Nasıl Bir Dünya ve Gelecek?

Sayı:12 / Gelecek Vizyonu Kaygı ve İyimserlik Arasında İnsan - Dosya

Mustafa Tekin

Postmodern sürece geçişle birlikte, modern sömürge biçimleri sona ererken postkolonyalizm, klasik hakikat anlayışlarını sona erdiren post-truth vb. süreçler görünüşte daha özgürlükçü biçimler yarattılar. Fakat bu yeni durumda “nasıl özgür olmadan özgür olabiliriz?” gibi bir paradoksal bir soru etrafında, tüketime endekslenen bir özgürlük anlayışı yaygınlaşmaktadır. Çünkü sadece tüketirken kendisini özgür hisseden bağımlı bireylere ihtiyaç vardır. Bir başka deyişle, birey tüketime bağımlı olarak özgürce tüketmelidir. 
Dünyanın gelecek vizyonu konusunda çok farklı perspektiflerden tahminler yapılmaktadır. Bir yandan fütürologlar ve seküler falcılar “distopya” tadında felaketlere atıfta bulunurlarken, bilim adamları da mevcut gelişmeler çerçevesinde dünyanın evrilebileceği uç sınırlara doğru tahminler yapmaya çalışmaktadırlar. Pozitif ve negatif bakış açıları bu tür tahminlerde farklılaşmakla birlikte, pozitiflik ve negatiflik bazan meseleyi okuma biçimine göre de değişmektedir.
 
Özellikle “ilerleme” ideolojisinin zihinlerde ciddi kalıcı bir bakıye bıraktığı zaman diliminde yaşıyoruz. En azından bu argümanı doğrulayacak şekilde “yapay zeka”lar, “robot”lar ve “dijitalleş me” uygun pozitif örnekler olarak sunuluyor. Bilhassa birçok yazında gelecekte daha çok özgürlük ve daha çok refaha dair göndermeler insanlığın artık geri dönülemez biçimde ilerlediği argümanını zihinlere yerleştirmeye çalışıyorlar. Her zaman insanı sadeleştirmekten yana olan benim gibi düşünenler için tüm bu argümanlar kaygıyla izlenmeye devam ediyor.
 
Pandemi ile birlikte küresel aktörlerin dünyanın geleceğine doğru sunmaya çalıştıkları iyimserlik, çok boyutlu pozitif iyileşmeleri içermektedir. Meselâ; insanlık için daha yaşanabilir bir çevre, yarattığı olumsuzlukları gidermek üzere format atılmış bir kapitalizm, özgür bir dünya, eşitlik vb. bu temennilerden bir kısmını oluşturmaktadır. Fakat güç üzerinden kurdukları hegemonyayı, küresel aktörlerin niçin değiştirmek istedikleri sorusunun makul bir cevabını henüz bulabilmiş değiliz. 
 
Elbette değişimin yegane aktörleri küresel güç odakları değildirler. Nihayetinde dünya ölçeğinde kurulan düzenin sürdürülemezliği, farklı grup ya da kitlelerin de değişimin aktörleri haline gelebileceğine işaret etmektedir. Fakat küresel sistemin daha rafine yöntemlerle ve gerçekliğin yerine sanallıkları görüntülerin garanti etmesiyle küresel sistemin “taksit atlat” gibi sürekli zaman kazandığını görmekteyiz. Bu da küresel aktörlerin “sürdürülebilirlik” kavramı üzerinden mevcut durumu sürdürmeye çalışacaklarının işaretlerini kuvvetlendirmektedir. 
 
Geleceğe doğru bir projeksiyon geliştirirken, biz aşağıdaki parametreler eşliğinde küresel sistemin aktörleri tarafından postmodern formlarla inşa edilmek üzere imkanların seferber edileceğini düşünmekteyiz. Ekonomik, sosyal, kültürel, siyasal içerikleri olan bu parametreleri şu şekilde sıralayabiliriz. 
 
1-Ekonomik açıdan dünya ölçeğinde yaşanan büyük bir gelir adaletsizliği vardır. Parası olanların sürekli zenginleştiği, diğerlerinin de fakirleştiği bir düzende yaşamaktayız. Mevcut düzen bunu korumak isteyecektir.
 
2-Uygulanacak önlemlerle insan küresel sistem için bir risk olmaktan çıkarılmaya çalışılmaktadır. Yani insan sürekli sistemin içinde tutulmak ve sıkı şekilde fakat hissettirilmeden, örtük şantajlarla kontrol edilmek istenmektedir. İnternet ve iletişim ağları bu kontrolün propaganda ve epistemoloji ayağını kuvvetlendirirken, yapay zeka, biyopolitika vb. kavramlar üzerinden kontrol sistemi sıkılaştırılacaktır. 
 
3-Mevcut ekonomik düzeni korumak için siyasal mekanizmalar insanların kitleselleştirilip uysallaştırıldığı küresel bir tarzda işleyeceklerdir. Bu tarzda insanlar kendilerini özgür zannetmekle birlikte, geliştirilen tekniklerle onların sisteme gönüllü katılmaları temin edilmek istenmektedir. Fakat bunun modern dönemdeki gibi açık baskı ve totalitarizm içermemesine dikkat edilecektir. 
 
Sosyal, siyasal, ekonomik ve kültürel bileşenleri içeren yukarıdaki parametrelerin korunduğu bir dünyaya doğru değişimlerin artırıldığını ve hızlandığını müşahede etmekteyiz. Şimdi tarihsel bir kısa okumanın ardından, bu bileşenlere kısaca değinerek nasıl dünya ve gelecek sorusuna cevap aramaya çalışacağız. Fakat bu arayışlarımız, modern bir mentalite ile gelecek tasarımı değil, aslında insanlığı tehdit eden ve insanlığın aleyhine işleyebilecek gelişmelere dikkat çekmek şeklinde olacaktır.
 
Hümaniter, seküler, Aydınlanmacı rasyonalizm üzerine dayanan modernleşme 20. Yüzyılın başına gelinceye kadar hayranlık uyandıracak atılımlarda bulundu. Temel paradigma olarak insan merkezli bir evren görüşüne dayanan modernite, ekonomik anlamda kapitalizm, siyasal anlamda modern-ulus devlet ve ayrıca hümaniter seküler bir kültüre yaslanmaktaydı. Sanayi devrimi ile birlikte malların üretimi ve mübadelesinde yeni bir aşamaya geçilmişti ki daha sonra kapitalizm içerisinde yeni faz ve aşamalar yaşanmaya devam etti.
 
Bugüne gelinceye kadar sistemin gelişimi ve revizyonlarını tayin etmede açıkça ekonomik faktör daha belirleyici olmuştur. Bunun anlamı, özellikle bugünkü küresel aşamaya gelinceye kadar dikkatle takip edilmesi gereken ana çizginin kapitalizm olduğudur. Sistem 20. Yüzyıl içinde bile farklı zamanlarda krize girdiğinde, yine kapitalizmin gerekirlikleri doğrultusunda tıkanıklıklar açılmaya çalışılmıştır. Söz gelimi; 1929 yılında yaşanan büyük buhranın ardından süreç içinde fordist ekonomik tarza geçildiğinde kapitalizme yeni bir nefes üflenmeye başlanmıştır. 
 
Özellikle devletler içinde büyük sermaye sahiplerinin temerküzü ve nihayetinde bu sermayenin uluslararası ölçekte üretim, yatırım ve mübadele talepleri küresel sistemin doğuşunu getirmiştir. Tabii ki küreselleşmeye eşlik eden iletişim devrimi (televizyonların ardından internet) hem mübadeleyi hem de propagandayı sağlayan bir faktör olarak devreye girmiştir. Öte yandan para ve mal mübadelesinin kendisine takıldığı oranda ulus-devletin sınırları esnetilmeye ve açılmaya başlanmıştır. Bu durum siyaset etme biçimlerinde daha esnek yaklaşımları gündeme getirse de, son kertede “tüketim” anahtar yaşamsal kelime olduğu ölçüde örtük faşizmler sürekli devrede olmuştur. 
 
Devasa bir büyüklüğe ulaşan küresel sistem içinde küçülen insan için, “güvenlik” tehditleri karşısında piyasanın astronomik olarak fiyatlandırdığı gerçek özgürlük makul satın alınabilirlik ve ödenebilirlik düzeylerinin üzerine çıkmıştır. Böyle bir sarmal ve kuşatılmışlık karşısında güvenliğin konforu, özgürlüğün bedeli karşısında daha tercih edilir ürün olarak vitrinlerde arz-ı endam etmektedir. Küresel sistemin derinleşen yapısı, özgürlükgüvenlik ikilemi ve değiş tokuşunda bedeli insanlığa bir ontolojik güven sorunsalı olarak fiyatlamaktadır.
 
Bu süreçte özellikle birkaç değişime vurgu yapmalıyız. Birincisi, modern üretim tarzından “tüketim” merkezli yeni bir üretim ve mübadele biçimine geçilmiştir. İkincisi, sermayesi devlet hacmini aşan şirketler küresel aktörler olarak dünya siyasetini yönlendirmeye başlamışlardır. Üçüncüsü, reklam ve iletişim ağları ile tüketim merkezli yeni bir kültür yaratıldı. Dördüncüsü, yeni oluşturulan küresel kültür çerçevesinde bireyselleşmeci ve seküler biçimde yapılandırılan ilişki tarzları, klasik ve dayanışmaya dayalı ilişki ve ağları dönüştürdü. Bu, son kertede kredilendirme ve borçlanmanın artışında çok önemli bir faktör oldu. Beşincisi, tüketimin tek değer olduğu böyle bir hayat tarzında ortodoksisi olan ve değer sunarak tüketim önünde engel oluşturacak din ve ideolojilerin postmodern perspektifle yeniden inşası süreci ise devam etmektedir. 
 
Bu kısa giriş ve hatırlatmalardan sonra, yukarıda sıraladığımız parametreler çerçevesinde sırasıyla dünyanın geleceğine dair bazı okumalar
yapmaya çalışalım.
 
1-Ekonomik açıdan dünya ölçeğinde yaşanan büyük bir gelir adaletsizliği vardır. Parası olanların sürekli zenginleştiği, diğerlerinin defakirleştiği bir düzende yaşamaktayız. Mevcut düzen bunu korumak isteyecektir.
 
Teorik olarak dünyada varolan doğal ve suni zenginlikler ve varlıklar insanların sağlıklı beslenmesi ve yaşaması için yetecek düzeydedir. Fakat esas sorun küresel ölçekte sistemden kaynaklanan bölüşüm ve paylaşım sisteminde ortaya çıkmaktadır. Küçük bir azınlığın çoğunluğun aleyhine olarak sahip oldukları varlıklar, yoksullaştırılmış kitlelerin en temel gıdalarını alamadıkları bir sefalete doğru dönüşmüştür. 
 
Zygmunt Bauman’ın verdiği rakamlara bakacak olursak, 1991’de dünyanın tepesindeki %20, dünyanın geri gayri safi hasılasının %84.7’sini,küresel ticaretin % 84.2’sini ve iç yatırımın % 85’ini elinde tutarkentabandaki % 20 için bu oranlar sırasıyla % 1.4, 0.9 ve 0.9’du.1 Bir çok ülkede buna benzer oranları tikel düzeyde doğrulamak mümkünse de, sadece Hindistan’a bakmak dünya ölçeğinde durumun vehametine dair bir kanaat edinmeyi kolaylaştırabilir. Meselâ, ciddi anlamda rezervler, kaynaklara sahip olan Hindistan’ın zenginlikleri adeta iç edilmişlerdi. En zengin 100 kişisinin varlıklarının toplamı 300 milyar dolar olan Hindistan’da GSYİH 2009’da 1.2 trilyon dolardı.2  Hindistan’ın nüfusunun bir milyarı geçmiş olduğu hatırlanırsa, nasıl bir bölüşüm sistemi kurulduğu daha iyi anlaşılacaktır. Yine Roy, Hindistan’da 830 milyon insanın günde 20 rupiyle yaşadığını söylemektedir.3  Hindistan’daki bu oranları dünya geneline yansıtmak mümkündür. Dolayısıyla ekonomik anlamda küresel sistemin şimdiden başlayarak ciddi bir tıkanma yaşadığını buralardaki rakamlardan anlamak mümkündür. 
 
Yine dünya ölçeğinde tüm ülkelerin varlıklarının toplamı 65 trilyon dolar iken, Uluslararası Finans Enstitüsü’nün raporuna göre borçlanma miktarı 272 trilyon dolar civarındadır.4  Küresel sistem büyük oranda  borçlar üzerinden varlığını sürdürmektedir. Bugün mevcut imkanlarıyla tüketemeyen kitleler, sürekli borçlandırılarak tüketim çarkının içine sokulmaktadır. Böylece yaratılan bu borçlular kitlesine boyun eğdirerek yönetmek daha da kolaylaşmaktadır. Çünkü dünya ölçeğinde önemli bir kitlenin günlük en önemli sorunu temel ihtiyaçlarını elde edebilmektir. Böyle bir ekonomi-politik dünyanın gidişatında karşılaşılan bir fenomen olmaktan ziyade, Lazzarato’ya göre küresel sistem içinde borçlandırılmış bir insan profili imal edilmektedir.5
 
Pandemi dolayımıyla ekonomik anlamda parasal genişlemeler kadar, dijital paraya geçiş ve kontrollerde sıkılaşma da tartışmalar arasında yer almaktadır. Gerçek para olan altın ve değerli emtiaların fiziki olarak dolaşımdan çıkarılması ve kağıt paraya geçilmesinin ardından, oluşan hastalık riskleri öne sürülerek dijital paraya geçişler konuşulmaktadır. Dijital paranın kullanımı her şeyden önce parasal dolaşımı daha sıkı kontrol edecek olmakla birlikte, küresel sistem açısından paranın tüketim üzerinden daha çabuk sisteme geri döndürülmesine hizmet edecektir. Bir başka deyişle, hesapta varolan dijital paralara verilecek harcama süreleri tüketim yapmadan sistem dışına çıkacak tasarrufçu yaklaşımların önüne geçecek; böylece tüketim hiç aksamaya uğramayacaktır. 
 
Tüm bu gelişmeler karşısında ülkelerin ellerinde “büyüme” ve küresel sistemin insanlığa sunduğu “sürdürülebilir kalkınma” kavramları kalmıştır. Giderek illüzyonik bir nitelik kazanan kalkınma ve büyüme gibi kavramlar, daha çok tüketim üzerinden ölçülmektedir. Borçlandırılarak genişletilen tüketim hacmi, büyümeyi kendi kendine doğrulayan kehanet haline getirmiştir. Kenneth Boulding’in dediği gibi, “sınırlı bir dünyada sınırsız bir büyümenin mümkün olduğuna inanmak için ya deli ya da ekonomist olmak gerekir.”6
 
“Sürdürülebilir kalkınma” gerçekte küresel ölçekte esas sorun olan bölüşüm ve paylaşımda adalet sorununu halletmek üzere devreye giriyor görünmemektedir. Tüm icraatlardan anladığımız kadarıyla “sürdürülebilir kalkınma” mevcut küresel sistemdeki paylaşım sistemini bozmadan neler yapılabilir mantığı etrafında daha çok kendisini göstermektedir. Zira küresel gelir paylaşımındaki adaletsizlik geçmiş günlerden bugüne düzelmediği gibi derinleşmiştir. Gelecek on yıllarda yeni teknolojik gelişmelerin de etkisiyle ciddi bir istihdam kaybı ve işsizlikten konuşulmaya başlanmıştır bile. Diğer yandan “sürdürülebilir kalkınma”nın ima ettiği çevre ve silahlanma sorunu da çözülmek yerine geçiştirilmektedir. Nitekim Rand Corporation ve Ford Vakfı kuruluşları gibi etkinlik düzeyi yüksek olan Brookings Enstitüsü lideri, uluslararası sistemi garanti altına almaktan bahsetmektedir.7  2020 yılındaki çokça konuşulan “Great Reset” ile kapitalizmin yeni bir fazına girdiğimizi düşünüyor; dolayısıyla yaşananları “kapitalizmin ölümü” olarak nitelendirip bayram edenlere katılmıyorum. 
 
2-Uygulanacak önlemlerle insan küresel sistem için bir risk olmaktan çıkarılmaya çalışılmaktadır. Yani insan sürekli sistemin içinde tutulmak ve sıkı şekilde fakat hissettirilmeden, örtük şantajlarla kontrol edilmek istenmektedir. İnternet ve iletişim ağları bu kontrolün propaganda ve epistemoloji ayağını kuvvetlendirirken, yapay zeka, biyopolitika vb. kavramlar üzerinden kontrol sistemi sıkılaştırılacaktır. 
 
Burada detaylarda analiz edilmesi gereken birbiriyle ilintili dört tema bulunmaktadır. Birincisi, insanın bir risk unsuru olarak görülmesi sebebiyle kontrol altına alınmak istenmesidir. Modernliğin ardından postmodern politikalarla epey bir uysallaştırma yolunda adım atılsa da, insan kendi başına bırakıldığında ne yapacağı belirsiz bir varlıktır. Dolayısıyla insanın piyasa ve tüketime aykırı davranışlarını engellemek üzere kontrol mekanizmaları geliştirilmektedir. 
 
İkincisi, özellikle insan epistemolojik kaynaklar açısından bir propagandaya maruz kalmaktadır. “Bir kere bireyselleşmenin uç noktası olarak insan yalıtık monadik varlıklara çevrilmeye çalışılıyor. Bu, dünyada kolektif dirençleri azaltmaya yönelik bir manivela aynı zamanda. Bu monadik varlık, bilgide ne kadar çeşitlenme olursa olsun, global kaynaklı bilgi kaynaklarından beslenmektedir. Hedef burada bireyin ön görülmeyen davranışlarının önüne geçilerek global sisteme uygun hale getirilmesi.”8  Bu bağlamda televizyondan başlayarak internet ve tüm iletişim ağları, meşruiyet eksenli itirazların önünü kesecek bir propagandaya dönüştürülmektedir. Bireyselleşmenin uç sınırlara varması ve dayanışma ağlarının çökmesi ile bireyin yegane epistemolojik kaynağı küresel aktörlerin propaganda kaynağı olmaktadır. Böyle bir kısır döngü içerisinde “gerçeklik” Baudrillard’ın tabiriyle üretilen ve yeniden üretilen bir şey haline gelmektedir.9
 
Bu kontrolün diğer bir ayağı ise teknolojik gelişmeler ve tekrar büyük önem kazanan biyolojik çalışmalardır. Özellikle nano teknolojide yaşanan gelişmeler, robot kültürü ve yapay zeka meselelerine bu bağlamda dikkat çekişmelidir. Robotların gündelik hayata daha çok girişi ve üretimin klasik usullerden azade olması, son kertede ciddi bir işsizlik ve istihdam sorununu gündeme getirmeye başlamıştır bile. Bu durum insanın çok düşük standartlarda iş ve yaşam koşullarına razı olması demektir. Diğer yandan yapay zekadaki gelişmeler insanın giderek iradesine ipotek koyarak herkesi bilgisayarların yaptığı algoritmik tercihlere zorunlu kılabilir. Nitekim Harari’nin tartıştığı meselelerden biri yapay zekanın insan özgürlüğü ve iradesi açısından negatif sonuçlar üreteceğidir.10 
 
Diğer yandan gen teknolojileri üzerine yapılan çalışmalar, maalesef sadece insan geninin iyileştirilmesi bağlamında değil; insanın genlerine müdahale endişelerini artırma açısından dikkat çekilmesi gereken bir noktadır. Nitekim modern dönemle birlikte üretilmeye başlanan öjeni, üstün ırk vb. teoriler ile Hitler’in teori ve pratikleri endişelerimizin paranoya olarak nitelendirilmesine engeldir. Huxley’in “Cesur Yeni Dünya”sı, bir yandan insanın bütünsel bir sistem tarafından sarılışını diğer yandan “soma”larla benliğinin giderek silinişini resmetmektedir.11 Huxley’in tanımladığı distopyada, biyopolitika en vazgeçilmez yöntem olarak devreye girmektedir. Anlıksal tepkimelerle vücut bulan insanın “soma”larla anlıksal mutluluğu kadar her şeyi “tüketim”e indirgeyen yaşamı sistem tarafından garantiye alınmaktadır. 
 
Burada küresel sistemin insanı kuşatan dispozitifleri, zaten egemen epistemolojik kaynağı tekelleştirerek aynı merkezden toplumu enforme etme ihtimalinin yüksekliği düşünüldüğünde, kanaatimizce sorulması gereken en önemli soru şudur: İnsan bu kuşatılmışlık içerisinde zihni ve bedeni özgürlüğünü koruyabilecek mi? Yoksa sadece biyolojik yaşamsal gerekirliklerin yegane ufuk kılınan toplumlarda hayatını korumak için üzerine kapanan ve sağlığı için baskıya katlanan bir nitelikte mi tezahür edecek?
 
Ayrıca küresel sistemin insan üzerindeki kontrolünü kimi şantajlarla yürüteceğine dair emareleri açıkçası pandemi süreci daha net göstermiştir. Evet neticede bir virüs vardır ve insanların hayatını tehlikeye atmaktadır. Ancak global ölçekte Koronavirüs meselesinin bir fırsata çevrilerek hastalıklardan korunma adına sıkı bir kontrol sistemi gelecek mi? Daha da önemlisi bu kontrol sisteminin çeşitlenip, yaygınlaştırılıp sürekli hale getirilmesi söz konusu olacak mı? Savaş tekniklerinin olabildiğince değiştiği günümüz dünyasında biyolojik anlamda hastalık ve sağlık üzerinden yeni ekonomi-politik oluşturmak ve neticede bunları kitleler üzerinde sürekli kontrol için bir şantaja dönüştürme söz konusu olacak mı? 
 
Burada küresel sistemin insanı kuşatan dispozitifleri, zaten egemen epistemolojik kaynağı tekelleştirerek aynı merkezden toplumu enforme etme ihtimalinin yüksekliği düşünüldüğünde, kanaatimizce sorulması gereken en önemli soru şudur: İnsan bu kuşatılmışlık içerisinde zihni ve bedeni özgürlüğünü koruyabilecek mi? Yoksa sadece biyolojik yaşamsal gerekirliklerin yegane ufuk kılınan toplumlarda hayatını korumak için üzerine kapanan ve sağlığı için baskıya katlanan bir nitelikte mi tezahür edecek? 
 
Küresel sistemde çevrime dahil olarak kendi taleplerini dolaşıma sokma anlamında teorik imkanlar var görünüyorsa da, neticede posttruth sürecine evrilirken insanın, ortodoksisi delinmiş enformasyonların olumsallıklarının birleştiği bir kavşakta kaybolmaktansa, egemen küresel aktörlerin dolaşımda olan enformasyonlarına teslim olma şıkkını “güvenli” bulması sözkonusu olabilir. Burada özellikle “insanın en temel ihtiyacı olan “güvenlik” bir şantaja dönüştürülür mü?” kaygısı üzerine yoğunlaşmak gerekmektedir. 
 
3-Mevcut ekonomik düzeni korumak için siyasal mekanizmalar insanların kitleselleştirilip uysallaştırıldığı küresel bir tarzda işleyeceklerdir. Bu tarzda insanlar kendilerini özgür zannetmekle birlikte, geliştirilen tekniklerle onların sisteme gönüllü katılmaları temin edilmek istenmektedir. Fakat bunun modern dönemdeki gibi açık baskı ve totalitarizm içermemesine dikkat edilecektir. 
 
Bir kere mevcut dünya sisteminin sosyal, siyasal, kültürel vb. boyutları olmakla birlikte, merkezde “tüketim” denilen ekonomik faktörlerin ve piyasanın olduğunu unutmamak gerekmektedir. Küresel aktörler için en tehlikeli durum, ekonomik anlamda “tüketim” çarkının tıkanmasıdır. Diğer alanlar ise ekonomik boyuta lojistik, ideolojik ve enformatik destekler sunmaktadır. Bu sebeple holistik olarak sistemin nasıl işlediği önem taşımaktadır
 
Bilindiği üzere modernizm, bir yandan insanlığı düz bir çizgi üzerinde ilerlediği diğer yandan Aydınlanma’nın temel felsefi varsayımlarından hareketle tüm akılların aynı işlediği tezlerine dayandığından siyaseti totaliter sonuçlar üretmişti. Özellikle 20. Yüzyılın yarısından itibaren modernliğe temel nitelikleri üzerinden yapılan eleştiri ve itirazlar postmodern bir bakış açısını gündeme getirmekteydi ki, bu bir yandan eski kes(k)inliklerden vazgeçmeyi, diğer yandan Aydınlanma’nın bazı ideallerinden vazgeçmeyi içermekteydi. Buradaki önemli değişimlerden biri, açık totalitarizmlerin giderek sona ermesi oldu. 
 
Ancak tüm bunlar örtük totaliterlikleri sona erdirmediği gibi postmodern siyasetin doğası haline de getirmiş görünmektedir. Bu anlamda küresel sistemin bir ideolojisinden bahsedilecekse, bunun postmodernizm olduğunu söyleyebiliriz. Postmodern sürece geçişle birlikte, modern sömürge biçimleri sona ererken postkolonyalizm, klasik hakikat anlayışlarını sona erdiren post-truth vb. süreçler görünüşte daha özgürlükçü biçimler yarattılar. Fakat bu yeni durumda “nasıl özgür olmadan özgür olabiliriz?” gibi bir paradoksal bir soru etrafında, tüketime endekslenen bir özgürlük anlayışı yaygınlaşmaktadır. Çünkü sadece tüketirken kendisini özgür hisseden bağımlı bireylere ihtiyaç vardır. Bir başka deyişle, birey tüketime bağımlı olarak özgürce tüketmelidir.
 
Bugün dikkat edilirse, Tanrı’ya, geleneklere, ortodoksisi olan düşüncelere itiraz etmek özgürlük hanesinde aktif olurken, gerçekte “tüketim”in ve “piyasa”nın önündeki tüm engeller kaldırılmak istenmektedir. Dolayısıyla tıpkı küresel sistem tarafından şantaja dönüştürülen sağlık gibi, piyasa Baudrillard’ın tabiriyle “değiş-tokuş”larla özgürlüğün karşısına özgürlük temsillerini bir pagan kültür olarak yerleştirmiştir. Diğer yandan devasa bir büyüklüğe ulaşan küresel sistem içinde küçülen insan için, “güvenlik” tehditleri karşısında piyasanın astronomik olarak fiyatlandırdığı gerçek özgürlük makul satın alınabilirlik ve ödenebilirlik düzeylerinin üzerine çıkmıştır. Böyle bir sarmal ve kuşatılmışlık karşısında güvenliğin konforu, özgürlüğün bedeli karşısında daha tercih edilir ürün olarak vitrinlerde arz-ı endam etmektedir. Küresel sistemin derinleşen yapısı, özgürlük-güvenlik ikilemi ve değiş tokuşunda bedeli insanlığa bir ontolojik güven sorunsalı olarak fiyatlamaktadır.
 
Bu işlemlerde “anlıksal tercih”ler temel çözüm olarak sunumlanırken, bir yandan “anlıksallığın” ontolojisine uygun bir kitleselleşme yaratılmakta, diğer yandan anlıksallığın yarattığı gelip geçicilik duygusuyla insanlara küresel sisteme güvenliği adres gösterilmektedir. Burada kitleselleşme varoluşun ağırlığını hafifletirken, toplumların giderek varoluşa dair arayışlarını bulanıklaştırarak kavramları içeriksizleştirmektedir. Baudrillard bu durumu şu cümlelerle anlatmaktadır. “Kitlelerin ne geçmişte ne de gelecekte yazabilecekleri bir tarihleri yoktur. Özgürleştirilebilecek gücül bir enerjileri ve yerine getirmek istedikleri bir arzuları yoktur. Onların gücü günceldir… Bütün söylevlerin kökeninde yatan büyük boşluğun adı kitledir.12 Huxley’in distopyası, tam da böyle uysallaştırılıp, kitleselleştirilen bir dünya ve hayatı resmetmektedir. 
 
Bu makalede anlatılanlar, bugünkü gelişmelerden yola çıkarak küresel sistemin evrilebileceği bir çerçeveye işaret etmektedir. Fakat tüm bunların tersine çevrilmesi, bu gezegende yaşayan insanların durumları, gelişmeler ile yakından ilintilidir. Şayet insan kendi kaderini çok yakından ilgilendiren negatifliklerin farkındalığıyla hareket edebilirse, siyasal, sosyal, ekonomik ve kültürel açıdan çok farklı bir dünya karşımıza çıkabilir. Dolayısıyla bu makale, dünya insanlarında geleceklerine dair bir farkındalık uyandırarak kendi kaderlerine sahip çıkmaları yönünde bir uyarıdır. Tüm bu anlattıklarımı komplo teorileri olarak nitelendirenler tabii ki olabilir. Ancak ben buna ihtiyatlı yaklaşım diyorum. İhtiyatlı yaklaşımın ise saf yerine konmaktan daha iyi olduğu kanaatini taşımaktayım.
İLİMYURDU Yayıncılık ve Eğitim Hiz. Ltd. Şti.
Adres : Molla Gurani Mah. Akkoyunlu Sk.
            No: 36 Fındıkzade Fatih / İstanbul
Tel      : 0212 533 05 35
Faks   : 0212 631 53 69
Mail    : info@yetkindusunce.com
Tüm Hakları İlim Yurdu Yayıncılık’a aittir. Kaynak belirtilmeden hiçbir içerik kopyalanamaz. | Tasarım & Yazılım: Dizayn Sanat