Liberalizm Geleneği ve Adalet Teorileri

Sayı:2 / Adalet ve İstikrar - Dosya

Buğra Kalkan

Prosedürel adalet teorileri daha önceden belirlenmiş soyut, genel ve eşitlikçi (ayrımcı olmayan) kuralların sonuçlarından bağımsız olarak uygulanmasını talep eder.
Giriş
Aristoteles’ten bu yana adalet, kısaca hak edene hak ettiğini vermek olarak tanımlanmaktadır. Biraz daha geniş bir tanım istersek, o zaman adaletin toplumdaki kaynakların, statülerin, değerlerin ya da “iyi”lerin önceden belirlenmiş kıstaslara göre dağıtılmasıdır denebilir.1 Bu tanımlar bize adalet hakkında önemli fikirler verse de belirli ve somut bir durumda yapılması gereken doğru şeyin ne olduğunu söylemezler. Örneğin hak nedir; kim neyi hak eder; hangi kıstaslar hangi haklar için geçerlidir ya da herkes için her soyut kıstas adil olmak açısından doğru mudur? Bu soruların sayısı rahatlıkla artırılabilir. Adaletin ilkeleri evrensel midir yoksa tarihsel dönemlere ya da kültürlere ait geçici “kurallar” mı vardır? 
 
Sistematik adalet teorilerine yönelik çalışmaların Antik Yunan’da başladığı iddia edilebilir.2 Ancak modern dönemde söz konusu sorulara yönelik cevaplar her zaman belirli bir ideolojik geleneğin parçası olarak cevaplandırılmıştır. Bu yüzden modern ideolojilerin toplumsal açıklamaları ve toplumsal idealleri ile adalet anlayışları sıklıkla içe içe geçmiştir. Örneğin her düşünür adaletin eşitlikle ciddi bir bağlantısı olduğunu iddia eder ama eşitlikle hukuk önünde eşitliğin mi yoksa maddi eşitliğin mi kastedildiği düşünürün ideolojik pozisyonu ile alakalıdır. Benzer şekilde özgürlük ya da kamusal çıkar gibi temel siyasal kavramlara yönelik kavrayışlarınız olmadan adaletin ne olduğunu tespit etmeniz mümkün değildir.
 
Burada ideoloji kavramı olumsuz anlamda kullanılmamaktadır. Bilakis toplumsal ilişkileri yeterince tutarlı bir şekilde açıklayabilmek için birbirleri ile tutarlı ve gerekçelendirilmeleri birbirleri ile bağlantılı olan kavram setleri ile düşünmenin elzem olduğu vurgulanmaktadır.3 Hayatında hiç bir filozofu okumadığını ya da hiç bir düşünürden etkilenmediğini iddia edenler dahi Keynes’in de belirttiği gibi bazı düşünürlerin ağır etkisi altındadırlar. Örneğin, asgari ücretin devlet tarafından belirlenmesinin toplumsal hayatın ve aklın doğal bir sonucu olduğuna inanan biri, fark etmese de eski bir felsefi tartışmanın etkisi altındadır. 
 
Bu sebeple ilk paragrafta adalete ilişkin ortaya atılan soruların cevaplandırılması belirli bir ideolojik gelenek içinde mümkündür. İlk akla gelen ideolojik gelenekler liberalizm, muhafazakarlık ve sosyalizmdir. Bu ideolojilerin klasik ya da ortodoks formlarının birbirlerinden ciddi şekilde farklılaştıkları açıktır ancak her ideolojinin kendi içindeki ayrışması çoğu zaman farklı ideolojileri birbilerine yaklaştırabilmektedir. Örneğin Rawlscu politika önerileri ile Thomas Piketty’nin politika önerilerini birbirinden ayırmak güç olabilir. Ancak John Rawls’un bireyci gerekçelendirmelerini ve çoğulcu toplumsal ideallerini Piketty’de bulmak da mümkün değildir. 
 
Bu başlangıç mülahazaları çerçevesinde liberal gelenekteki adalet teorilerinin kısa bir tartışmasını yapmak ve klasik liberaller ile modern liberaller arasındaki teorik gerilim hatlarını açıklamak bu yazının amacıdır. Yazının sınırlı yeri nedeniyle, adalet teorilerini ikiye ayırarak açıklayan yaklaşımı benimsemek uygundur.4 Buna göre adalet teorileri prosedürel ve sonuçsalcı olmak üzere ikiye ayrılarak incelenecektir.
 
‘‘Sonuçsalcı adalet teorisyenleri ise kuralların formel eşitlikçiliğinden ziyade belirli bir toplumsal ideale uygun sonuçlar verecek kuralların adalete hizmet edeceğini savunurlar.’’
 
İki Farklı Adalet Anlayışı
Prosedürel adalet teorileri daha önceden belirlenmiş soyut, genel ve eşitlikçi (ayrımcı olmayan) kuralların sonuçlarından bağımsız olarak uygulanmasını talep eder. Örneğin, Beşiktaş ile Karabükspor arasındaki bir karşılaşmada Beşiktaş’ın maçı farklı kazandığını farz edelim. Burada Beşiktaşlı futbolcuların Karabüksporlu futbolculardan daha yetenekli olması ya da Beşiktaş’ın mali kaynalarının daha fazla olması maçın sonucunun adil olup olmaması ile alakalı değildir.
 
Sonuçsalcı adalet teorisyenleri ise kuralların formel eşitlikçiliğinden ziyade belirli bir toplumsal ideale uygun sonuçlar verecek kuralların adalete hizmet edeceğini savunurlar.5 Örneğin maddi eşitlikçi bir toplumsal ideal açısından niteliksiz bir işçi ile bir doktorun kazancı arasındaki fark, kuralların bu iki kişiye de eşit uygulandığı gerekçesiyle haklılaştırılamaz. Sosyal adalet teorileri olarak bilinen sonuçsalcı teoriler fırsat eşitliği politikalarından komünist toplum ideallerine kadar geniş bir spektrumda değerlendirilebilir. Bu teoriler ya bireysel özelliklerin ve bireysel çabanın toplumsal sonuçları haklılaştıramayacağını ya da belirli bir toplumsal idealin diğer bütün ilkelerden önce olduğunu iddia ederler. 
 
Konuya liberalizm açısından bakıldığında söz konusu adalet teorilerinin ikisinin de liberal gelenek içinde geniş yer tuttuğu belirtilebilir. Temelde klasik liberaller olarak isimlendirilen düşünürlerin prosedürel adaleti savunduğu, modern liberallerin ise daha çok sonuçsalcı teoriler geliştirdikleri görülmektedir.6 Adalet teorisine katkı yapan klasik liberal düşünürler arasında ilk akla gelen isimler John Locke, David Hume, Adam Smith, John Stuart Mill ve Friedrich von Hayek’tir. Bu düşünürlerin adalet kavrayışları metodolojik ve ahlaki bireyciliğin doğal yansımalarıdır. Adalet, bireyler ve gruplar arasında kurulan adil ilişkileri ilgilendiren bir konudur. Bu açıdan adil davranış kolektif bir özneye yönelik bir yükümlülük olmadığı gibi, bireylerin monistik kolektif ideallere zorunlu olarak katkı sunmaları gerektiği iddiası da rededilir. 
 
Modern liberaller arasında akla ilk gelen düşünürler ise Thomas Hill Green, Leonard Trelawny Hobhouse, J.S. Mill ve John Rawls’tur. Bu grupta Green ve Hobhouse, bireylerin bir topluluğun üyesi olmaktan ve toplumsal üretime katkı sunmalarından dolayı toplumdan talep edebileceği haklarının olduğunu iddia ederek açık bir şekilde adalet teorilerinde kolektivist bir vurgu yapmışlardır. Mill’in aynı zamanda modern liberaller arasında sayılmasının sebebi ise Mill’in bireyciliği gelişimci (developmental) sebeplerle savunarak, bireyin geliştirilmesine yönelik sosyal politikaları kabul etmesinden kaynaklanır.7 Bu yazarların ne ölçüde bireyci ne ölçüde kolektivist oldukları ilerleyen kısımlarda tartışılacaktır. Ancak tartışmaya klasik liberal iddialarla başlamak yerinde olacaktır. 
 
Klasik Liberalizm ve Prosedürel Adalet
Lockeçu gelenek içindeki liberaller ahlaki düzenin ortaya çıkabilmesi için devlete ihtiyaç olmadığını iddia ederler. Locke, Hobbes’un aksine, insanların sadece rasyonel olduklarını değil ama aynı zamanda kural takip edebilen ahlaki varlıklar olduğuna inanır. Locke için insanın doğuştan gelen hakları, insanın rasyonel ve ahlaki potansiyeline dayanır. Locke’a göre, hayat, hürriyet ve mülkiyet anarşist bir düzende insanların sosyal düzeni kurmak ve devam ettirmek için doğal olarak kabul edeceği haklardır. Devlet, yani gönüllü ilişkiler dışında kalan zorlayıcı güç, ancak bu doğal düzeni istikrarlı kılmak için meşrulaştırılabilir.8 
 
Bireylerin ahlaki bir düzen oluşturmak için devlete ihtiyaç duymadığı ya da tersinden zora dayalı bir ahlaki düzen kurulamayacağını iddia eden Locke, doğal hukuku pozitif hukukun üstüne yerleştirerek devletin sınırlarını belirler. Doğal düzene ilişkin iddialar özellikle Locke’un Hoşgörü Üstüne Bir Mektup’unda9 din ve vicdan hürriyetini savunurken açığa çıkar. Bu tür bir ahlaki düzen ancak negatif özgürlük anlayışı üzerine kurulabilir. Negatif özgürlük bireyler üzerinde zorlamanın yokluğu anlamına gelir. Doğal haklarınız üzerinde dışsal, fiziki, beşeri bilinçli bir kısıtlama yoksa özgür sayılırsınız. Modern toplumlarda sivil ve siyasi özgürlükler temelde negatif özgürlüğe dayanır. Örneğin ifade hürriyeti bireylerin ya da grupların fikirlerini ifade etmeleri önünde her hangi keyfi bir zorlamanın yokluğu anlamına gelir.10 
 
Hume, Locke’un doğal hukuku ve rasyonalizmi yerine, insan zihninin temel özelliklerini (insan doğasını) ve kural faydacılığını ahlaki düzenin temeline koyar. Francis Hutcheson’un ahlaki duygular teorisini geliştiren Hume, başkalarına karşı sempati geliştirme yeteneğimizi ahlaki duyguların kökeni olarak gösterir. İnsani motivasyonun temeline tutkuları koyan Hume, ahlaki kuralların aklın ürünü değil ama zihinsel özelliklerimizin bir sonucu olduğunu öne sürer. Hume’a göre, akıl yoluyla ahlakın evrensel ilkelerini keşfetmemiz mümkün değildir ancak başkalarının duygularını ve bu duyguları oluşturan koşulları kendimiz yaşıyormuşçasına hissedebilmemiz anlamına gelen sempati kurma yeteneğimiz doğal erdemler geliştirmemizi sağlamaktadır.11 Böylece Hume, hem Locke’un insanın rasyonel kapasitesine yaptığı vurguyu eleştirir hem de Hobbes’un insanın sınırsız kişisel çıkar güdüsü olduğu iddiasını reddeder. 
 
Hume’un doğal erdemler olarak tanımladığı ahlaki duygular, kabile benzeri ya da akrabalık ilişkileri ile ortaya çıkmış küçük gruplarda sosyal düzenini sağlama açısından etkindir. Bu küçük grupların temel özelliği beşeri düzenin şahsi ilişkilere dayanıyor olmasıdır. İnsanlar sempati yetenekleri ile ahlaki duygular geliştirebilse de, insanların sınırlı bir hayırseverlik kapasitesi vardır ve nihayetinde kişisel çıkarı koruma güdüsü grup dışı eylemler üzerinde belirleyicidir. Öyleyse, Hume’a göre, gayri-şahsi ilişkilere dayanan büyük toplumlar (örneğin ticari ilişkilerin belirleyici olduğu modern toplumlar) beşeri ilişkileri doğal erdemlere dayanarak sürdüremez. 
 
Bu yüzden büyük toplumlarda bireylerin gayri-şahsi ilişkileri yürütebilmek için yapay erdemleri keşfetmeleri gerekmektedir. Yapay erdemlerin kaynakları zaman içinde tedricen gelişen sosyal konvansiyonlardır. Bu konvansiyonlar akıl yoluyla icat edilmezler ancak zaman içinde ortaya çıkan toplumsal sorunları aşmak için alışkanlıklar ve adetler aracılığıyla yerleşen ve toplumun bireyleri tarafından zımnen kabul edilen toplumsal kurallardır. Hume’a göre, nesilden nesile gelenek olarak aktarılan bu kurallar adeta insanın ikinci bir doğası haline gelerek bireylerin davranışları üzerinde etkili olurlar. Hume için bu yapay kurumların en başında mülkiyet hakkı gelir. Toplumlarda şahsi ilişkilerin dışında gelişen işbölümü ve uzmanlaşmanın gelişmesi, mülkiyet kurumunun keşfedilmesine bağlıdır. Toplumlar büyüdükçe sınırlı kaynakların kullanımı ve toplumsal işbirliğinin devamı mülkiyet hakları üzerinden düzenlenir.12 
 
Hume için adalet duygusu yapay bir erdemdir ve büyük toplumlarda gayri-şahsi ilişkileri geliştirmek üzere kabul edilmiştir. Bu bakımdan adil davranış kuralları ile mülkiyet hakları arasında doğrudan ve sıkı bir bağlantı vardır. Mülkiyeti ortaya çıkartan kurallar arasında, mülkün el değiştirmezliği, mülkün rıza yoluyla transferi ve verilen sözlere riayet etmek vardır.13 Bu açıdan adalet birbirleri ile şahsi ilişkisi olmayan insanlar arasında işbirliğini mümkün kılan yapay bir erdem olarak değerlendirilir. 
 
Adil davranışın tespiti konusunda sempati temel karar verme mekanizmasıdır. Adaletin kuralları aracılığıyla bireyler kişisel çıkar güdülerini toplum yararına sınırlandırarak, kamusal çıkara hizmet ederler. Her ne kadar akıl duyguları belirlemiyor olsa da toplumsal düzenin devamı için adil davranışlarda bulunulması gerektiğini insan akıl yoluyla kavrar ve tutkularını sosyal davranışlarla uyumlu hale getirir. Konvansiyonlar (gelenekler, adetler, alışkanlıklar) insanların sosyal açıdan yıkıcı olan güdülerini denetim altında tutmaya yararlar ve bireyler büyük toplumlarda kendi kişisel çıkarlarını genelin çıkarı ile uyumlu hale getirebilirler. Hayek kişisel çıkar ile kamusal yararın uyumlulaştırılmasına kural faydacılığı ismini vermiştir.14 İnsanlar faydacı hesaplamalarını eylemlerinin ani sonuçları açısından değil de toplumsal düzeyde uzun vadeli sonuçları üzerinden yaptıklarında kural faydacılığına uygun hareket etmiş olurlar. Örneğin üretken olmayan zengin birinin mülkiyetini gasp ederek üretken birine vermek, kısa vadede toplum adına yararlıdır ancak uzun vadede mülkiyet hukukunu erozyona uğratacağından kural faydacılığına aykırıdır. 
 
Adam Smith Ahlaki Duygular Teorisi15 kitabında Hume’un sempati kavramının büyük toplumlarda nasıl işlediğini daha da geliştirerek açıklamıştır. Ancak Adam Smith’in asıl katkısı görünmez el metaforuyla piyasa ekonomisinin kendi kendini regüle eden mekanizmasını açıklayarak, kişisel çıkar ile kamusal çıkar arasındaki ilişkiyi göstermiş olmasından ileri gelmektedir. Fiyat mekanizmasının ekonomik kaynakların birbirlerine kıyasla kıtlığını gösterdiğini açıklayan Smith, kaynakların üretimde kullanılması ile kaynakların bireyler arasında dağıtımının yapılması arasında doğrudan bağlantıyı kanıtlamıştır. 
 
Bu açıklama daha sonra Ludwig von Mises tarafından sosyalist merkezi planlamanın neden rasyonel planlama yapamayacağını açıklamak için kullanılmıştır.16 Söz konusu tartışma çalışmanın sınırlarını aşmakla birlikte Hayek’in neden sosyal adalet kavramının anlamsız olduğunu iddia ettiğini anlamak açısından önemlidir. Burada önemli olan husus serbest piyasada meydana gelen bazı sonuçların (eşitsiz gelir dağılımı) birileri tarafından önceden planlanmadığı, dolayısıyla aslında bir kaynak dağıtımının da olmadığıdır. Hayek’e göre, kuralların uygulanışının doğal sonuçları adil ya da adaletsiz olamaz. Sosyal adalet kavramı, doğası gereği serbest piyasadaki dağılımın adaletsiz olduğunu iddia ettiği için Hayek sosyal adaletin bir “serap” olduğuna inanır. Piyasa ekonomisi gibi kompleks bir düzende kimin neyi hak ettiğini önceden belirlenmiş ideallere göre tespit etmeye çalışmak Hayek için insani yeteneklerin ötesinde yanlış bir inançtır. Hatta, Hayek yeniden dağıtımcı politikaların, siyasetçilere/bürokratlara kaynakları keyfi bir şekilde dağıtma yetkisi tanıyarak çeşitli etkinsizliklere ve haksızlıklara da muhtemelen sebep olacağını belirtir.17 
 
Modern Liberalizm ve Sosyal Adalet
Klasik liberalizmde revizyon talebinin aslında beklenmedik bir husustan çıktığı iddia edilebilir. Faydacı bir filozof olan Mill için özgürlüğün amacı bireyselliğin geliştirilmesidir. Toplumsal ya da siyasal baskılardan bağımsız bir şekilde bireylerin tercihlerinde serbest olmasını kişisel gelişim için şart koşan Mill, negatif özgürlüğü bu amaç için elzem kabul etmiştir. Ancak tercih serbestliği kişisel gelişimi garanti etmeyebilir. Çoğu kişi huzursuz bir Sokrates olmaktansa mutlu cahiller olarak yaşamayı tercih edebilir. Bu problem Mill’in temsili demokrasi savunusunda açığa çıkmıştır.18 Kadın ve işçilerin oy haklarını savunan Mill, demokrasinin temel eğitime ulaşamamış seçmenler tarafından yönlendirilmesini siyasal yozlaşma açısından bir tehdit olarak görmüştür. Bu sebeple bireylerin daha iyi kararlar verebilmeleri için kendilerini geliştirmelerini sağlayacak politikalara destek vermiştir.
 
Geliştirmeci argümanların liberalizmdeki revizyonizmin başlangıcı olduğu ileri sürülebilir ancak revizyon bununla sınırlı değildir. Green ve Hobhouse 19. yüzyılın ikinci yarısındaki sosyalist fikirlerden de etkilenerek adalet teorilerine kolektivist bir form vermişlerdir. Toplumu adeta kolektif bir özne olarak algılayan düşünürler, toplumun üyelerinin ortaya çıkan toplam üründen hak ettiklerini almaları gerektiğini ileri sürerler. Toplumun bir üyesi olarak toplumsal üretime katkı sunan herkesin belirli düzeyde bir geliri de hak edeceği belirtilir.19 
 
Green ve Hobhouse’un belirli bir tür pozitif özgürlük anlayışı geliştirdiği görülmektedir. Pozitif özgürlük bir şey yapmaya özgür olmak olarak tanımlanabilir. Bir şey yapmaya serbest olmanız o şeyi yapmak için yeterli kaynağa sahip olacağınız anlamına gelmez. Bu durumda toplumun üyelerine özgürlüklerini gerçekleştirmeleri için müdahale etmeleri gerekmektedir. “Pozitif” terimi bu müdahalenin varlığını belirtmek için kullanılır. Ancak toplumun her üyesinin her şeyi hak ettiği iddia edilemez ve kaynaklar da zaten sınırlıdır. Pozitif özgürlük savunucuları müdahalenin bireylere otonomi sağlamak için uygulandığını belirtirler. Bireylerin tercihlerinde kendi otonom kararlarını verebilmeleri için toplumun yani devletin müdahalede bulunması gerektiği iddia edilir. Örneğin, seçmenlerin iyi kararlar verebilmesi için zorunlu eğitim şarttır; işçilerin istedikleri işlerde çalışabilmeleri için devlet destekli işsizlik maaşı şarttır ya da kadınların ekonomik bağımsızlıklarını kazanabilmeleri için kadınlara yönelik pozitif ayrımcılık şarttır. Bu iddialar çoğulculuk açısından bazı ciddi problemler doğurur. 
 
Green ve Hobhouse her ne kadar Mill’i temel referansları olarak gösterseler ve bireysel gelişimi adalet teorilerinin temeline koysalar da, sonuçta monist bir kolektivist ideal toplumsal tasavvur geliştirmişlerdir. Monist ideal ile kastedilen toplumsal “iyi”lerin bir merkezden tek bir ideale göre dağıtılma iddiasıdır. Oysa liberalizmin temel değerlerinden biri çoğulculuktur. Çoğulculuk meşru sınırlar içinde bireysel iyi hayat anlayışları arasında hiyerarşik bir ilişki kurulamamasını gerektirir. Basit bir örnek vermek gerekirse, sağlıklı yaşamı temel ideal edinmiş bir politikanın, bireylerin “sağlıksız” tercihleri üzerinde ciddi sınırlamalar yapmasını gerektirir. Isaiah Berlin pozitif özgürlük anlayışının doğası gereği çoğulculuk karşıtı olduğunu ileri sürerek, bu fikrin mantıksal sonucunun totali tarizm olduğunu belirtir. Bütün değerlerin tek bir merkezden tek bir ideale göre dağıtılması, bireysel otonomiyi geliştirmek yerine bireysel tercihleri ortadan kaldırır. Berlin’in itirazı negatif ve pozitif özgürlük idealleri arasındaki gerilimi ortaya koymaktadır.20 
 
Green ve Hobhouse’un monist toplumsal vizyonlarını çoğulcu bir sosyal adalet teorisiyle aşmaya çalışan en önemli liberal düşünür şüphesiz John Rawls’tur. 20. yüzyılda adalet, kamusal alan, kamusal akıl ve özgürlük tartışmasını siyaset teorisinde yeniden başlatan düşünür olarak da tanınan Rawls, eleştirmenleri ve destekçileri ile felsefe tarihinin klasikleri arasına şimdiden girmiştir. Rawls, Humecu kural faydacılığını, Kantçı otonomi kavrayışını ve sözleşmeciliği tek bir adalet teorisinde birleştirerek kendi “hakkaniyet olarak adalet teorisi”ni ortaya koymuştur. Rawls’un sorduğu temel soru hangi prosedür izlenerek insanların adaletin kurallarını doğru bir şekilde belirleyebileceğidir. 
 
‘‘Rawls’a göre bu durumdaki bireyler kendileri için en kötü sonuçları düşünerek adaletin kurallarını belirleyeceklerdir. Rawls adaletin iki kuralının belirleneceğini belirtir. Birinci kural şudur: her bireyin herkesinkine benzer, en geniş ve eşit özgürlüklere sahip olma hakkı vardır.’’
 
Rawls adaletin kurallarının kişisel çıkardan ve kişisel özelliklerden bağımsız bir şekilde belirlenmesi gerektiğine inanır. Bunu başarabilmek için Rawls hepimizin bir bilgisizlik peçesi arkasında kaldığımızı hayal etmemizi ister. Peçenin ardında hiç kimse kendi kişisel özellikleri, toplumsal konumları ya da statüleri hakkında bilgiye sahip değildir. Ancak kişiler toplumun ve ekonominin nasıl işlediğine dair yeterince bilgiye sahiptir. Rawls bu durumdaki insanların peçe kaldırıldığında ne türden bir toplumda yaşamak isteyeceklerine göre adaletin kurallarını belirleyeceklerini belirtir. Rawls bu duruma orijinal pozisyon diyerek klasik sözleşmecilerin doğa durumu tasvirine benzer sözleşmeci bir tutum takınır.21 
 
Rawls’a göre bu durumdaki bireyler kendileri için en kötü sonuçları düşünerek adaletin kurallarını belirleyeceklerdir. Rawls adaletin iki kuralının belirleneceğini belirtir. Birinci kural şudur: “her bireyin herkesinkine benzer, en geniş ve eşit özgürlüklere sahip olma hakkı vardır.”22 Bu kural Rawlsun bireyci ve çoğulcu tutumunu yansıtmaktadır. Ayrıca Rawls’un özel mülkiyeti bir hak olarak tanıdığı da belirtilmelidir. Rawls, bireysel özgürlük ve bireysel hakların toplumsal faydayı azamileştirme kaygısı ile çiğnenmeyeceğini güvenceye almak istemektedir. İkinci kural eşitlik ilkesini düzenleyen iki alt kuraldan oluşur. Birinci kural toplumdaki tüm pozisyonların herkese açık olduğunu garanti eder. İkinci kural ise sadece toplumdaki en dezavantajlıların lehine olacak toplumsal ve ekonomik eşitsizliklere izin verilebileceğini şart koşar.23 
 
Rawls’a göre, kişisel yetenekler, liyakat ya da şans yoluyla kazanılmış maddi avantajlar adalet perspektifinden meşrulaştırılamaz. Yetenekler “doğal bir piyango” sonucu kişilere dağıtıldığı için kişilerin yetenekleri sayesinde kazandıkları gelirler adalet problemine konu edilemezler. Örneğin, yeteneği sayesinde zengin olmuş bir futbolcu yeteneğini kazanmamıştır, ayrıca futbol sever bir toplumda yaşaması da şanstır. Kazandıkları kendi başarısı değildir ve toplumun diğer üyelerinden çok daha fazla maddi gelir elde etmeyi de hak etmemiştir. 
 
Aristoteles’ten sonra sosyal bilimlerde en fazla atıf almış düşünür olan Rawls’un çok kısaca özetlenen bazı temel fikirleri üzerine çok fazla eleştiri vardır. Burada şu kadarı söylenebilir ki, Rawls klasik liberalizmin piyasa ekonomisi ile prosedürel adalet anlayışı arasında kurduğu bağı neredeyse tamamen kopartarak Hayek’in kurucu rasyonalizm olarak isimlendirdiği yeni bir siyasal model inşa etmiştir. Hayekçi bir perspektiften bakıldığında Rawlsçu bir toplumun işleyebilmesi Kantçı bireylerden oluşmuş bir topluma ve kadir-i mutlak bir siyasal entiteye ihtiyaç duyacaktır. 
 
Sonuç
Komünist devletlerin yıkılması ile birlikte sosyalist yazarlar demokrasi, insan hakları, hukukun üstünlüğü gibi temel siyasal liberal değerleri kabul etmeye başlamışlardır. Açıkçası modern liberalizmin de sosyalist ideallerden bir hayli etkilendiği ortadadır. Bu bakımdan modern liberaller ile sosyalistler zaman zaman ayırt edilemez hale gelmektedir. Ancak sosyal politikalardaki yakınlaşmalar, bu iki grubun ideallerinde ve analiz yöntemlerinde tamamen aynı oldukları anlamına gelmez. Modern liberallerin bireysel tercihe ve otonomiye yaptıkları vurgu, onları sosyalist benzerlerinden ayıran en önemli unsur olarak kalmaya devam edecektir. 
 
‘‘İkinci kural eşitlik ilkesini düzenleyen iki alt kuraldan oluşur. Birinci kural toplumdaki tüm pozisyonların herkese açık olduğunu garanti eder. İkinci kural ise sadece toplumdaki en dezavantajlıların lehine olacak toplumsal ve ekonomik eşitsizliklere izin verilebileceğini şart koşar.’’
 
Yeniden dağıtımcı sosyal politikalara klasik liberaller açısından bakıldığında da ilginç tespitler yapmak mümkündür. Sanıldığının aksine çoğu klasik liberal sosyal politikalara kategorik olarak karşıt değildir. Örneğin sosyal adalet kavramının en önemli eleştirmenlerinden olan Hayek, devletlerin bir tür sosyal güvenlik ağı kurmalarını toplumların istikrarı için vazgeçilmez kabul eder. Hayek için önemli olan sosyal sigortaların tekelci olmaması, sigorta tercihleri konusunda bireylerin özgür olması ve sosyal sigorta uygulamalarının sıhhatinin popülizme kurban edilmemesidir.24 Hatta, Hayek bu fikirlerinden ötürü bazı liberteryenler tarafından “sosyalist” olarak damgalanmıştır. Yine önemli bir serbest piyasa ekonomisi savunucusu olan Milton Friedman, negatif vergilendirme teklifiyle vergi verme gücü olmayan bireylere devletin gelir transferi yapmasını ve minimum bir geçim düzeyinin herkes için korunmasını teklif eder.25 
 
Açıkçası tanınmış klasik liberallerin bu tür sosyal politika teklifleri teorik açıdan şaşırtıcı değildir. Çünkü söz konusu yazarlar bu uygulamaları adaleti sağlamak adına değil toplumsal istikrar adına talep ederler. Ayrıca yeniden dağıtımcı politikalar çoğunlukla kendi dönemlerinde hem piyasa ekonomisinde hem de hukukun üstünlüğünün uygulanmasında ciddi problemler ortaya çıkarttığı için kendi önerdikleri sosyal politikaların liberal bir toplum ideali açısından daha yararlı olacağı kanaatindedirler. 
 
Günümüzde sosyal adalet politikalarının hem modern liberallerden hem de klasik liberallerden etkilendiği ileri sürülebilir. 1980’lerden sonra refah devletinin hem ölçek olarak nispeten küçüldüğü hem de yapılanışı bakımından değiştiği görülmektedir. En önemli değişiklik devletin sosyal adaleti sağlamak adına doğrudan kamusal hizmet üretmek yerine, serbest piyasanın işleyişine daha az müdahale ederek vergilendirme yoluyla gelir transferi yapmasında görülebilir. Böylece devlet hem büyük ölçekli bürokrasiyi ve onunla birlikte gelen etkinsizliği azaltmış hem de piyasaların daha fazla zenginlik üretmesine katkı sunmuştur. Son dönemde, koşulsuz sosyal transferlerin yerini bireysel gelişmeye bağlı koşullu sosyal transferlerin alması da yine motivasyon temelli argümanların etkisi olarak yorumlanabilir. Ancak tüm bu gelişmelere rağmen yeniden dağıtımcı sosyal politikalar halen sosyal adalet adına yapılmaktadır ve sosyal devlet de ihtişamından fazla bir şey kaybetmeden yoluna devam etmektedir. Pratikte uygulamalar ne olursa olsun klasik liberaller ile modern liberaller arasındaki benzeşme ve gerilimler daha uzun süre liberal gelenek içindeki yerini koruyacaktır. 
İLİMYURDU Yayıncılık ve Eğitim Hiz. Ltd. Şti.
Adres : Molla Gurani Mah. Akkoyunlu Sk.
            No: 36 Fındıkzade Fatih / İstanbul
Tel      : 0212 533 05 35
Faks   : 0212 631 53 69
Mail    : info@yetkindusunce.com
Tüm Hakları İlim Yurdu Yayıncılık’a aittir. Kaynak belirtilmeden hiçbir içerik kopyalanamaz. | Tasarım & Yazılım: Dizayn Sanat