II. Bölüm Abdurrahman Arslan ile Ahlak Üzerine

Sayı:4 / Ahlak ve Menfaat - Söyleşi

Fatih Yaman

-Ahlakı nasıl tanımlıyorsunuz? 
-Uzun süreden beri türkiye’de ahlak dediğimizde bir de etik kavramı kullanılmaktadır. kanaatime göre bu kavramlar arasında fark var ve bu kavramların ne içerdiği ile alakalı birkaç şey söylememiz gerekiyor. Çünkü ben şahsen Müslümanlar etik kavramını kullandıklarında bunu çok ayıplıyorum ve bu işi cehaletlerine yorumluyorum. Etik islam’a ait bir kavram değil. Herkesin de bildiği gibi ethostan gelir. Ethos ise bir toplumun karakteridir. toplumu toplum yapan özellikler anlamına gelir. Dolayısıyla islam’ın belirttiği ahlakın karşılığı olamaz o. Çünkü onun kökeni, toplumsallıktır. köklerini toplumda bulur. o yüzden de rasyonel bir karakteri vardır. Çağdaş dünyada da bu önemli bir şeydir tabi ki. ahlak ise, sizin de bildiğiniz gibi “halk etmek”, “yaratmak”tan gelmekte, kökeni vahye dayanmakta, ezeli ve ebedi olan değişmez değerler içermektedir. Her ne kadar değişen tarafları olsa bile. ama öz itibariyle değişmez değerler içermektedir. Bu yüzden ikisi arasındaki önemli farkı ortaya koymamız lazım. ahlak bir tanedir. insan onu içselleştirdiğinde ya da amellerini içine döktüğü değer kalıpları olarak kabul ettiğimizde o bir tektir. insanın her gittiği yerde her bulunduğu pozisyonda icra ettiği her meslekte her görevde aynı ahlak üzerinden davranır. oysa etik öyle değildir. Etik mesleki bir özellik de taşıyabilir. Çünkü bir insan grubunun üzerinde mutabakat sağladığı kurallar bütünü olarak da ifade edilir. ya da bir toplumun mutabakat sağladığı kurallar bütünü sayılabilir. Meselâ; tıp etiği gibi. o yüzden insan değişik konumlarda, değişik mesleklerde olduğu zaman değişik etik kuralları geliştirir. 
Ahlak nedir diye soracak olursanız, bana kalırsa “nasıl davranalım ki doğru davranmış olalım? nasıl yaşamalıyız ki doğru yaşamış olalım?” şeklindeki sorulara bir cevaptır. kişisel düzeyde de toplumsal düzeyde de böyledir. Bunu bu şekilde ifade ettiğinizde, bu mesele bize iki farklı otoriteye işarette bulunur. Bunlardan birisi toplumdur. “acaba toplum nezdinde nasıl davranalım ki doğru davranmış olalım, toplumun tasvibini alalım?”. ikinci otorite ise, allah ve kutsalla ilgilidir. “nasıl davranalım ki, allah nezdinde doğru davranış kabul edilsin?” Bu ikisi farklı ahlak anlayışları ve farklı kökenlere işaret eder. 
 
Aslında bu mesele bize iki tane otorite ile ilgili bir işarette bulunur, yani “nasıl davranacağız ki doğru davranışta olalım ya da nasıl yaşayacağız ki doğru yaşamış olalım?” bu iki otorite nezdinde açıklanabilecek sorulardır. Bu ikisi ister istemez farklı ahlak anlayışlarını ve farklı kökenleri işaret eder. insan modernlikle birlikte bildiğim kadarıyla Hristiyanlığa ait olan ahlakı da rasyonalize ederek, yani onun vahiyle ya da metafizikle olan ilişkilerini koparıp daha rasyonel bir temele oturtma çabası içinde olmuşlardır; ki bunu da en başında bence aydınlanmanın büyük filozofu kant yapmıştır. nihayetinde malum meşhur üçlemesi vardır; “yalan söylemeyeceksin, çalmayacaksın, öldürmeyeceksin”. Bunları kim istiyor diye sorduğunuzda, o ister istemez yine de “tanrı söylüyor” diye ifade etmektedir. yani bu anlamda, ahlakın olmasa bile bu süslü söylemin kökenini tanrıya bağlıyor. Bu yüzden, bütün “sekülerleştirme” ya da “rasyonelleştirme” çabalarına rağmen, bütün tarih boyunca ve insanlık tarihinde gördüğümüz odur ki; ahlakı sekülerleştirme kısmen de o vahyin hususiyetleri üzerinde gerçekleşiyor. 
 
- Yani sizin burada temel itirazınız iki boyutlu. Birincisi, kavramın etik üzerinden kurulması. İkincisi de, parçalanmış olmasıdır. 
 
- Evet iki boyutlu diyebiliriz. Birincisi, bir toplumsal mutabakat kaideleri üzerinden bir etiğin inşa edilmesi. Bir de, meslek sayısı kadar çoğalabilen, farklı şekilde etik kurallar inşa etmenize imkan veren, kökeni tanrısal olmaktan çıkartıp toplumsal olana sabitleyen. 
 
- Ahlak kavramının daha çok cinsellik ve namus bağlamında anlam kazandığını ve eylem alanının daraltıldığını düşünüyor musunuz? 
 
- Hatta biraz daha ileri giderek ifade etmek istiyorum; aslında bu bir daraltma değil bir şekil değiştirme. Müslümanların elinde mahremiyetin dönüştürüldüğünü düşünüyorum. ahlak hayatın bütününü kapsar. Hayatı bunun dışında bir şey olarak göremezsiniz. iş daha davranışın niyet boyutunda başlar, buradan eylem boyutuna dökeceğiniz kalıplar ortaya çıkar. niyetiniz var ama onu nasıl eyleme geçireceksiniz? Bunu şu ya da bu şekilde bir ahlakın kalıpları içinde, yani eylem biçimi olarak ifade edersiniz. Burada hayatın her alanını kapsayan bir şeydir ahlak. Bence bu anlamıyla onu yalnızca cinsiyete yönelik olarak aşırı şekilde teksif etmek, bu hayatı parçalı hale getiriyor otomatik olarak. Bunu bence, akrabası olan bir konuda, mesela başörtüsü meselesinde de, mahremiyet meselesinde de gözlemliyoruz. Müslümanların mahremiyet anlayışlarını eleştiriyor ve mahremiyeti bir yaşam biçimi olarak düşünüyorum; bu erkeği de kadını da kapsar. insanın en çok hassasiyet gösterdiği mesele cinselliktir; bunu kabul edelim. tarihte cinsellik üzerinden insanoğlunun büyük zaafiyetler geçirdiği biliniyor; o sebeple ahlakın birinci dereceden cinselliğe yöneldiğini görüyorum. Fakat bu tarihsel süreç içerisinde cinselliğe yönelirken hayatın diğer alanlarını ihmal eden bir davranış, bir anlayış biçimine dönüşüyor. Bence esas tehlikeli olan da budur. Çünkü bizim cinsellik dediğimiz, mahremiyet dediğimiz hayatın içindeki bir parçadır, hayatın bütünü değildir. o yüzden hayatın o parçası üzerinde hassasiyet göstermek bence güzel bir husustur. ama bütün bir hayatı cinsellik üzerinden, ona gösterilecek hassasiyet üzerinden okumak ya da duyarlılığınızı oraya yönlendirmek, bence son dönemdeki biz Müslümanların yapmış olduğu büyük yanlışlıklardan birisi. 
 
- Sorumuzun tarihsel bir boyutu da var. Ahlakın İslam düşünce geleneği içindeki konumu hakkında ne söyleyebiliriz? Ahlak kitaplarını göz önüne aldığımızda ahlak nasıl konumlandırılmıştır meselâ? 
 
- Şimdi aslında bu sorunun bence cevaplaması en zor tarafı şudur; kültür kavramının ortaya çıkmasından sonra biz hayatın içinde ahlakın önemi üzerinde konuşuyoruz. oysa hayatın kendisidir ahlak; okuduğumuz şekilde cereyan etmemiş olabilir, bizim kendi kurallarımıza çok sadık kalmamış olabilir, ama nihayetinde hayatın kendisidir. Fakat siz ne zaman hayatın kendisini kültürde tanımlıyorsanız o zaman problem çıkıyor. Çünkü ahlak orada yabancı bir unsura dönüşüyor; daha doğrusu insanın davranışlarını düzenleyen bir unsura dönüşüyor. acaba bu tarihten sonra Müslümanlar önem verdiler mi önem vermediler gibi kimi ikilemler ortaya çıkıyor ya da böyle bir soru oluşuyor. Bence bu ikilemin kaynağında “türk” kavramının ortaya çıkması var. Fakat diğer taraftan bakarsanız, benim kanaatime göre islam tarihi içerisinde insanlar büyük nispetle buna önem vermişlerdir. ama sık sık söylediğim bir şey var; “islamcı düşünce islam tarihini yanlış okumaya tabi tuttu”; yani siyasal okumaya tabi tuttu. Bugün içinde bulunduğumuz çıkmazın en önemli sebeplerinden birisi bence budur. Bugün biz iktidar temelli bir ümmetiz; bir milletin ya da inananlar topluluğunun tarihini bu şekilde okumak bence ona hem hakarettir hem de ona büyük bir haksızlıktır ve bunu islamcılık yapmıştır. Beni burada ilgilendiren “acaba bütün bir tarih boyunca Müslümanlar doğarken, ölürken, üretirken, tüketirken, satarken, alırken vs. acaba hangi kurallara uyarak yaptılar bunu?” Bu açıdan baktığınızda, bu ümmetin Müslümanlarının islam’ın kuralları ve ahlak kurallarına uygun bir şekilde davrandıklarını söyleyebilir misiniz? Burada bir şey daha var; bizim son zamanlarda düçar olduğumuz bir hastalık ki, batıdan bahsettiğinizde ben bunu islam fıkıhçılarının bir ayıbı olarak görüyorum: Batının temel karakteristik özelliği ister Hristiyanlık döneminde olsun, ister Grek döneminde olsun, ister Rönesans döneminde olsun, nomos ile etos arasında sıkı bir bağ olduğunu görmekteyiz. Etos’a sizin de bildiğiniz bir toplumun ahlak kuralları diyelim. yani bütün Batı tarihi Greklerden beri ahlak ile yasa ayrışması üzerinden düşünmüşlerdir. Fakat biz Fıkhı düşünüyoruz; yani namusu düşünüyoruz ama hepsini düşünmüyoruz. islam ahlakı bir tarafta da olsa ahlakın maddi temeli hukuktur, yani ahlaki ihlalleri hukuk cezalandırır. Bunlar birbirinden ayrıştırılamaz. Bence çağdaş Müslümanların en büyük problemi budur. 
 
ahlakın temeli hukuktur; ahlak ayıplar, hukuk cezalandırır. Bunlar birbirinden ayrıştırılamaz. insanları sürekli ahlaksızlıkla suçluyoruz, ama bunu destekleyen bir hukuk yok. aslında bunun nasıl destekleneceği üzerinde kafa yormak gerekir. Bu, nasıl söyleyeyim, “ayakları havada kalan bir şey” üzerinde konuşmaktır ve şahsen Müslümanların bu tavrını ciddiye almıyorum; eskiden alıyordum ama! Müslümanların demokrasiye bakışlarında da aynı iki yüzlü durum geçerlidir. Demokrasi de kendi içerisinde etos-nomos ile desteklenmektedir. ama Müslümanlar bunu uygularken, durum tamamen farklılaşmaktadır. afganistan’a amerika’nın müdahalesi sırasında el-cezire’de afganistan-Pakistan Büyükelçisi ile yapılan röportajı canlı olarak verdiler; ben onu dinledim. amerika usame Bin ladin’i istemişti. adam şöyle diyordu onlara; “bir Müslüman ancak islam şeriatı ile yargılanabilir. Bunu islam şeriatı ile yargılayacağız; sizin uygun bulduğunuz bir yere verelim ama şartımız budur!”. Bakın bu ilkeli bir şeydir. Bu yaptıklarını tasvip ederiz ya da etmeyiz ayrı bir şey. Burada adam aslında nomos ile etos arasındaki bir ilişkiye vurgu yapıyordu. Bugün biz Müslümanlar etos ile nomos arasındaki bağlantıyı kaybettiğimiz için dikkat edin aile problemi vardır, ticaret problemi vardır; vardır da vardır. Çünkü hukukumuz yok, hakkımız yok, neyin peşindeyiz? olmayan bir ahlak olur mu? yanlış ya da fıkıh üzerine oturmamış bir ahlak bulabilir misin? tarihte böyle bir olay yok!
 
- Cabiri, Arap Ahlaki Aklı isimli kitabında, ahlak ile edebin farklılığından; Emevilerden itibaren Farsların sarayından alınan bir sultana itaat ahlakı geliştiğinden bahseder. Siz bununla ilgili ne söylemek istersiniz? 
 
- Cabiri’nin “arap ahlaki aklı”nda belirttiği bir şey var; islam’ın ilk dönemindeki var olan ahlak anlayışı daha sonra hedef kavrama doğru dönüşüyor ve işte Fars kültürünün saraylarında var olan şeylerin, islam dünyasına aktarılması ile birlikte biraz ahlakın içinin boşaldığından bahsediyor. Buna şimdi baktığınızda itaat ahlakı üzerinden çok eleştiri getirebilirsiniz ama bence Müslümanlar bunu da konuşmalıdır. Söz gelimi; itaat nedir? Çağdaş dünyada bireyci kültür itaatin kölelikle özdeş olduğunu bize söylüyor. Bence Müslümanlar olarak bunu iyi kavramalıyız. onun için dikkat edin bakın, “islamcılık anne babaya itaat, ama tamam da şarta bağlıdır” gibisinden laflar ederler. yani anne-baba bir insandan namaz kılmamasını istese bile, o insan anne babasını üzmeden gizlice namazlarını kılar. itaat hakkındaki olumsuz yargılar hep islamcılık adına söylendi. 
 
“Hanımın bana itaat etmesi lazım; kocalık görevini yerine getirdiğim ve adil olduğum süre içinde”. Bunu söylemekten niye imtina ediyoruz ki? tabii söylendiğinde feministlerin tepki göstermesinden endişe duyulmaktadır. Biz Hıristiyanlıkta da şunu görüyoruz; Musevilik için fazla bir şey söyleyemem ama Hıristiyanlık içinde peygamberlerden sonra 300 ya da 400 yıl onların bıraktığı sünnet, en azından canlılık içinde devam ediyor. Sonra onlar kaybolmuyor ama onun insan kalbi üzerindeki tesiri azalıyor. islam dünyasında eğer bir ahlakilikten bahsedebileceksek, bence bu şekilde izah edebiliriz; saraylarla onlarla bunlarla değil. Bu iktidar temelli bir okuyuştur. Ben dikkat ederseniz saraylardan bahsetmedim; Emevilerden, kisra’dan bahsetmedim. Ben Müslümanların yaşadığı toplumdan bahsettim, yani sıradan toplumdan bahsettim. Benim onlarla ilgili kullandığım ölçüler onun için önemlidir. Edep acaba gerçekten ahlaktan ve islam’ın istediği değerlerden bağımsız bir şey midir? -Değildir. yani biz burada ahlakı-edebi birbirinden ayırmaya kalkarsak bunun sonu gelmez. onun için ben toplumun “geleneğini” ahlaktan ve sünnetten ayıklayarak ele almanın yanlış bir şey olduğunu düşünüyorum. Çünkü eğer bozulmuşsa, bu durumda ancak siz o geleneği ve edebi islam ahlakı ya da sünnetle restore edebilirsiniz. arap merkezli okuma biçimine katılmıyorum; o, bütün bir islam tarihinin mirasını arap merkezli bir okumaya tabi tutuyor.
 
- Hocam din ile ahlak ve ahlak ile dindarlık arsasındaki ilişkiyi nasıl görüyorsunuz? Sorunun bir başka boyutu; ahlak dini inancı zorunlu kılar mı? 
 
- Bu, ahlakın kökenine bağlı bir şeydir. Eğer seküler ahlaktan bahsediyorsak yani etik olarak bahsediyorsak, tabii elbette ki değil. Zaten size öyle bir şeye referansta bulunmaya müsaade etmez. ahlakın bir özelliği de şudur: Siz ahlaklı davrandığınızda yani aşkın olana, vahyi olana ya da toplumsal olana referansta bulunmanızı ister. yani zihniniz ya toplumsal olandan kalkarak düşünür ya da aşkın olandan kalkarak düşünür; işte bu sebeple konu biraz kökenle ilgilidir. ama eğer kökeni vahyi olan bir şeyse, elbette ki bu dindarlığın bir parçasıdır.
 
“Dindarlık ahlakın bir parçasıdır” diyebiliriz; aslında dinin amel düzeyindeki bir yansımasıdır. onun için peygamberimizin her davranışı, bizzat bizim için bir kaynaktır diye düşünüyorum.
 
- Mesela tanrısız ve dinsiz bir ahlak mümkün müdür? 
 
- Belirttiğim gibi, islami anlamda hayır, ama toplumsal kurallar anlamında elbette mümkündür. Biz tarihte de bunun örneklerini eski Greklerde görebiliyoruz. işte Etos tam da budur; tanrısızdır. Hatta tanrısını da dinini de kendisi icat etmiş bir toplumun ahlak kurallarıdır etos. orada bir nokta vardır: Bir insanın tutarlı bir kişiliğe sahip olabilmesi için onun mutlaka etosla nomos arasındaki tutarlılığı yansıtması gerektiği söylenir. Çünkü etos kuvvetli bir Grek kişiliğinin inşası için önemlidir. kişilik tanımı ise, toplumsal yani toplumun tasvip ettiği, onayladığı değerler üzerinden tanımlanmış bir kişiliktir; bu bizim dediğimiz gibi vahiy değerleri üzerinden tanımlanmış bir kişilik değildir. Dolayısıyla oradaki etos, Grek insanının peşinde koştuğu güçlü bir kişiliğin, karakterin inşasıdır. Zaten etosun anlamı da “toplumsal karakter” demektir.
 
- Son dönemlerde ahlakın daha çok düşünce düzeyinde ele alınan bir konu olduğunu gözlemliyoruz. Siz bu hususta neler söylersiniz? Mesela; ahlakın ekonomiyle, siyasetle, sosyal hayatla bir bağı var mıdır? Daha çok Türkiye’deki güncel pratikler ve örnekler üzerinden düşündüğümüzde neler söyleyebiliriz? 
 
- Şimdi isterseniz şöyle bir izahtan kalkarak konuşalım. Benim kanaatime göre, yakın döneme kadar Müslümanların sahip oldukları zihniyet dünyası bütün örselenmişliğine rağmen bir bakıma islam’ın temel kuralları ya da değerleri üzerinden inşa edilmişti. Fakat Müslümanlar kentleşmeyle birlikte ya da kapitalizmin iktisadi ya da sosyal ilişkiler dünyasına katılmaya başladıklarında -ki bence bu bizim son 30 yıllık serüvenimizi ifade ediyor- ilk kez şöyle zihinsel bir dönüşümden geçtiler. Zihniyet dünyaları kapitalizmin iktisadi ya da sosyal ya da kentleşmenin getirdiği ilişkiler tarafından çözünürken, Müslümanlar kendilerini birdenbire yoksul ve fakir hissettiler; yani ilk defa mahrumiyet içinde olduklarına inanmaya başladılar. aslında bu doğru değildi; ancak zihniyet dünyaları çözülünce ister istemez böyle düşünmeye başladılar. Bu çözülme sürecinde, kapitalizmin bütün nimetlerine sahip olmak istediler; sahip olamadıkları için de kendilerini mahrumiyet içinde hissetmeye başladılar. Bence buna iki gerekçe buldular. ilki; islam’ın geleneksel yorumu. Dolayısıyla bütün bir geleneksel yorumu eleştirdiler. Bu, ister istemez onların ahlaki dünyalarını de parçaladı. ikinci sebep olarak da kemalizm’i gösterdiler. Bunlardan ilki dini, diğeri de siyasal sebep olarak gösterildi. Birincisi, klasik Fıkıh dedikleri klasik yorumları reddetmekle neticelendi. ikincisi ise, kemalizm’i siyasi olarak sebep olarak gördüklerinden sisteme eleştiride bulundular ve kemalizm’e hınç beslediler. Şüphesiz kemalizm’e yönelik eleştirileri sadece dinlerinden kaynaklanan bir eleştiri olmayıp, aslında kendilerini mahrum bırakan bir ideolojiye karşı geliştirilen bir öfkeydi. Benim kanaatime göre bu yanlıştı. Böyle olunca ister istemez ahlak, artık ameli bir mesele olmaktan çıktı, entelektüel bir mesele olarak önümüze geldi. Zaten bunun benzerini kant yapmıştı. Biliyoruz ki bunun sonu sekülerliktir, yani başka bir şey değil! iman ile amel, artık kabul edelim ki, Müslümanın zihniyet dünyasında ayrılmıştır; muamelatımız başkadır imanımız başkadır. o zaman siz istediğiniz kadar entelektüel sistemde ahlak üzerinde konuşabilirsiniz; bunun size hiçbir faydası olmayacaktır.
 
- Hukukun ahlakla ilişkisi nedir?
 
- Hangi hukuk ahlaktan bağımsızdır? tarihte böyle bir hukuk yok. Hangi hukuk ideolojiden bağımsızdır? Hangi hukuk dünya görüşünden bağımsızdır? tarihte bunun örnekleri yoktur. Bilginin karakteri itibariyle bu mümkün değildir. Bırakın bunu bir hukuk kuralı olarak ifade etmeyi, bizzat bilginin kendisi ile ilgili bir sorundur bu. Hiçbir bilgi tarafsız değildir. Siz hiçbir zaman düşünceyi ya da ameli bilgi olmadan oluşturamazsınız. insani bir düşüncenin var olabilmesi için, ona bir bilginin temel olması gerekir. Bir amelin var olabilmesi için ona bir bilginin temel olması gerekir. işte tam da sizin “amel”inizi, “düşünce”nizi, “ideoloji”nizi ahlaki kılan o bilginin karakteridir bence. Bugün bu konuları artık konuşmalıyız. Şayet bilginin karakteri üzerinden konuşmazsak, ne bu çağdaş dünyayı anlayabiliriz ne de ona bir cevap verebiliriz diye düşünüyorum. 
 
- “Güzel ahlakı tamamlamak üzere gönderildim” diyen bir Peygamberin takipçileri olarak Müslümanların günümüzdeki toplumsal ahlak örneklerini nasıl değerlendiriyorsunuz? 
 
- Ben bu konuda islam dünyasındaki ahlak örneklerini, genel olarak toplumun -ama bakın toplumun herhangi bir yerinden icazet almış, diploma almış birini değil sadece- “alim” olarak nitelediği insanlarda bulabileceğimizi düşünüyorum. onlar Peygamber’in varisleridir; zira Efendimiz (as) öyle tanımlıyor onları. Dolayısıyla bizim âlim dediğimiz insanlar bize örnek olacaktır. Çünkü âlim sıfatı toplumun o insanlara verdiği sıfattır. Bu nasıl verilir? Bu onların amelleri ile söyledikleri arasındaki ilişkiye bakılarak verilir; yani o ilişkide tutarlılık varsa verilir. Bizim bugün âlim diye saygı duyduğumuz sevdiğimiz insanlar, aşağı yukarı bütün bu sıfatları taşıyan insanlardır. onların bir benzerini bugün inşa etmek mümkün müdür? Evet mümkündür. Gerçi bu “inşa” hoş bir kavram olmadı ama yetiştirmek diyelim isterseniz. tekrar edelim; evet mümkündür bu, her şeye rağmen mümkündür. Biz yeter ki cehdedelim, cenabı allah işimizi kolaylaştıracaktır. onlar davranışlarıyla yeni nesillere, insanlara örnek olduklarında, bence onlar da örnek olacaklardır. unutmayın Gazali’ye göre heykelciliğin kaynağında, davranışları ile insanları etkileyen, güzel örnekler koyan insanların kendileri kaybolmasın diye onları göstermek vardır. Demek ki iyi insanlar olduğunda, toplum da kendine çeki düzen verir. Bugün eğer Müslümanlar kendilerine çeki düzen vermiyorlarsa, sözleriyle değil davranışlarıyla kimse kimseye örnek olmuyor demektir. Bence hepimizin görevi örnek olmaktır; bunun bedeli neyse onu ödemeyi göze alarak. Fakat belirtilmelidir ki, 21. asırda bunun bedeli büyüktür; ancak Müslümanlar bunu anlamak istemiyor. Çünkü bir nehrin içine dalmışız gidiyoruz; bunun bedeli gerçekten çok büyüktür ve biz bu bedeli göze almalıyız. Eğer “biz Müslümanız” iddiasındaysak, hiç tahmin etmediğiniz kadar büyük bir bedeli var bunun. 
 
- Müslüman toplumlarla Batı ve diğer toplumları ahlak bakımından karşılaştırırsak, neler söyleyebiliriz? 
 
- Bence Rönesans sonrası etik hale getirilmiş, eleştirilmiş ahlakı kısmen dışarıda tutarsak -büyük nispette o da Hıristiyan unsurlarını taşımakla birlikte- Hıristiyan ahlakıyla islam ahlakı arasında çok derin uçurumlar yoktur diye düşünüyorum. Hatta -belki yanlış oluyor ama- “ben güzel ahlakı tamamlamak için geldim” diyen Resulullah (as) bize şunu da ifade ediyor: Demek ki ahlakın bir kısmı hala duruyor yerinde ve Resulullah onu tamamlamaya gelmiş. Dolayısıyla ister tekrar deyin, ister eksik kalmış deyin, ister aşınmış veya onların yerine yenisini koyuyorum deyin, Hristiyanlıkta da bence çok ciddi şekilde ahlaki unsurlar vardır. Gerçekten Hıristiyanlığın aile ile ilgili, kadınla ilgili bir takım hususlarda, -bize göre bazı ölçüler kaçmıştır ama- temel ahlaki umdeleri orada da görebilirsiniz. Hatta ahlakın çok zayıf kalıntılarını, Hindu geleneğini okuduğunuzda da görüyorsunuz. yine konfüçyüsçü gelenekte de görüyorsunuz bunu. kanaatimce bunlar, insanoğlunun tarihinden silinip gitmiyor ama silindiğinde de allah gazap veriyor. onun için silinmeden peygamberler gönderiyor. allah onların silinmelerine müsaade etmiyor. o yüzden ben, halen kur’an’ın buyurduğu şekilde, Müslümanların Hıristiyanlıkla -özellikle katolik Hıristiyanlıkla- o kelimede ortak bir davranışa giderek, bu nihilist, bu dinsiz, allah’a isyan kültürüne karşı bir şeyler yapabileceğine inanıyorum. 
 
- Bir de bu tip şeylerin karşılaştırma bileşeni gündelik pratikleri üzerinden yapılır. Sözgelimi; Batı’daki bir takım ülkelerde, başkasının hakkını yememek, yerlere tükürmemek gibi. Ya da taksiciler vb. meslekte meydana gelen olumsuzluklar. Bu tür gündelik pratikler üzerinden karşılaştırmalar yaptığımızda, Müslüman dünyadaki pratiklerinin biraz daha zayıf kaldığını görüyoruz.
 
- Zayıf kalmadı, deformasyona uğradı! Şimdi Hıristiyan ahlakı olmasaydı, bence kapitalizm yeteri kadar neşvünema bulamazdı. kapitalizm Hıristiyan ahlakını aldı dönüştürdü ama aynı zamanda kendi disiplini içinde kullandı. Bizdeyse öyle bir şey olmadı; bizde olan deformasyondur. Üç yüz yıl önce insanlar her şeye rağmen yanlış bir şey yaptıklarında vicdanlarına bunu soruyorlardı ve büyük bir ihtimalle de bundan vicdani bir rahatsızlık hissi duyuyorlardı. Fakat bizde son iki yüz yıldır ciddi şekilde bir deformasyon vardır. yani ortada -nasıl söyleyelim- ahlak denen bir şey kalmadı ki, ahlakın deformasyonundan bahsedebilelim. Bir başka şey meydana geldi. ahlakı gerileten ama bireyin çıkarlarını öne çıkartan -ama kapitalizmin dediği anlamda değil- bir kültür egemen oldu ve bu kültürün kıblesi yok. ne islami anlamda kıblesi var ne de seküler ve kapitalist anlamda kıblesi var. Hiçbir kurala bağlı değil bu toplum. kapitalist deseniz değil, islam deseniz değil. Esas kötülük buradan geliyor. ne derseniz deyin, dışarıdan gelen dalga karşısında tutunamadı ve bir yıkım oldu.
 
- İslam Tarihi içerisinde toplumsal ahlakın dönüşümüne ilişkin, ya da ahlaka ilişkin önemli gördüğünüz tarihsel kırılma noktaları var mı? Bunlar nelerdir? Daha çok modernliği mi kırılma noktası olarak görüyorsunuz? 
 
- o kesin! yedinci asırdaki filozoflarla alimlerin savaşı desem, ama o pek toplumsal düzeyde etki etmedi; daha çok entelektüel düzlemdeki bir etkiydi. Şunu da kabul edelim; saray ve çevresinde daima bu bahsettiğiniz zaaflar olmuştur. Ben saray çevreleri -ister abbasi, ister istanbul yani ne derseniz deyin- bütün bu saray çevrelerinin haricindeki ya da kisra haricindeki oluşumların üzerinden konuşuyorum. Saray ve çevresini konuşmuyorum. Herkes kendi hukukunu yapmıştı; işte osmanlı’da öyledir. Şeriat hukukunu “örfi hukuk” diye ayırmıştır. yani orada istediği gibi at oynatmaktadır; bunu kastetmiyorum. Ben toplumsal düzeyde ele alıyorum; ya bu Müslüman toplum 1400 senede nasıl buraya geldi? Evet bence büyük bir darbe modernlikle geldi. Bu arada diyeceksiniz, ondan önce her şey çok güllük gülistanlık mıydı? -Hayır, değildi! orası doğru, fakat kendi içinde belki süreç devam etseydi, -biraz hipotetik konuşuyoruz- kendi kendisini yeniden düzenleyebilirdi. ama bugünkü durum öyle değil; kendi içimizde kendimizi düzenleyecek fırsatımız yok artık. açıkçası kendimizi düzenleyecek bir bilincimiz de yok artık. Bundan dolayı ya adapte olacağız ya da karşı tarafa geçip bunun üzerinde “kendi bilincimizi nasıl inşa edebiliriz?” sorusunu sorarak cevap arayacağız diye düşünüyorum. 
 
- Yaşadığımız hayat karşısında İslam ahlakı alternatif bir görüş dünya görüşü sunabilecek midir? Bundan sonra imkanları nelerdir? 
 
- Ahlakı ben sünnetten, hukuktan ayrı olarak düşünmüyorum. ama modern tarih içinden bakarsak, modern tarih içerisinde ona alternatif gibi görünen, ama benim “paradigma içi muhalefet” olarak tanımladığım üç düşünce kolu oluşmuştur. Biri muhafazakârlık, ikincisi liberalizm, diğeri ise sosyalizmdir. Bu üçünün söyledikleri, ciddi şekilde birbirlerinden farklı olmalarına rağmen, bence ortak bir noktaları var. o da şu; bu üçü de mevcut hayat nizamını onaylıyor; sosyalizm onaylıyor yani onu yüceltiyor. liberalizm zaten onu kendisi kurdu ve kendisi yüceltiyor. Muhafazakârlık da aynı hayatı kabul ediyor. Ben kişisel olarak diyorum ki; “eğer biz modernliğe karşı bir tavır koyacaksak, bu bir hayat biçimi düzeyinde olmalıdır!”. Bu, ekonomiyi, sosyolojiyi öncelemesi gereken bir şey olmalıdır. Benim hayat tarzım benim ekonomik faaliyetime sınır koymalıdır ama ekonomik faaliyet benim hayat tarzıma sınır koymamalıdır. yani benim ihtiyaçlarımın ne olduğunu benim yaşam biçimim ya da hayat tarzım tespit etmelidir, başkaları değil! yani dışarıdan benim hayatıma bugün bir müdahale vardır. Bundan dolayı ben ancak bir hayat tarzı inşa ederek modern dünyaya karşı gelebileceğimizi düşünüyorum. Bu da ancak ahlak, fıkıh ve sünnetle mümkündür ki, ben bunu sünnet ve hadis diye ayırmadan söylüyorum. Fakat bunun birinci dereceden imkânının sünnette olduğunu düşünüyorum. Sünnet derken ahlakı da fıkhı da bunun içine katarak konuşuyorum. Bunun haricinde siz kapitalizme karşı kapitalizmin mantığıyla alternatif üretemezsiniz. Bu mümkün değildir. Sadece şu olur; o seküler, dinsiz mal sahibini çıkartıp onun yerine namaz kıldığını farz ettiğiniz, ama her namazda çeki-senedi düşünen bir adamı yerleştirirsiniz; hepsi bu kadar. kapitalizm başka bir şey. o yüzden bence ancak hayat tarzıyla buna bir alternatif üretebiliriz diye düşünüyorum; Müslümanca bir hayat tarzı! aksi ise yıkılır; zaten bu tarihte denendi. Sadece Resulullah gerçekleştirmedi bunu; daha önce Hıristiyan müminler Roma’ya karşı koydukları bir hayat tarzıyla Roma’yı çökerttiler. tamam dışarıdan saldırılar da Roma’nın yıkılmasında etkilidir ama bu onların kurduğu hayat tarzıyla oldu. Bence onlar bir cemaat olarak, bir ümmet olarak, bir millet olarak -ne derseniz deyin- dik durdukları için ayakta kalabildiler diye düşünüyorum. Eğitimlerini kendileri yaptılar, ticaretlerini kendi aralarında yaptılar, hayat tarzlarını kendileri desteklediler, kendi aralarında evlendiler; bunun gibi bir sürü şeyler yaptılar. Ben de alternatif arıyorum sizin gibi. ama hayat tarzı ile karşı çıkacağız diye düşünüyorum.
İLİMYURDU Yayıncılık ve Eğitim Hiz. Ltd. Şti.
Adres : Molla Gurani Mah. Akkoyunlu Sk.
            No: 36 Fındıkzade Fatih / İstanbul
Tel      : 0212 533 05 35
Faks   : 0212 631 53 69
Mail    : info@yetkindusunce.com
Tüm Hakları İlim Yurdu Yayıncılık’a aittir. Kaynak belirtilmeden hiçbir içerik kopyalanamaz. | Tasarım & Yazılım: Dizayn Sanat