Dünyada Adalet Mümkün müdür?

Sayı:2 / Adalet ve İstikrar - Dosya

Muhammet Özdemir

Günümüzde adaletin ciddi bir problem olarak görülmesinin iki ana gerekçesi bulunabilir. Birincisi, sözünü ettiğimiz kurallı düzenden yoksunluktur. İkincisi ise, düzenden yoksunluğun yol açtığı karmaşada ihtiyacından fazla faydayı talep eden insanların yarattıkları suiistimallerdir.
Adaletin ve onun bulunmasının talep edildiği tecrübenin muhtevası ve sınırları önemlidir. İnsan-insan ilişkilerinde talep edilen adalet ile insan-tabiat ilişkilerinde beklenen adalet ve bazılarının insan-Tanrı ilişkilerinde umduğu adalet birbiriyle aynı değildir. Ayrıca insan-insan ilişkilerindeki adalet talebinde de, ölçütün para ve zenginlik mi olduğu ya da dünyaya eksik gelmiş bir tarafın eksikliklerinin giderilmesi mi olduğu veya bir çeşit hak ihlalinin düzeltilmesi mi olduğu adalete dair tartışmayı farklı bir yöne çekecek nitelikte önemlidir. Özellikle de akılcı bakış açılarının ve variyetli olanlara imrenenlerin talep ettikleri eşitliğin, bazen adalet ile özdeş kabul edilebildiği denklemlerde adalet tartışması bambaşka bir noktaya kayabilir. Bizim yazımızda sorunlaştırdığımız adalet ve onun yeri olarak dünya, insan-insan ilişkileri ve esas itibariyle para ve servet dağılımının yanı sıra meydana gelen hak ihlallerinden kaynaklanan adalet tartışması ile sınırlıdır. Burada adalet, orantılı karşılık ve optimum fayda dağılımının kurallı bir düzen haline geldiği bir insan-insan ilişkisi düzenini kastetmektedir. Bu bağlamda elbette adaleti küresel ölçekte alabiliyoruz, çünkü her bir birey için ayrı ayrı kişisel vicdan ile tutkular arasında mütereddit bir müphemiyetle mevcut olan adaleti felsefi bir yolla tartışmanın bir yolu bulunmamaktadır. Vicdani tatmin anlamındaki adalet, teoloji ve psikolojinin sahasına daha uygun görünmektedir.1
 
‘‘Burada adalet, orantılı karşılık ve optimum fayda dağılımının kurallı bir düzen haline geldiği bir insan-insan ilişkisi düzenini kastetmektedir.’’
 
Adaletin ne olduğu (mahiyet) ve nasıl gerçekleştiği (muhteva), Avrupa-merkezli felsefi tarih yazımından edindiğimiz bilgiye göre, Antik Yunan filozoflarından Platon’dan beri tartışılan bir meseledir. Platon, The Republic adlı diyalogunda, para ve zenginliğin dağılımının yanı sıra her bir kavram ve olgunun gerekçelendirildiği bir dizi tartışmayı adalet etrafında yapılandırmaktadır. Yazarın ve desteklediği hocası Sokrates’in karşı çıkmaya niyetlendiği vakıa veya gerçek şudur: “Her yerde adalet, güçlünün işine gelendir.”2 Sonraları modern Avrupa’da sözleşme teorisyenlerinin ve sözgelimi Jean-Jacques Rousseau’nun da reddetmek için bir yol aradığı vakıa hep budur.3 Güçlü olanın haklı olması vakıası, Tanrı için de geçerli olduğuna göre güçlülük ile hak arasındaki ilişkiye giren olay-değer örtüşmezliğini halletmenin bir yolu yaşadığımız dünyada ideal düzeyde var mıdır? Bizim yazımızın da ana bağlamını oluşturan bu meseleyi şimdi aktüel olguları göz ardı etmeksizin inceleyebiliriz. 
 
Yaşadığımız dünyanın gerçekliğinde Müslümanlar veya başkaları açısından adaletin somut tecrübî zemini, para ve servet dağılımı ile hak ihlallerinin önlenmesi ile sınırlıdır. Hatta hak ihlallerinin önlenmesi de kolaylıkla para ve servet dağılımına, yani faydalanma imkânlarının orantılı paylaştırılmasına indirgenebilir, çünkü Platon’un diyalogunda da işaret edildiği üzere,4 Tanrı, din, erkek-kadın ilişkileri, çocuklar ve yemek de dâhil ne varsa, bir konuda haksızlığın meydana geldiğine ilişkin itiraz, daima bir fayda beklentisinin karşılanmamasından kaynaklanmaktadır. Bu zemin çokları için -özellikle de dini, değerleri ve duyguları yanlış anlayanlar için- kabul edilemez bulunabilir, ama sözgelimi İslâm’ın ana kaynağı konumundaki Kur’ân-ı Kerîm’in de kendisini insanlara faydalı olmak taahhüdü ile kabul ettirmeye uğraştığı ve bu arada mesela İsrailoğullarının faydayı kişiselleştirmek ve kısa vadeli bir hesaba feda etmek bakımından kınandıkları göz ardı edilmemelidir.5 Doğada asıl olan da faydadır, çünkü nasihat ve ikna gibi kavramlar ancak bir fayda taahhüdü barındırırlarsa, karşılık bulabilmektedirler. Buna göre, adalet sorununun temelinde para ve servet dağılımı ya da daha genel bir çerçevede fayda değiş tokuşu ve imkânları bulunmaktadır. Böyle bir somutlaştırmada bulunulmadığında hem psikolojik bir döngüye hapsolma riskine düşülebilir, hem de açıkçası aktüel meselelerin hiçbirine değinilmemesi riski söz konusu olabilir. Adalet, fayda değiş tokuşu ve imkânlarının kurallı gerçekleştiği ve bu arada her insanın emeğiyle orantılı bir faydaya eriştiği düzenin ana niteliğidir. “Adalet, mülkün temelidir”, tam olarak bu demektir. Bu kabul, belki ilk etapta sosyolojik nitelikte ve bazen mantıkçı ölçekte pozitivistçe bulunabilir, ama değildir. 
 
Günümüzde adaletin ciddi bir problem olarak görülmesinin iki ana gerekçesi bulunabilir. Birincisi, sözünü ettiğimiz kurallı düzenden yoksunluktur. İkincisi ise, düzenden yoksunluğun yol açtığı karmaşada ihtiyacından fazla faydayı talep eden insanların yarattıkları suiistimallerdir. Bu iki etkenden dolayı dünyada adaletin mümkün olup olmadığı ve hatta Allah’ın adil olup olmadığı tartışılmaktadır. İkinci gerekçede yer alan insanları arayıp bulacak ve ayıklayacak bir sistem veya yol bir defalığına icat edilebilse, ne adalete olan inanç zedelenecektir, ne de Allah ile ilgili tartışmalara gerek kalacaktır. Yaşadığımız dünyada adil olmayan her şey psikolojiktir. Bu nedenle bir bakıma dünyada ne varsa adalettir. Adaletin detaylarında fikri ayrılıklar olabilirse de, uzun süreli gerçekleşmesinde herhangi bir tatminsizlik ortaya çıkmamaktadır. Yine de kötülük problemine yol açacak soru, faydaya dair imkânın kısıtlı olduğu koşullarda dünyaya gelmenin izahını merak etme eğilimindedir. Bize göre, bu soru bile insanın kendinden ziyade başkalarına bakışıyla ilgili psikolojik bir meseledir. Dünyada ne varsa adalettir. Güçlü olan haklı iken, dünyada ne varsa nasıl adalet olabilmektedir?
 
İnsanın tutkularını ve zamana göre değişen ölçüsüz fayda taleplerini adaletin konusu yapamadığımız için teoloji ve psikolojiye havale ettiğimize göre, şimdi geriye kalan, somut güç ile hak arasındaki maddi ve olgusal münasebetten doğan aksaklıktır. Bu aksaklığı gidermenin bir yolu var mıdır? Para azlığı veya faydalanma azlığının yarattığı psikolojik ve teolojik adalet arayışının ötesinde güçlü olmak ile haklı olmak arasındaki doğal ilişkide açığa çıkan aksaklığın mantığı nedir? Kur’ân-ı Kerîm de bu vakıanın altını özellikle çizmiştir: “Kuşkusuz beraberliklerin çoğunluğunda (“hulatâ”) diğerinin hakkına tecavüz vardır.”6 
 
Yukarıda saptadığımız iki temel gerekçe, yani bir düzenden yoksunluk ve fırsatçıların mevcudiyeti, fayda imkânı dağılımındaki orantısızlık ve tecavüzlerin mevcudiyetini izah için yeterlidir. Dünyada adaletin mevcudiyeti ancak kurallı bir düzen sayesinde temin edilebilir. İnsanların adaletsizlikten şikâyet etmelerinin isabetli zemini burada bulunabilir. Belirtmek gerekir ki, düzensizlikte bir adalet ve düzenlilikte bir adalet mevcuttur. Bu nedenle dünyada ne varsa adalettir. Adalet, fayda değiş tokuş ilişkilerinde ve imkânlarında yakalanabilecek istikrardan izlenilebilir. Mantık bizzat bu istikrardır. Batı Avrupa ülkelerinde ve Kuzey Amerika’da bulunduğu varsayılan adalet ve Ortadoğu coğrafyasında her metrekareye yayıldığı düşünülen adaletsizliği yöneten mantık budur. Daha açık bir deyişle, gelişmiş ülkelerde kurallı bir düzen mevcuttur, ama bu vakıa, psikolojik ve teolojik adaletin oralarda bulunabileceği anlamına alınamaz. Oralarda sadece düzen vardır, bunun daha istikrarlı temin ettiği bir adalet mevcuttur. İstisnaları olmasa, 
 
‘‘Batı Avrupa ülkelerinde ve Kuzey Amerika’da bulunduğu varsayılan adalet ve Ortadoğu coğrafyasında her metrekareye yayıldığı düşünülen adaletsizliği yöneten mantık budur. Daha açık bir deyişle, gelişmiş ülkelerde kurallı bir düzen mevcuttur, ama bu vakıa, psikolojik ve teolojik adaletin oralarda bulunabileceği anlamına alınamaz. Oralarda sadece düzen vardır, bunun daha istikrarlı temin ettiği bir adalet mevcuttur.’’
 
oralarda adalet tartışmaları nihayete ererdi. John Rawls’un kitaplarından ve ona yönelik itirazlardan anlayabildiğimize göre böyle bir sona ulaşılmamıştır.7 Ortadoğu’da ise, düzensizlik mevcuttur ve burada adaletin mevcudiyeti istikrarsız izlenebildiğinden, istikrarlı olan adaletsizlik olgusal bir adalet yaratmaktadır. İlkinde fayda değiş tokuşu ve imkânları, toplumun çoğunluğunu kapsamakta iken, ikincisinde toplumun azınlığını kapsamaktadır. İlkindeki azınlık adaletin hiç mevcut olmadığına yorulamadığı gibi ikincilerdeki çoğunluk da adaletsizliğin hüküm sürdüğüne yorulamaz. İlkindeki istikrar ile ikincisindeki istikrarsızlığı eşzamanlı gerektiren bir etken sömürge olgusu iken, dünyada adaletin bulunamayacağı öne sürülemez. Burada her şeyin izahı vardır. Sömürgeciler güçlü ve sömürülenler ise haklıdırlar, ama ikincisindeki haklılık bir adaleti koşullayacak yeterli güce evrilemediğinden, netice yine adalettir. Ortadoğu toplumları, küreselleşme ve bireysellik kendilerine uygun değilse, kabul etmeyeceklerdi ve adaletin ortaya çıkması için bunu kabulleneceklerdi, ama yapmadılar ve sömürge koşulları nihayete ermedi. Kurallı bir düzene kavuşmadıkça Ortadoğu’dakilerin Allah’ı ve İslâm’ı suçlamaları adalete aykırıdır, çünkü fayda değiş tokuşu ve imkânı için üzerlerine düşen emeği vermemişlerdir. Nihayet kendi sorumluluklarını başkalarına –mesela Allah’a ve tarihe- yansıtanların bulundukları toplumlarda fırsatçılık ve suiistimale zemin doğmuştur. Düzensizliğin kaderi budur ve bu da bir adalettir. Fırsatçılar güçlü olmadıkları halde mevcut olan düzensizliğe yalan ekleyerek kötüye kullanım pratikleri yaratmaktadırlar. O halde esas mesele, düzensizliğin içerisindeki fırsatçılık ve suiistimalleri ayıklayarak işe başlamaktır.
 
‘‘Fırsatçılar güçlü olmadıkları halde mevcut olan düzensizliğe yalan ekleyerek kötüye kullanım pratikleri yaratmaktadırlar. O halde esas mesele, düzensizliğin içerisindeki fırsatçılık ve suiistimalleri ayıklayarak işe başlamaktır.’’
 
Güçlü olmak ile haklı olmak arasındaki ilişkinin mevcudiyeti tabii bulunduğu ölçüde haklı olmanın aslında güçlü olmayı içerdiği ideal arayışının getirdiği bir felsefi sorun olarak adalet, güç ile hak arasındaki orantısız ilişkide açığa çıkmaktadır. Kurallı bir düzenden yoksunluğun yol açtığı bu vakıada maddi adaletsizlik, bir bakıma toplumsal rol ve statülerin tersyüz edilmiş olmasıyla da ilişkilidir. Düzensizlikte zaten bir toplumsal rol karmaşası bulunduğu gibi -19. yüzyıl Fransa’sında da ortaya çıkan buydu, bu nedenle adaletten eşitlik fikri çıkarılmıştı-, emek-fayda ilişkisinin her halükarda devam ettiği düzensizlikte bile yerleşmiş en ufak akışı dahi akamete uğratanlar fırsatçılardır. Esas itibariyle düzensizliğin düzene evrilmesini, adaletin gitgide daha fazla çoğunluğa yayılmasını engelleyenler de fırsatçılardır. Bize göre, Ortadoğu ülkeleri ve modernliğin sonuçlarını para ve servet bakımından olumsuz yaşamış başka ülkelerde, adaleti bir problem halinde sürekli gündemde tutan meselenin merkezinde günümüzde bu fırsatçılar bulunmaktadır. Bunların genellikle emeksiz elde edilmiş fayda imkânı dışında, daha açık bir deyişle, uzun vadeli toplumsal çıkarlara bağlanmayan emeksiz alım imkânları dışında, bir hedefleri bulunmamaktadır. Ortadoğu toplumlarında bu tür insanların sayısındaki artış beraberinde toplumsal bir değişim ve emeksiz kazanç izlenimi yaratmış bulunmaktadır. Dünyada adaletin bulunmadığına dair karamsar algı da buradan beslenmektedir. Fırsatçıların veya kötüye kullanımların toplumsal nüfustaki fazlalığı, istikrarsızlığın her yerde olduğu, nispeten güvensizliğin tek kural olduğu, sosyalleşmeler vücuda getirmektedir. Platon’un kitabını kaleme aldığı dönem de, mesela Thomas Hobbes’un ve Jean-Jacques Rousseau’nun kitaplarını kaleme aldıkları dönemler de, böyle dönemlerdi. Bu düşünürler ve güç ile hak arasındaki ilişkiden yola çıkmış bütün yazarlar, fırsatçılıkların ve suiistimallerin fazla olduğu tecrübelerin neticesinde dile gelmişlerdir. Adalet düzenli her yerde nasıl evrensel denilebilecek nitelikteki insan hakları soyut algısı tarafından beslenmiş kanunlar, politikalar ve uygulamaları ifade ediyorsa, düzensiz her yerde de adalet, fırsatçılıkların ve suiistimallerin yol açtığı güvensiz uygulamaları ifade etmektedir. Bu nedenle ilkinden edinilen netice bakımından John Stuart Mill’e göre özgürlük, kurallı bir düzende bulunan adaletin sağladığı bir imkândır ki, öncelikle can ve mal emniyeti anlamına gelmektedir.8 Düzensiz her yerde ise, adaletten yoksun adaletin güçlü olmaktan kaynaklandığı düşünülerek hem güce düşman olunmakta, hem de güç peşinde koşulabilmektedir. Sevgi ve nefretin bu çeşit sinir bozucu bir aradalığını yaratan en temel etken, sağlık bozukluğu diyebileceğimiz düzensizlik ve elbette fırsatçıların başlattıkları suiistimallerdir. 
 
Bizim düşüncemize göre, dünyada bir şeyin ne kadar var ve mümkün olduğu ille de soruşturulacaksa, bizzat hayatta bulunmanın mümkün olmayabileceği ihtimalleri soruşturulmalıdır. Daha anlaşılabilir şekilde, daima başkalarına yönelmekten evvel kişinin kendisine yönelebilen sorular üretilmeli ve dünyanın ve hayatın bizzat kendilerinin ne kadar iyi niyetli oldukları sorgulanmalıdır. Yaşadığımız dünya kötü değildir, ama iyi de değildir. Hayata gelince, iyi değildir, ama kötülüğe eğilimlidir, çünkü ölüm vardır. Bütün dinlerin söylediklerinin aksine ölüm iyi bir şey değildir ve dünyadaki bütün şerrin kaynağı insandaki tutkulardan ziyade bu ölümün kendisidir. İnsanlar her konuda doğru davransalar ve adalet dünyanın her yerini kuşatsa bile, ölümün yanlışlığı dünya ve hayatta başka her şeye bir şekilde yanlışlık bulaştıracaktır. Bir kötülük varsa o da ölümdür ve ölüme bir çare bulunamadığı için onun yansıtılabildiği mercilere ve kavramlara yönelmiş bir sitem söz konusu olabilmektedir. Din ve özellikle İslâmiyet, günümüzde insanların samimi kaygılarının merkezinde yer almadığı için, onlardan fayda ümit etmek hem yersizdir, hem de bir çeşit haksızlıktır. İslâmiyet günümüzde ancak bir tarih ve hatta hatıra niteliğinde mevcuttur. İleride aktüel olmayacağı anlamına alamayız, fakat şimdiki zamanda ne böyle bir ihtiyaç vardır, ne de böyle bir talep mevcuttur. Ne kadar pozitif kavram varsa, Cumhuriyet, demokrasi, insan hakları, kadın hakları, hayvan hakları ve çevre hakları vb. tamamı Ortadoğu insanı için birer ihtiyaca değil de ancak stratejik birer araca tekabül etmektedir. İslâmiyet de sadece bir stratejik enstrümandır. Samimi Müslümanlar da aktüel hayata hala yabancı kaldıkları için İslâm’ı ilgilendiren sahalarda Türkiye genelinde artan bir arz ve iltifat söz konusu olduğu halde vasıflı bir tefekkür hala vücuda gelememiştir. Hatta 1990’lı yıllara kıyasla şaşırtıcı bir seviye kaybı açığa çıkmıştır. Üzücü olan, bu kadar kıymetli imkânların ve elzem bir meselenin değerlendirilemiyor oluşudur. Bu koşullarda tabii olarak güvenli olan, insana dair her meseleyi mümkünse İslâm’dan uzak ele almaktır. Bazıları bu uzaklığı pratize ederlerken İslâm tarihine ve Müslümanlara karşı acımasız olabilmekte ve hatta intikam almaya çalışmaktadırlar. Bu, fevkalade yanlıştır ve ya art niyetlidir veya öfkeden kaynaklanan psikolojik bir travmadır. Yaşadığımız dünyanın her ne olursa olsun Müslümanlara ihtiyacı vardır. Bu ihtiyaç, ölüm kavramı için de geçerlidir. Ölüm mevcut olduğuna göre adalettir ve iyidir. Fakat ille de bir sorgulama yapılacaksa ve evrende bir yanlışlık bulunacaksa, bu yanlışlığın ölüm olduğu belirtilmelidir.
 
‘‘Sonuçta yeniden belirtmek gerekir ki, psikolojik ve teolojik adalet arayışları ve beklentileri ile olgusal ve hukuki adalet kavramını ve pratiklerini birbirinden uzak tutmak gerekmektedir. Adalet arayışlarının gayesi, faydaya erişimdir ve adaletin olmadığıyla ilgili bütün şikâyetlerin kaynağı, tahayyül edilen faydaya erişmemiş olmaktır.’’
 
Sonuçta yeniden belirtmek gerekir ki, psikolojik ve teolojik adalet arayışları ve beklentileri ile olgusal ve hukuki adalet kavramını ve pratiklerini birbirinden uzak tutmak gerekmektedir. Adalet arayışlarının gayesi, faydaya erişimdir ve adaletin olmadığıyla ilgili bütün şikâyetlerin kaynağı, tahayyül edilen faydaya erişmemiş olmaktır. Filhakika para ve zenginlik dağılımının yarattığı pratiğin kurallı bir düzen tarafından koşullanması ve garantiye alınması, dünyada adaletin en mümkün içeriğidir. İnanç ve duygunun adalette yeri, maddi koşullardan bağımsız olmadığı gibi bizzat inanç ve duygu da maddi birer süreçtir. Günümüzde deizmin ve ateizmin, sözgelimi Türkiye ve Ortadoğu ülkelerinde artmaya başlamasının gerekçelerinden hiçbiri felsefi ve inanca ya da duyguya dair değildir. Deizm ve Tanrıtanımazlığın gerekçesi, sosyal kabul edilebilirliği artırarak sağlanmış fayda azlığından şikâyet edip inançlı bir kültürü cezalandırma arzusunda bulunabileceği için temelde psikolojiktir. Açıkçası para verirseniz insanlar Allah’a inanmak isterler, sonra verdiğiniz parayı artırmaz iseniz, bazıları inanmaktan vazgeçmeyi daha makul bulabilirler. Adalete duyulan inanç da bunun gibidir. Dünyada adaletin bulunmadığı bir yer var değildir. Her yerde adalet vardır. Her bir kişinin ayrı ayrı kişisel tatminine kalmış adalet idesi adalet değildir, bu daha ziyade bir tutku veya saplantıdır. Cennet dahi böyle bir yer değildir. Ayrıca adaletin bulunuş koşulları bir yerde kurallı bir düzenin mevcut olup olmamasına göre şekillenmektedir. Kurallı bir düzenin bulunduğu gelişmiş ülkelerde fırsatçılara ve suiistimallere kalan imkânlar minimumdur ve bunlar yanlış örnek olamazlar. Düzensiz bir toplumdaysa fırsatçılara ve suiistimallere kalan boşlukların fazlalığı oranında ahlaklı insanlar da kişilik ve alışkanlıklarını değiştirmek için sıraya girebilmektedirler. Bize göre, adalet mekanizması fırsatçıları ve kötüye kullanımları engellemek için vardır. Hangi din veya kavramın adı altında olursa olsun, objektif bir adalet için gerekli olan, emek ile kazanç arasındaki keskin nedenselliğin mümkün olduğunca istikrarlı ve rutin bir düzene kavuşturulabilmesidir. Her defasında hak etmeyen insanların ve emek vermeyenlerin kazanç elde edebildikleri bir ortamda istikrarlı bir adalet vardır ve maalesef bu adalet, sadece vicdanlı insanları değil, hiç kimseyi de tatmin etmediği için adaletsizliktir. Bu, yukarıda saptadığımız tarzda bir adalettir, ama müşterileri ve kişisel sonuçları bakımından adalet değildir. O halde yapılması gereken ilk icraat, herhangi bir bahane ve koşula başvurmaksızın ehliyet ve liyakate dayalı toplumsal işbölümünün kurallı bir düzen haline getirilebilmesidir. Parası olmayan insanın dini, imanı, ahlakı, değeri, adaleti ve insafı genellikle olmaz. Bu nedenle toplumda fakirlik değil zenginlik açıkça övülmeli ve özendirilmeli; bu arada içten içe ahlak ve değerler menfaatlerin veya çıkarların karşısında konumlandırılmamalıdır. 
 
Bu dünyada adalet vardır ve ne varsa adalettir.
İLİMYURDU Yayıncılık ve Eğitim Hiz. Ltd. Şti.
Adres : Molla Gurani Mah. Akkoyunlu Sk.
            No: 36 Fındıkzade Fatih / İstanbul
Tel      : 0212 533 05 35
Faks   : 0212 631 53 69
Mail    : info@yetkindusunce.com
Tüm Hakları İlim Yurdu Yayıncılık’a aittir. Kaynak belirtilmeden hiçbir içerik kopyalanamaz. | Tasarım & Yazılım: Dizayn Sanat