Prof. Dr. Ömer Türker ile Söyleşi “İnsana hakikat bilgisinin elde ettiğinde diğerlerine merhamet nazarıyla bakar.”

Sayı:16 / YALNIZLIK/ uzlet, inziva, tek başınalık, terk edil - Söyleşi

Ömer Türker

Prof. Dr. Ömer Türker ile Söyleşi
“İnsana hakikat bilgisinin elde ettiğinde diğerlerine merhamet nazarıyla bakar.”
Prof. Dr. Ömer Türker ile Söyleşi
“İnsana hakikat bilgisinin elde ettiğinde diğerlerine merhamet nazarıyla bakar.”
 
Hocam, öncelikle hoş geldiniz.
Teşekkür ediyorum.
Hocam, günümüzde en çok şikâyet edilen sorunlar arasında ve gittikçe bu şikayetin dozu da artıyor, yalnızlık yer alıyor. Birey denilen insan bir taraftan monadik bir yapı kazanmak için, yani özgürlüğünü daha fazla elinde bulundurabilmek için ilerlemek istiyor ama aynı zamanda diğerleri tarafından, diğer monadlar tarafından da farkında olunmak istiyor. Bir paradoksun içerisindeymiş gibi görünüyor. Ayrıca geleneksel düşüncemize baktığımız zaman özellikle İbn Bâcce’nin “nevabit” diye bir kavramsallaştırması çok dikkat çekici, bu da en azından sıradan insanlar için anlaşılması zor bir kavramla karşı karşıya kaldığımızı düşündürtüyor. Biz uygun görürseniz tanım kısmından başlayalım istiyorum. Yalnızlığı nasıl tanımlayabiliriz Hocam?
Yalnızlık aslında ilginç bir kavram, Türkçede biliyorsunuz “yalnızlık Allah’a mahsustur” diye bir tabir var. Şimdi yalnızlık aslında değişik bağlamlarda farklı şekillerde kullanılıyor. Filozofların kullanımına göre, zaman zaman gündelik kullanımına göre değişik anlamlar kazanıyor, ama zannediyorum muhtelif kullanımların bir ortak paydası var. O da şu: Bir kimsenin sahip olduğu nispetlerin ya kendisi tarafından ya da başkaları tarafından fark edilmemesi demek. [SG1] Bu tanımı biraz açmak gerekirse, insan dünyaya çıplak olarak gelmiyor. Yani nispetleri bakımından çıplak olarak gelmiyor, yüksüz olarak gelmiyor. İnsan yüklü bir varlık, mutlaka değişik sıfatlarla, değişik nispetlerle -bunların hepsine nispet diyebiliriz- yani nispetlerle mücehhez olarak geliyor. Bu nispetlerin kimisi ailevi nispetler, yani bir ebeveynden dünyaya geliyor, bir toplumun, bir milletin üyesi oluyor, bir devletin topraklarında yetişiyor. Yani yetişmesi esnasında bir kültüre mensubiyet kazanıyor. İyi veya kötü, az veya çok mutlaka içinde bulunduğu toplumun değerleriyle meşru hale geliyor. Onları benimsiyorsa da reddediyorsa da onların etkilerini taşıyor. Dolayısıyla insan ne denli kendi üzerine tefekkür faaliyetinde bulunursa bulunsun, ilerleyen aşamalarında ne denli kendisini kendi farkındalığının konusu haline getirirse getirsin aslında daima nispetleriyle var olan bir varlık. Tüm bu nispetleriyle var olan bir varlık. Nispet bu anlamda insanın insan kendiliğinin kalabalığı demek, yani insanın kendisi olma vasfının bir kalabalık içerisinde gerçekleşmesi demek. Bu anlamda yalnızlık, insanın içinde bulunduğu kalabalıkların farkına varamaması yahut başkalarının bu nispetleri gözden kaçırması demek. Yani nispetleri fark etmediğimiz takdirde, bağlantılarımızı fark etmediğimiz takdirde bunu kendimizi yalnız hissetmeye, kendimizi yalıtılmış hissetmeye başlıyoruz. Zaman zaman bu yalnızlık hissi -yalnız bunun öznesi bir tane değil, hissinde özne daima bireyin kendisi değil, başkaları da özne olabiliyor- yani bu nispetler başkaları tarafından da ıskalandığında, başkaları da bu nispetlerin farkına varmadığında kişi kendini yalnız hissediyor. Çünkü nispeti bilmekle nispetin başkaları tarafından bilinmesi arasında bir paralellik var. Bu nispetleri tabii daha geniş düşünürsek meseleyi daha net anlayabiliriz. Şimdi nispetler örnekten anlaşılsın diye daha ziyade mensubiyetleri dikkate aldım. Yani görünür mensubiyetleri, mesleğe mensubiyet bir nispet, insan bir alanda yetişiyor, bu bir nispet, insan meslek sahibi olmasa bile bazı konularda ayrıntılı bir ilgiye sahip oluyor, onlarla ilgili derinlik kazanıyor; bu bir nispet. Nispetler ne kadar gözden kaçırılıyorsa, bireyin kendisinin fark ettiği birtakım nispetler başkaları tarafından ne kadar gözden kaçırılıyorsa ya da bunun gözden kaçırıldığı bir muhitte bulunuyorsa, bu kimse kendini yalnız hissediyor, yalnızlığa duçar oluyor yahut kendisi bizzat kendi nispetlerinin farkında değilse, bu ikinci bir farkındalık sayesinde aidiyetlerini ıskalamaya başlamışsa yalnızlaşıyor. Bu yalnızlık bireyde zaman zaman yabancılığa da dönüşebiliyor. Başkalarının farkına varmaması, başkalarının bunu ihmal etmesi de kişiyi o meclise karşı, o topluluğa karşı yabancı gibi gösteriyor. Yani topluluk ferde yabancılaşıyor ya da bilmeyenler o ferde yabancılaşıyorlar. İlişkilerin farkına varamıyorlar. Dolayısıyla yalnızlık bu anlamda içinde bulunduğumuz şartlardaki sahip olduğumuz nispetlerin bizim veya başkaları tarafından gözden kaçırılmasının sonucudur. Yalnızlık tam olarak bu gözden kaçırmanın ortaya çıkardığı bir şuur hali, bir hissiyat.
Peki hocam, kişinin topluma yabancılaşması ve kendisine yabancılaşması aynı şekilde düşünülebiliyor mu acaba?
Tabii aynı minvalde ilerleyen bir şey, ben sadece diğer ucunu zikrettim oradan da anlaşılabilir diye, kendi nispetlerine yabancılaşan insanlar o nispetler neyle alakalıysa, nispetin diğer ucu neyse ona karşı yabancılaşıyorlar. Şimdi burada önemli olan şu yalnız, nispetler aynı zamanda bizim kimliklerimiz, yani ‘ben’ diye işaret ettiğimiz şeylerin önemli bir kısmı bizim nispetlerimiz. Yani ben diye işaret ettiğimizin içerisinde bizim mesleki formasyonumuz giriyor, ailevi aidiyetlerimiz giriyor, milli aidiyetlerimiz giriyor, genel medeni aidiyetlerimiz giriyor. Yani insan gözüm karadır dediğinde bir şey söylediği gibi ben Müslüman’ım dediğinde de bir şey söylüyor. Yani insan akademisyenim dediğinde de bir şey söylüyor, ben şuralıyım dediğinde de bir şey söylüyor. Bunların hepsi kimliğin kimisi önemli kimisi önemsiz, kimisi görünen kimisi gizli parçalarından ibaret; kimlik bunlarla inşa ediliyor, ama bu demektir ki bunların daha dip olanları, daha kalıcı olanları benliği inşa ediyor. İnsani benliği inşa ediyor. Kişi şayet kendisi üzerine tefekkürünü bunları gözden kaçırma şeklinde icra ederse, kendisine ait farkındalığı bu anlamda zayıflarsa kendine yabancılaşıyor. Mesela, biz topluma yabancılaşan aydınlardan bahsederiz ya… Zaman zaman böyle tabirler kullanırız. Topluma yabancılaşma değil, kendine yabancılaşmadır bu. Topluma yabancılaşma kendine yabancılaşmasının bir versiyonu, bir uzantısı, neticesi olarak ortaya çıkıyor veyahut da nispeti çift taraflı da düşünebiliriz. Bazen bir insan bir toplumun ya da bir topluluğun, bir cemaatin, bir cemiyetin kazancı haline geliyor, kazancı olarak ortaya çıkıyor. Gözden kaçırdıkları ölçüde cemaat kendi kabiliyetlerini çıkarıyor. Cemaat, cemiyet, toplum her neyse yani farkına varmadıkları ölçüde kendi kendisine yabancılaşan bir topluluğa dönüşüyor.
Hocam, insan benliğini nispetlerle ilişkilendirdiniz. Diğer taraftan İslam felsefesine baktığımızda saf akla benzeyen bir akıl nosyonu var gibi ve Kelamî gelenekte olanın aksine akılla beden arasında hipotetik ilişkiye kuruluyor. Bu durumda ontolojik bir yalnızlıktan bahsedilebilir mi yoksa o salt fenomenolojik bir şey mi?
Yalnızlık başlangıcı itibariyle ontolojik değil, daha ziyade epistemolojik, yani sizin fenomenal dediğiniz şeyden hareketle söylüyorum. Epistemolojik, yani bilinçte yabancılaşma ortaya çıkıyor, şu sebeple ontolojik değil: Nispetler zaten insanı inşa eden şeyler olduğu için zorunlu olarak biz o nispetlere sahip oluyoruz. A ya da B nispetine sahip oluyoruz. Fakat süreç içerisinde bu bilinçteki yalnızlık ya da yabancılaşma varoluşsal yani insanın varlığını inşa eden bir duruma dönüşmeye başlıyor. Çünkü farkına varmadığımız ve yabancı olduğumuz aidiyetler süreç içerisinde yerini başka aidiyetlere bırakıyor. Biraz önce verdiğimiz örnekte kendi toplumuna yabancılaşan, mankurtlaşan bir bireyi düşünelim. Kendi toplumuna yabancılaşmış, kendi kültürüne, kendi aidiyetine yabancılaşmış, ama biz bu ilişkiyi dikkate alarak yabancılaştığını söylüyoruz. Süreç içerisinde ya birey ya da onun ardılı olanlar, artık aidiyetlerini değiştirmeye başlıyorlar. Başka başka aidiyetler, başka başka nispetler kazanmaya başlıyorlar. Bu manada yalnızlık yabancılaşmayı, yabancılaşma başka aidiyetlere kaynaklık etmeyi gerektiriyor, başka aidiyetleri doğurmayı gerektiriyor.
İslam felsefesine atıf yaptık ya, İslam felsefesi geleneğinde akıl bir cevherdir, ama şunu unutmamak lazım: Akıl bu dünyaya geldiğinde, yani var olduğunda -bu nefse tekabül eder malum, insan ruhuna tekabül eder- bilgi bakımından içeriksizdir. Bilgi onda süreç içinde oluşur. Nefsin kendine ilişkin idraki de süreç içinde aktifleşir. Evet, bazı aidiyetlere zorunlu olarak sahip olur. Yani bir ebeveynden dünyaya gelmesi, bir topluma ait olması, vesaire, ilk bilgilerden ikinci, üçüncü, dördüncü seviyede, yani bir fiil müstefad akıl seviyesine varıncaya kadar onların tabiriyle bilgilerle donanması süreç içerisinde gerçekleşir. İnsan zihni bunlarla süreç içerisinde donanır. Bu manada akıl, nefs anlamında akıl, kuvveden fiile kendisi kalarak intikal eden bir şeydir. Kendisi kaldığı süreç, seviye aidiyetlerin kurulduğu seviyeyken o en başta var olduğu esnada sahip olduğu aidiyetleri koruduğu seviyeyken fiile intikal etme süreci, kuvveden fiile intikal etme süreci daima yeni nispetlerin, yeni aidiyetlerin oluştuğu seviyedir. Bundan dolayı İslam filozoflarından Farabi kısmen diğer filozoflara aykırı bir şekilde, özünde kişinin neye inanıyorsa akıbetinin o olacağını düşünür, diyelim ki kişi çok yanlış inançlarla donandı. Allah, Peygamber, bir ahiret inancı hiçbir şekilde yok. Ne olacak? Yok olacak Farabi’ye göre.
Oldukça İlginç.
Tabii yok olacak, yani varlığını sürdüremeyecek. Kazandığı nispet onun varoluşunu tamamıyla etkileyen bir nispet, sonraki filozoflar böyle bir yokluğu genel olarak kabul etmediler. İbn Bâcce ve İbn Rüşd hariç diğerleri bunu İbn Sina çizgisinde olanlar bunu böyle kabul etmediler, ama onlara göre de aidiyetler yenilenen, yerini başka şeylere bırakan nispetler. Bu manada biz aklın değişik seviyelerinin dünyadayken iktisap ederiz, daima kazanırız. Orası da yenilenen bir şeydir. Bu sebeple de konuştuğumuz seviyede yalnızlık, yabancılık ve bunun bilgiden varlığa giden ya da varlıktan bilgiye giden süreci İslam filozofları için de geçerlidir kelamcılar için geçerli olduğu kadar.
Peki Hocam, insan “rabbün insaniyyün” haline geldiğinde onun diğer insanlarla ilişkisi nasıl olacaktır? Yani bu seviyeye geldiği zamanda da nispetler varlığını devam ettirecekse, o zaman nispetler insanlarla diğer insanların göreli ilişkisini tesis ettiğinden bu durumda gündelik hayat çok radikal bir şekilde değişmeyecektir gibi bir sonuca vardım. Yanlış mı anladım acaba?
Hayır, doğru anladınız. Gündelik hayat olduğu gibi devam ediyor. İnsani rab için sadece gündelik hayatta pratiklerimizi yönlendiren akıl değişiyor, bilinç değişiyor ve o pratikler bilincin değişimine bağlı olarak alternatiflerinden o bilgiye en mutabık olan tercih ediliyor. Yoksa filozoflar, örneğin Yunan felsefesinde bu işin en gözde örnekleri Parmenides’le Sokrates’tir. İslam geleneğinde böylesi bir bilgi hakeminin en gözde örneği peygamberlerdir, Hz. Peygamberdir. İbn Sina’nın bununla ilgili bir pasajı var. İnsana hakikat bilgisinin elde ettiğinde diğerlerine merhamet nazarıyla bakar. Bu İbn Sina, diğer insanlara, hani bir şey güvelenir de önce kurtçuk olur, sonra kelebek olur ya, bu kurtçuklara diyor İbn Sina, merhamet nazarıyla bakar, çünkü insanlar kuvveden fiile intikal edip de hakikate uçmadılar ki. Onlar hâlâ kurtçuklar, onlara merhamet nazarıyla bakar ve insani rabb’in yapacağı, yani en önemli işlevi -bakın, Yunan felsefesinde de var bu bilgi, İslam’da da var- hakikat bilgisine nispetin onlara kazandırılmasıdır. Yani insani bir rab haline gelmiş bir kimsenin diğer insanlarla ilişkisindeki kırılma noktası, değişim noktası sahip olduğu hakikatle insanlar arasındaki bağın tesis edilmesidir, bunun için bütün varlığını feda eder o insan.
Hocam tam da bu feda etme anında bir yalnızlık var mıdır acaba?
Aslında bu bir yalnızlık değil Hocam. Buna yalnızlık ismini vermek uygun değil. Bu bir istisnai vakıa gibi, tekillik diyorlar şimdi buna, bu bir tekillik. Çünkü bu nispeti tanıyan kimseler olabilir hayatında veyahut da reddeden kimse olabilir. Reddedildiği ölçüde bir yalnızlaşma, kabul edildiği, tanındığı ölçüde bir cemaat ortaya çıkar. İslam düşüncesinin, bütün İslam medeniyetinin ideal şahsiyeti, insanlığın da ideal şahsiyeti olarak gördükleri şahıs Hz. Peygamber, değil mi?
Şüphesiz.
Hz. Peygamberin peygamberliği de başlangıçta tekil bir hadise; paylaşılmayan, başkalarının paylaşamadığı, sadece haberdar olduğu bir hadise; bu hakikat bilgisiyle başkaları arasında nispeti tesis ettiği ölçüde tırnak içinde o tekillik, istisnailik ortadan kalkmıyor, ama o tekilliğe insanların aymazlıkları ortadan kalkıyor. Bakın, bu çok enteresan bir şey, o aymazlık ortadan kalkıyor, dolayısıyla yalnızlık yerini bir iştirake bırakıyor. Yani tecrübenin biricikliği başkalarının o tecrübeyi aynıyla yaşaması şeklinde değil, o tecrübeyi tanıması ve o tecrübeye eklemlenmesi şeklinde bir iştirake dönüşüyor.
Peki Hocam, bu İbn Bâcce’nin yaşadığı sorunu o zaman yalnızlık olarak ifade etmek yanlış olacak gibi sanki.
Hayır. İbn Bâcce’nin yaşadığı sorun şu: İbn Bâcce kendisini insanların anlamadığını, ondaki nispetlerin başkaları tarafından fark edilmediğini düşünüyorum.
Bu durumda kendinde yalnız değil, ama toplumun ona bakışında göreli bir negatif yalnızlık var.
Evet, yani yalnızlığın öznesi İbn Bâcce’nin kendisi değil; o, diğerlerinin yalnızlığının nesnesi. Yalnızlık her halükarda bireyde ortaya çıkıyor, ama öznesi ve nesnesi değişebiliyor. Özne, toplumun kendisini anlayan insanların bulunmadığını düşünüyor. Dolayısıyla toplum, insanın maharetlerini, onun arayışını, filozofun arayışını takdir edemedikleri için zaten insanların da böyle bir takdir kapasitesi olmadığı için şehri ya terk etmeyi yahut şehir içinde kendisine en yakın olanlarla birlikte olmayı önerir İbn Bâcce. Yalnızlığı bu anlamda, ama kendisi yalnızlığın nesnesidir, yani başkaları onun aidiyetlerini, onun nispetlerini daha fazla şeffaflaşmış, rafineleşmiş nispetlerini fark edemiyor. İbn Bâcce’nin bütün vurgusu da buradan kaynaklanır.
Ayrıca Endülüs’te şöyle bir sorun var aslında: Endülüs’ün bizim zihnimizde biraz da trajik, acı bir sonu olduğu için zihnimizde hep böyle görkemli günleri hatırlatır. İslam düşüncesinde, düşüncenin ufkunun çok ileri gittiği, ondan sonra her düşüncenin, her bilimin serpildiği dönemler gibi hatırlamak isteriz Endülüs’ü, hani çocuklar babalarını hatırlamak istedikleri gibi hatırlar denilir ya, biz Endülüs’ü biraz hatırlamak istediğimiz gibi hatırlıyoruz, ama Endülüs öyle değil. Unutmayalım, İslam medeniyeti doğu İslam dünyasındadır. İslam medeniyetinin kalbi önce Bağdat’ta, ardından Mâverâünnehir’de atıyor. Sonra bu merkezler değişiyor, Anadolu’ya geliyor, İstanbul’da atıyor kalbi, Kahire’de atıyor. Yani İslam beldelerinin zirve noktalarını bu bölgeler temsil ediyor. Üstelik de felsefe ya da hakikat, hakikatin nazari araştırması, doğu İslam dünyasında, İslam’ın merkezi coğrafyalarında bulduğu, mazhar olduğu teveccühe Endülüs’te mazhar olmadı. Filozoflar hep azınlık olarak kaldılar. O nedenle daima ya fıkıh içinde kendilerine bir alan açmayı denediler İbn Rüşd’de olduğu gibi; ya fıkıh içinde bize hayat hakkı tanınsın ısrarında bulundular, ya İbn Tüfeyl’de olduğu gibi kalabalık içinde yalnızlığı önerdiler ya da İbn Bâcce’de olduğu gibi kalabalığın yabancı bakışlarından uzaklaşmayı önerdiler. Yani bu filozofların orada güçlü bir cemaati olmadı. Bağdat’ta, Buhara’da, Semerkant’ta, Anadolu’da ne bileyim, Merağa’da olduğu gibi, buralarda çok güçlüydü felsefe. Razi’den sonra felsefenin girmediği bir ev yok. İbn Sina herkes için saygıdeğer burada, ama orada öyle değil.
Çok teşekkürler hocam. O zaman diğer soruma geçebilirim Hocam izninizle: Modern dünyada yalnızlıktan her geçen gün daha fazla şikayet edilmesini nasıl yorumlarsınız?
Aslında Hocam, din de felsefe de asıl itibariyle aynı şeyi hedefliyorlar. Değişik şekillerde ifade edilebilir bu, ama temelde hedeflenen, mutluluk, eskilerin tabiriyle saadet. İbn Hazm’dan istifadeyle söyleyecek olursak, mutluluğa ulaşmak amacı insanda bir kaygı ortaya çıkarıyor, bir endişe ortaya çıkarıyor. İbn Hazm bunu “tardü’l hemm” olarak niteliyor. İnsanlar niçin bu dünyada farklı hayat tarzlarını tercih ederler? Bu kaygıyı gidermek için, akıbetinden emin olmak ve bir mutluluğa ulaşmak için. Modern dönem insan için en yüksek ideallerin paranteze alındığı bir dönem, yani yüksek ideallerimizi paranteze alıyoruz. Yüksek idealler neler? Eskiler buna hakikati bilmek diyorlardı, Allah’a kulluk etmek diyorlardı, bilfiil akıl haline gelmek diyorlardı, yani değişik gelenekler muhtelif isimler veriyorlardı. İlahileşmek diyorlardı, insani bir Rab haline gelmek, Allah’ın halifesi olmak, vesaire. Dolayısıyla bu yaşam bizde bir istiğna doğursun, yani muhtaçlık halini azaltsın, bir müstağnilik hali oluştursun. Allah’a benzemek bu demek, çünkü Allah’ın en özel vasfı istiğna; Allah’a benzemek bu demek. Peki biz mutluluğu istiğnada mı bulacağız yoksa mutlu olmayı muhtaç kılan bir ilişkide mi arayacağız? Sorun bu, yani muhtaç oldukça, bağlandıkça mı mutlu olacağız, yoksa o şeye mesafe koyduğumuzda, yani arzularımızın nesnelerine karşı mesafeli olduğumuzda onun bize katılımını denetlediğimizde mi? Çünkü arzuların iştahını gidermek, yani insan iştahının giderilmesi, her neyse onun konusu, onun bize katılması şeklinde gerçekleşiyor. Yani yemek yiyoruz, yediğimiz bünyemize katılıyor; kokluyoruz, kokladığımız şey bünyemize katılıyor; gördüğümüz şey zihnimize katılıyor, işittiğimiz şey belleğimize, bunların hepsi bizim kendimize katılan, benliğimize katılan şeyler. Şimdi bu katılım sürecini denetleyebilir miyiz, denetleyemez miyiz? Eskiler bunu denetleyebileceğimizi ve müstağni olduğumuz ölçüde mutlu olabileceğimizi düşünüyorlardı. Bu zor bir hedef, ama genel bir ahlaka dönüştürülebildi. Yani insanların umumen iştirak edebileceği bir iktisatlı hayat ahlakına dönüştürülebildi. Şimdi bunun yerine modern dönem tüketim kavramını koydu. Yani iktisadın yerine tüketim kavramını koydu. Eskilerin istiğna anlamında iffet yerine özgürlük kavramını koydu. Adalet yerine diyelim ki yine bir tür matematiksel bölüşümü koydu ve bunun da merkezinde özgürlük kavramı/liberalizm var. Bunun ortaya çıkardığı neticeyi mi bekliyorlardı onu konuşmak lazım; bu, arzu nesnelerimizin denetimsiz olarak bize katılması ve süreç içerisinde bizi ele geçirmesidir. Dolayısıyla arzu nesnelerini ne denli bünyemize katarsak katalım katıldığı ölçüde bir muhtaçlığı ve bizim irademizin dışında bir hareketi doğuruyor. Bu hareket bizim tarafımızdan kontrol edilemez hale geliyor yani, bunun ortaya çıkaracağı şey yorgunluk ve ardından gelen mutsuzluktur.
O zaman müfretle birey dediğimiz şey arasında çok ciddi bir yapısal farklılık var.
Tabii ki. Batı felsefesi bireyi idealize etti, bireyciliği ortaya çıkardı. Fakat âdeta bireyi ifna ederek, bireye son vererek bunu yapıyor. Yani insanı yok ederek birey yaratmaya çalışıyor. Olacak şey değil ki bu.
Anlıyorum Hocam. Hocam, arzu kavramını konuştuk. Bu bir sonraki sorumla da oldukça yakından ilgili, buradan devam edebiliriz eğer uygun görürseniz.
Sağ olun, buyurun.
Özellikle Hegel’ e göre insan dünyaya ne kadar dolayımlı bir varlık olursa ben’i o kadar tam olabiliyor. Köle-efendi diyalektiğinin kısaca bunu anlattığını söyleyebiliriz. Bu iddia tabii ki arzuyu da sisteme dahil eden bir düşünceyi çağırıyor.
Şimdi Hocam, insan tuhaf varlık, insanı diğer canlılardan ayıran aslında kendisine ve nesnelere ilişkin ikinci farkındalığı, yani diğer canlılarda da farkındalık var, onlar da kendi varlıklarına ve başka nesnelerin varlıklarına ilişkin bir farkındalık ve bilinç sahibiler. Ama insan ikinci bir farkındalığa sahip. Yani bildiğini bilme özelliğine sahip. İnsan aslında bilerek var olan bir canlı, yani bilerek ve o bilgiye uygun davranışta bulunarak var olan bir canlı, tuhaf bir şekilde bilinç kendisini ‘ben’ kavramında derleyip toparlıyor. İnsan, ben kavramında bir merkeziyet kazanıyor ve bizim bütün yapıp ettiklerimiz ben kavramı içinde anlam kazanıyor. Bu ilginç, ama böyle çift taraflı bir sonuç oluşturan durum. Biz aslında bu anlamda benliği derinleştirdikçe, benliğin yüklemlerini fark ettikçe, benliği ileri götüren yüklemleri fark ettikçe aslında tabiri caizse Hegel’in dediği gibi mülkiyeti arttırdıkça sanki insanlığımızı güçlendiriyoruz, ama insanın tam da imtihanı burada, yani insan olmakla sınandığı yer asıl burası. Metafizikçi düşünürler insan üzerine tefekkür ederken aslında benliğin derinleşmesiyle, insanın kendine ilişkin farkındalığının artmasıyla mülkiyet arasında ince bir ayrım olduğunu fark ettiler. Hatta İbn Sina “Kitâbü’ş-Şifa”da mülkiyet kategorisini incelerken der ki: “Ben şimdiye kadar yapılan bu mülkiyet tanımını hiç anlamadım.” Mülkiyetin tanımı, Aristoteles’te sahiplik kategorisinin tanımı şöyle: Kişiyi saran ve onunla birlikte taşınan şeydir. Mekana benziyor, mekan da kişiyi saran bir şey, ama onunla birlikte taşınmıyor. Mekanda-oluş onunla birlikte taşınmıyor, ama mülkiyet taşınıyor. Ne demek? Bu şu demek: Yani beni saran bir mülkiyet var. Mesela, diyelim ki ben şu bilgisayarın sahibiyim. Bilgisayar burada kalıyor, ben Ankara’ya gidiyorum, sahipliğim benimle beraber taşınıyor. Diyor ki ben bu tarifi bir türlü anlayamadım. Daha sonra Teftâzânî “kavmin reisi İbn Sina’dır. O anlamadı bu tarifi, biz nasıl anlayalım” diyor Şerhu’l-makâsıd’da. Aslında bunun ortaya çıkardığı bir sonuç var. Şunu demek istiyorlar: Aslında her ne kadar benliğin derinleşmesi bir mülkiyet izlenimi verse de tam tersine benliğin derinleşmesi insanın mülkiyetten arınması demek. Yani insanın herhangi bir mülkiyete sahip olmadığını fark etmesi demek. Çünkü varlığı kendinden olmayan bir nesne eğer ikinci bir farkındalık kazanırsa varlığın bütün ilave yüklemlerinin de kendine ait olmayacağını, kendinden gelmeyeceğini fark eder. Bütün yüklemler, hakkımda kuracağım bütün cümleler, varlık anlamının bir tezahüründen, bir görünüşünden ibarettir, ama varlık bana benden gelmiyor. Ben varlığın asli sahibi değilim. Bu durumda kendime ilişkin derinliğin, kendime ilişkin bilincimin şeffaflaşması, kelamcıların tabiriyle latifleşmesi ancak mülkiyetten arınmayla sınanıp kavranabilir. Yani mülkiyetten arınma yoksa kendine ilişkin bir derinleşmeden bahsedemeyiz biz.
Hocam, kastedilen zihinsel bir arınma anladığım kadarıyla.
Tabii, yani fiilen şeyleri kullanmama anlamında bir şey değil. Sahipliğin sana ait olmadığını idrak etmek, sahip olduğunu düşündüğün şeylere olan nispetin de bu idrakle yönetilmesidir. Aslında dinin de kritik noktası burada Hocam; din bir yanıyla insana insanı insan yapan benliğin verilmesi üzerine kuruluyor, öbür yanıyla bu benliği terk etmekle sınıyor. İmtihanın nirengi noktası da burası; Allah hem insana benlik veriyor, bu benlik başka herhangi bir canlıda yok ve biz benliği paranteze alarak neredeyse hiçbir cümle kuramıyoruz, hiçbir eylem yapamıyoruz. Öbür taraftan diyeceksin ki bir ben var benden içeri, Yunus’un tabiriyle. Gerçek anlamda Ben, Allah’tır. Benliğin asli sahibine iadesi demek ilahi zattaki sıfatların insanda tecelli ve tahakkuk etmesi demektir. Dolayısıyla bu bir kibriya olarak, bir istiğna olarak insanda ortaya çıkıyor. Yani Allah’la yücelme, Allah’la başka nesnelerde müstağni olmak durumu ortaya çıkarıyor Resulullah’ta olduğu gibi ya da İslam ümmetinin ariflerinde ve büyük alimlerinde olduğu gibi. Kişilik aslında gerçek anlamıyla orada tahakkuk ediyor. Metafizik geleneklerin tamamının vurguladığı ortak nokta burası, yani burada birleşmek. Sezai Karakoç’u hatırlayalım, hani diyor ya “Suna dedimse sen, Leyla dedimse sensin” diye, bütün nispetlerin aslını, mahallini bulmak çabası yani.
Bahsettiğiniz anlamıyla fertlerden oluşan bir toplumdaki kamusal hayat nasıl gerçekleşir?
Kamusal hayat aslında kendi dinamikleriyle gerçekleşiyor. Adalet ve merhamet ilkesine dayalı olarak şeriat böyle bir şey zaten. Aynı şekilde asr-ı saadet denilmesinin sebebi, böylesine bir ferdin etrafında teşekkül etmiş bir cemaattir. Asr-ı saadet, iktisadi bakımından, siyasi bakımından her şeyin zirvede olduğu bir dönem demek değil malum. Neyin hayr, neyin şer olduğunu bilen insanlardan oluşan cemaat için kamusal hayat hakiki anlamıyla oluşur. Kamusal hayatla ilgili en ciddi sorun şu: Kamusal hayat nadiren kamusal olabilen bir şey, çünkü bizim kamusal olarak gördüğümüz şeyler başkalarının şahsi tercihlerinin diğerleri tarafından paylaşılmasına dönüyor işte o zaman.
Aslında bir köle-efendi diyalektiği bir şekilde yanlış kamusal hayatta…
Tabii, ona kamusal, kamusal görünüyor bize, kamusal değil aslında, yani ortada olmak demek değil kamu, kamu paylaşılabilmek demek, yani müşterek bir şeyde buluşabilmek demek. Yani bu müştereklikten türeyen bir hukuki nizam olması lazım, insanların kendi haklarını insan olmak bakımından, kul olmak bakımından sahip olduğu hakların muhafaza edildiği, geleceğinden emin olabildiği bir müşterek zemin kurabilmek demek.
Peki Hocam, özellikle de sıradan insanlar için konuşmak gerekirse, yani sokaktaki insan için yalnızlık şikayetini duyumsayan birisi yalnızlığından nasıl çıkabilir acaba?
Biz ilahiyatçıyız Süleyman Hocam, yalnızlığından nasıl çıkabilir? Yani bizim için örnek bir hayat Hz. Peygamberin hayatıdır. İttiba-ı Resulle çıkabilir, böyle olabilir. Yani ben oturup bunun üzerine psikolojik tahliller yapmak istemem açıkçası. İlk örnek O’dur ve Hz. Peygambere ittiba, Allah’a kulak demek olduğu için insan Allah’a kullukla bundan çıkabilir. Hepimiz yani sorunlarımızı Allah’a kullukla aşabiliriz, ama burada sorun şu: Biz kulluğu pratikler olarak düşünüyoruz. Kulluk pratikleri üreten bir zihin hali fakat kulluk vaaz cümlesine dönüştü Türkçe’de ve metafizik anlamlarını kaybetti. Dindeki derinlik önemli ölçüde yitirildi. Böyle söyleyince insanlar vaaz ediyoruz ya da insan kendisi söylerken de bazen vaaz ediyorum hissine kapılıyor. Kulluk öyle bir şey değil. Kulluk insanın Allah’ı merkeze alarak kendisini ve başkalarını düşünebilmesi demek.
Kıymetli hocam, katkılarınız için sonsuz teşekkür ediyorum. 
Estağfurullah Süleyman Hocam. İnşallah faydalı bir söyleşi olmuştur, okuyucular da inşallah iştirak ederler, bizimle birlikte düşünmeye yol bulurlar bu vesileyle.

 [SG1]Cümle başına (Yalnızlık)

breitling chronographe etanche 50m a68062 no 1111 price omega dark side of the moon copy uk replica watches steve mcqueen watch auction tag heuer carrera calibre 16 leather strap replica watches uk omega seamaster nato strap rado first copy watches in ahmedabad swiss replica watches hello rolex reviews rado tan boots fake watches
İLİMYURDU Yayıncılık ve Eğitim Hiz. Ltd. Şti.
Adres : Molla Gurani Mah. Akkoyunlu Sk.
            No: 36 Fındıkzade Fatih / İstanbul
Tel      : 0212 533 05 35
Faks   : 0212 631 53 69
Mail    : info@yetkindusunce.com
Tüm Hakları İlim Yurdu Yayıncılık’a aittir. Kaynak belirtilmeden hiçbir içerik kopyalanamaz. | Tasarım & Yazılım: Dizayn Sanat