Prof. Dr. Veysel Bozkurt / Salgın Bizi Nasıl Etkiliyor

Sayı:11 / Covid-19 Dünya ve İnsanlık Krizi - Söyleşi

Fatih Yaman

Krizi Gerçekten Yönetebiliyor muyuz ?

Yetkin Düşünce, bu sayıda, beden ve ruh sağlığından başlayarak hane içi ilişkileri, toplumsal cinsiyete dayalı rolleri, günlük hayat aktivitelerini, kısaca ekonomik ve sosyo-kültürel ilişkilerle örülü bütün bir hayatı etkileyerek adeta bir insan(lık) krizine dönüşen küresel salgını ele alıyor. Salgına sebep olan virüsün mahiyeti, gücü ve bulaşma biçimleri gibi beden sağlığı üzerindeki etkilerinin neredeyse tafsilatına varıncaya değin, “kitlesel uzmanlığa eriştirme marifetine sahip” türdeş medya üretimlerinin arasından, iki yetkin konuğumuzla birlikte, merceğimizi salgının toplumsal etkilerine çeviriyoruz. 
 
İlk konuğumuz, İstanbul Üniversitesi İktisat Fakültesi öğretim üyesi Prof. Dr. Veysel Bozkurt. Küresel trendler, endüstriyel dönüşüm, dijitalleşme, bilgi toplumuna geçiş ve son olarak Covid-19 pandemisinin sosyo-ekonomik etkileri gibi toplumsal değişimle ilgili birçok çalışma gerçekleştirmiş olan Bozkurt, pandemiyle etkin mücadele için oluşturulan Toplum Bilimleri Kurulu’nun da üyelerinden biri.

Salgının nasıl yönetildiğini, aileye, kadın-erkek ilişkilerine, ekonomiye ve siyasete etkilerini sorguladığımız birçok soruya içeriden ve sahadan sıcak veriler sunarak içtenlikle cevap veren iki değerli sosyal bilimciye katkılarından dolayı teşekkürlerimizi sunuyoruz.
 
Sizlerin de keyifle okuyacağınızı ümit ediyoruz.

Değerli hocam ilk olarak, neredeyse kanıksamaya başladığımız virüs salgınının ve oluşan krizin genel olarak toplumsal hayatımızda nasıl bir değişime sebep olduğuyla başlayalım?
 
Bildiğimiz toplumsal hayatı büyük ölçüde kısıtladı. Salgın öncesinde olduğu gibi bir araya gelemez olduk. Aramıza mesafe girdi. İnsanlar sevdiklerine güvenle sarılamaz hale geldi. Türkiye güven düzeyi hep düşük ülkelerden birisiydi. Salgının başında (Nisan 2020) yaptığım çevrimiçi bir araştırmada çoğunluğu üniversite ve üzeri eğitime sahip kitlenin sadece yüzde 18’i insanların çoğunluğu genelde güvenilirdir derken bu oran yine benzer bir örneklem üzerinde (Ağustos sonu, 2020) bu oran yüzde 11’e kadar gerilemiştir. Nisanda insanların yaklaşık yüzde 40’ı gelecekte temel ihtiyaçlarını karşılayamama korkusu yaşarken, ağustos sonunda 60’ından fazlası temel ihtiyaçlarını karşılayamama kaygısı yaşadığını ifade etmektedir. Kötümserlik inanılmaz boyutlara ulaşmıştır.
 
Salgın süreciyle birlikte hepimizin hayatına yeni isimler, yeni yüzler girdi. Daha çok salgının yönetimi ve süreç takibiyle ilgili karar mekanizmalarından biri olarak tanıdığımız Bilim Kurulu bir süre sonra Toplum Bilimleri Kurulu ile birlikte çalışmaya başladı. Sizin de içinde bulunduğunuz bu kurulu biraz anlatır mısınız bize? Niçin ihtiyaç duyuldu? Kurul nasıl çalışıyor ve kararları nasıl alıyorsunuz?
 
Salgın öncelikle bir sağlık sorunu. Dolayısıyla ilk müdahale sağlık ve fen bilimleri alanından geldi. Ancak aynı sağlık problemi, toplum üzerinde oldukça derin etkiler yaptı. Salgının zorunlu kıldığı yeni yaşam tarzına insanların uyumunu sağlamak önemli bir sorun haline geldi. Yaygınlaşan infodemiyi1  yönetmek önemli bir soruna dönüştü. Belirli sektörlerde işsizliğin boyutları arttı. Toplum kurallardan yoruldu. Düğünler, bayramlar ve tatilcilerin yarattığı toplumsal etkileşim virüsün bulaşma hızını artırdı. Burada sayılamayacak kadar çok toplumsal sorunla baş edebilmek için aralarında psikiyatri, iletişim, halk sağlığı, tıp tarihi ve sosyoloji gibi alanlardan uzmanların katıldığı toplam altı kişilik bir kurul oluşturulmuştur. Bakanlığın kendi personeli ile bu sayı on kişiyi aşmaktadır. Toplum Bilimleri Kurulu, sorunun toplumsal boyutları konusunda öneriler getirmektedir. Her haftanın belirli bir gündemi vardır. Gündemin içeriği tüm üyelerin önerileri ile belirlenmektedir. Kurul bir icra makamı değildir. Görüşülen konu ile ilgili her üye görüşlerini dile getirmektedir. İcra makamı, Kurul’da dile getirilen görüşlerden uygulanabilir bulduklarını değerlendirmeye almaktadır.
 
Takip edebildiğimiz kadarıyla Türkiye salgının kontrol altına alınmasına yönelik bayram öncesine kadar görece başarılı bir süreç ortaya koydu. Özellikle salgının yönetimine ilişkin Türkiye ile diğer ülkeleri kıyaslama imkânınız oldu mu acaba?
 
Birçok ülke başlangıçta önlemleri hayli sıkı tuttu. Biz de öyle. Bu alandaki başarımız hayli konuşuldu. Ancak bunun bir de ekonomik boyutu var. Siz düğünleri, tatilleri, kafeleri, restoranları kapalı tuttuğunuzda belirli ölçüde sınırlıyorsunuz, ancak kısıtlanan bu işlerden ekmek yiyen milyonlarca insan var. Onların da bir dayanma gücü var. Her ülkenin elindeki kaynak aynı değil. Ancak bütün ülkeler belirli bir süre sonra kısıtlamaları gevşettiler. Netice itibarıyla birçok ülkede olduğu gibi bizde de vaka sayısı yeniden artmaya başladı. Kurullar ve Sağlık Bakanlığı öncelikle virüsün yayılmasını önlemek için ne yapılması gerekiyorsa onu tavsiye ediyor. Ancak icra makamı kendisine gelen binlerce toplumsal talep arasında bir seçim yapıyor. Bazen virüsü sınırlandıran önlemler öne geçerken, bazen de insanların ekonomik anlamda hayatta kalmasını sağlamak amacıyla önlemleri gevşetebiliyor.
 
Birçok ülke başlangıçta önlemleri hayli sıkı tuttu. Biz de öyle. Bu alandaki başarımız hayli konuşuldu. Ancak bunun bir de ekonomik boyutu var. Siz düğünleri, tatilleri, kafeleri, restoranları kapalı tuttuğunuzda belirli ölçüde sınırlıyorsunuz, ancak kısıtlanan bu işlerden ekmek yiyen milyonlarca insan var. Onların da bir dayanma gücü var.
 
Salgın toplumsal alışkanlıklarımızı da önemli oranda değiştirdi. Cenaze merasimlerinden bayram kutlamalarına ve düğünlere kadar topluluk halinde icra ettiğimiz birçok pratik artık eskisi gibi değil. Sizce bu süreç kültürel bir değişmeye sebep olabilecek bir boyuta mı ilerliyor?
 
Şu anda yaşadığımız değişim biraz da zorunluluktan. Eğer bu salgın süresi çok uzarsa, kalıcı kültürel değişmelere yol açabilir. Örneğin el temizliği, yatkınlığı olanlar için kalıcı temizlik takıntılarına dönüşebilir. Kapalı mekânlarda salgın sonrasında da birbirimizden uzak durabiliriz. Ya da başkalarıyla tokalaşırken tedirgin olabiliriz. Dileğimiz salgın çok uzamasın ve şuandaki uygulamalar kalıcı olmasın.
 
Salgının ülkemizdeki seyrinin başlangıcında, yüksek risk altında bulunmalarından dolayı 65 yaş üstü yaşlılarımızla ilgili birtakım kısıtlamalar ve düzenlemelere gidilmişti. Ancak bu düzenleme kamuoyunda “yaşlılarımızın korunması ve hastalıktan sakınılması” için değil de sanki “hastalığın yayılmasının müsebbibi” olarak görülmelerinden kaynaklanıyor gibi anlaşıldı. Özellikle sosyal medya mecralarına yansıyan görüntüler birçoğumuz için oldukça yaralayıcıydı. Sizce buradaki temel problem neydi? Türkiye’nin toplumsal değişimi içinde, kentleşme, aile kurumunun farklılaşması ve geleneksel değerlerden uzaklaşma gibi bahisler bu meselenin neresinde durur sizce?
 
Başından itibaren 65 yaş üzerine yönelik uygulamalar, onları korumaya yönelikti. Hastalığı yayanlar 65 yaş üzerinden ziyade, genç, hareketli ve çok fazla insanla temas halinde olanlardı. Ancak bu yaş grubunun direnci daha zayıf olduğu için, böyle bir uygulama tercih edildi. Büyüklerimize yönelik sosyal medyadaki uygulamaların istisnai olduğunu düşünüyorum. Hızlı toplumsal değişme beraberinde kuralsızlığı (anomiyi) de getirdi. Bizi birbirimize bağlayan bazı değerlerimiz zayıfladı. Ancak her şeye rağmen toplumumuzda büyüklerimize çoğunluk itibariyle saygı gösterilmeye devam etmektedir. Nitekim toplumun vicdanı kabul etmediği için, sosyal medyaya yansıyan saygısızlık tepkiyle karşılanmıştır.
 
Salgının kuşkusuz uluslararası siyasete de yansıyan boyutları var. Bildiğiniz gibi kimi ülke liderleri farklı bir retorik geliştirdi. Örneğin ABD Başkanı Trump başından beri “Çin virüsü” kavramını öne çıkarırken, İtalya ve Macaristan’ın bazı yöneticileri özellikle göçmenleri suçlayan imalarda bulundu. Sizce geliştirilen bu söylemlerden hareketle salgın sonrası dönemin muhtemel politikaları için öngörülerde bulunulabilir mi?
 
Başta ABD olmak üzere birçok ülke başka ülkeleri suçlayarak, kendi sorumluluklarından kısmen de olsa kurtulmayı denediler. Salgın öncesinde de yabancı düşmanlığını kullanan popülist bir söylem vardı. Bu söylem özellikle 2008 ekonomik krizi sonrası güç kazandı. Krizin yarattığı hayal kırıklığını göçmenler ya da yabancıları günah keçisi haline getirerek hafifletmeye çalışan bu söylem, önümüzdeki dönemde daha fazla güç kazanabilir. Bilindiği gibi ekonomik genişleme, gerilimleri azaltarak bireyler ve ülkeler arasındaki açılmayı getirirken, ekonomik daralma tam tersi istikamette gerilimleri artırmakta ve kendi içine kapanmayı getirmektedir. Ne kadar süreceğini öngörmek zor olmakla birlikte, ülkelerin içinde ve ülkeler arasında gerilimler daha da artabilir. Oysa bu virüs küresel bir tehdit. Çözümü de küresel işbirliği ile olabilir. Ancak ülkeler kendi iç gerilimlerini hafifletmek amacıyla, dışarıda daha saldırgan politikalar izleyebilirler. Şimdilik trend bu yönde seyrediyor.
 
Bildiğimiz kadarıyla pandemi sürecinde oldukça geniş katılımlı bir çalışma yürüttünüz. Bu çalışmanızdan biraz bahseder misiniz? Salgının etkilerini özellikle toplumdaki sosyo-ekonomik eşitsizlikler üzerinden okumak mümkün mü?
 
Nisan 2020’de Pandeminin etkileri konusunda geniş kapsamlı bir çevrimiçi anket yaptım. Orada ortaya çıkan virüs bağışıklık sistemi zayıf herkesi öldürmesine karşılık, her toplumsal tabaka üzerinde aynı etkiyi yapmamaktadır. Pandemiden yoksullar, işsizler ve kadınlar çok daha olumsuz etkilenmektedir. Sosyo-ekonomik eşitsizliklerin etkisi, bu pandemi sürecinde daha derinden hissedilmektedir. Araştırmada çalışma koşullarındaki değişim yanında salgının psiko-sosyal etkilerine dair çok sayıda soru vardır. Data salgının toplumun geniş bir kesiminde huzursuz/depresif bir ruh hali yaratmıştır. Nisan itibarıyla anketi cevaplayanların yüzde 41’i sürekli virüs kapma korkusu yaşıyorum, yüze 28’i ölüm korkum arttı, yüzde 64’ü ise, sevdiklerimi kaybetmekten korkar hale geldim cevabını vermişlerdir. Şu anda (31 Ağustos) yeniden benzer bir örneklemden çevrimiçi veri toplamaya başladım. Kaygı düzeyinin çok daha yükseldiğini göstermektedir. Bir diğer ifadeyle mevcut tedirginlik halen devam etmektedir.
 
Salgınla ilgili kamuoyuna yansıyan tartışmalara ve ortaya konulan kimi araştırmalara bakıldığında, bir taraftan toplumsal kaygının, anksiyetenin, aile içi şiddet gibi bir dizi olumsuzluğun arttığı, ancak diğer taraftan bazıları için de aile bağlarının güçlendiği, doğayla daha barışık bir hayat arzusunun geliştiği gibi söylemlere yer veriliyor. Sahadan aldığınız veriler size bu konuda ne söylüyor?
 
Nisan 2020 itibarıyla sahadan aldığım veriler, çoğunluk (%54,5) aile bağlarının karantina sürecinde güçlendiğini ifade etmişlerdir. Özellikle ekonomik koşulları daha iyi olanlar, geçmişte iş yoğunluğundan ailesine zaman ayıramayanlar karantina döneminde birbirlerini dinleme fırsatı bulmuşlardır. Diğer taraftan yüzde 17,4’lük bir grup aileiçi iletişim sorunlarının arttığını ifade etmişlerdir. Özellikle yoksul ve işsizler arsında iletişim sorunları artmıştır. Gençler başlangıçta bu süreçten çok olumsuz etkilenmişlerdir. Ayrıca her türlü kısıtlama insanlarda saldırganlığı artırabilir. Son ankette doğrudan aile ilişkilerine yönelik soru sormadım. Ancak artan gerilimin aile ilişkilerine yansımaması mümkün değil. Düşük güvenli bir toplumduk. Nisan itibariyle yüzde 18 olan insanlara genel güven oranı 31 ağustos itibarıyla yüzde 11’e kadar inmiştir.
 
Birçok meslek grubunun salgından farklı ölçülerde etkilendiğini,bu anlamda sağlık çalışanlarının sürecin başından itibaren en fazla risk altında kaldığını biliyoruz. Bunun dışında hangi sektörler, hangi meslek çalışanları salgının olumsuz etkilerine maruz kaldı sizce?
 
Data salgının toplumun geniş bir kesiminde huzursuz/depresif bir ruh hali yaratmıştır. Nisan itibarıyla anketi cevaplayanların yüzde 41’i sürekli virüs kapma korkusu yaşıyorum, yüze 28’i ölüm korkum arttı, yüzde 64’ü ise, sevdiklerimi kaybetmekten korkar hale geldim cevabını vermişlerdir.
 
Salgından dolayı sağlık çalışanlarının tükenmişliği çok dile getirildi. Sağlık çalışanları için devlet ve toplum ne yapsa azdır. Bu süreçte güvenlik kuvvetlerinin iş yükleri ve riskleri artmıştır. Özellikle toplu taşıma kullanarak işe gitmek durumda olanlar virüse yakalanma riski ile karşı karşıyadırlar.Bazı meslek gruplarında da işsizlik artmıştır. Örneğin turizm, eğlence, restoran vb. işyerlerinde çalışanların önemli bir kısmı pandemiden dolayı işlerini kaybetmişlerdir. Ekonomideki daralma gençlerin iş bulma umutları giderek artan biçimde zayıflatmaktadır.
 
Ülkemizdeki vaka sayılarındaki kısmı düşüşler ve kısıtlamaların esnetilmesiyle birlikte adeta toplumsal bir rehavet oluşmuş görünüyor. Takip edebildiğimiz kadarıyla sizler de tehlikenin devam ettiğine yönelik farkındalığı artırmaya ve önlemlere devam etmeye ilişkin sosyal mesajlar veriyorsunuz. Bu çalışmalar sizce toplumda beklediğiniz karşılığı buluyor mu? Eksik bulduğunuz, yapılması gerekli başkaca neler bulunuyor?
 
Haklısınız. Maalesef tehlike artarak devam ediyor. Toplumun önemli bir bölümü kurallara uymakla birlikte, riskin büyüklüğünü anlatamadığımız kalabalık bir kitle var. Kurallara uyanlar çoğunluk itibarıyla evlerinde kaldıkları için, bizim gözümüze çarpanlar genelde kurallara uymayanlar. Bunların temel özellikleri, virüse yakalanması halinde kolayca atlatabileceğini düşünmeleri, ağırlıklı olarak erkek olmaları ve bu virüsü komplo teorileri ile açıklamaları. Ayrıca geç kapitalizmin getirdiği hedonist tüketici tipi öncelikle haz için yaşamakta; alıştığı konfordan vazgeçmekte zorlanmaktadır. Bencilliği meziyet sayan bu hedonist insan tipini, başkaları için maske takmaya ikna etmek diğerlerinden daha zor olmaktadır. Toplumumuzda kökleri çok eskiye dayanan kutuplaşma ve karşılıklı güvensizlik böyle dönemlerde işbirliğini zorlaştırmaktadır. Önce ben diyerek bu krizi aşmak mümkün değil. Ancak önce biz diyebilirsek bu krizi birlikte aşabiliriz. Bizi inşa etmede zorluklarımız sürüyor.
breitling chronographe etanche 50m a68062 no 1111 price omega dark side of the moon copy uk replica watches steve mcqueen watch auction tag heuer carrera calibre 16 leather strap replica watches uk omega seamaster nato strap rado first copy watches in ahmedabad swiss replica watches hello rolex reviews rado tan boots fake watches
İLİMYURDU Yayıncılık ve Eğitim Hiz. Ltd. Şti.
Adres : Molla Gurani Mah. Akkoyunlu Sk.
            No: 36 Fındıkzade Fatih / İstanbul
Tel      : 0212 533 05 35
Mail    : info@yetkindusunce.com
Tüm Hakları İlim Yurdu Yayıncılık’a aittir. Kaynak belirtilmeden hiçbir içerik kopyalanamaz. | Tasarım & Yazılım: Dizayn Sanat