hale gelir. 2010 yılında beni Leighton House Müzesine davet etmişlerdi. Oraya gittiğimde bazı Çini eserlerinin de bulunduğu o müzeyi bir bedel istemeden düzenlemiştim. Fakat dedim ki bu eserler Türk bir usta tarafından yapılmıştır şeklinde bir bilgi bırakmıştım. Birkaç ay önce de Hatır isimli bir programa katılmıştım, TRT 2’de yayımlandı. Konuşmayı gerçekleştirdiğimiz hanım yakın zamanda Londra’ya gittiğinde Leighton House Müzesinde yüze yakın İsmail Yiğit eserleriyle karşılaşmış ve eserlerle karşılaştığında yaşadığı duyguyu anlattı. 2010 yılında dünyada birincisi ilan edildiğim alanda, o müzede Amelî İsmail’in eserlerinin olması, işte Rabbinin ona verdiği yetenekle bir anlam kazandı. İnşirah suresinin devamında buyrulduğu üzere “Biz senin namını, zikrini yüceltmedik mi? Ama o yüceliği doğru yolda ve doğru çizgide kullanabilirseniz, sanatta ölümsüzleşmiş olursunuz. Çünkü Duha Suresi, Peygamber Efendimizi öylesine rahatlatmıştı ki; çocuklarını, eşini, amcasını, annesini, babasını kaybeden bir insan için Duha Suresi ve arkasındaki inşirah ne kadar önemliyse, işimde benim için o kadar önemli bir rehber oldu.
 
breitling chronographe etanche 50m a68062 no 1111 price omega dark side of the moon copy uk replica watches steve mcqueen watch auction tag heuer carrera calibre 16 leather strap replica watches uk omega seamaster nato strap rado first copy watches in ahmedabad swiss replica watches hello rolex reviews rado tan boots fake watches
İLİMYURDU Yayıncılık ve Eğitim Hiz. Ltd. Şti.
Adres : Molla Gurani Mah. Akkoyunlu Sk.
            No: 36 Fındıkzade Fatih / İstanbul
Tel      : 0212 533 05 35
Mail    : info@yetkindusunce.com
Tüm Hakları İlim Yurdu Yayıncılık’a aittir. Kaynak belirtilmeden hiçbir içerik kopyalanamaz. | Tasarım & Yazılım: Dizayn Sanat